Makaleler

Ribat

Tüm Ribat Dergisi yazıları için tıklayınız.

Yazdır

Peygamberler Gibi Secdeli Olmak

. Ribat

İşte bunlar Allah'ın kendilerine nimetler sunduğu peygamberler; Âdem'in soyundan, Nuh ile beraber taşıdıklarımızdan; İbrahim ve İsmail'in neslinden ve doğru yola erdirdiğimizden, seçip beğendiklerimizdendir. Rahman'ın ayetleri onlara okunduğu zaman onlar,

Hz. Zekeriyya Peygamberin yakarış cümleleriyle başlayan Meryem Suresi’nde sırasıyla Zekeriyya, Yahya, İsa ve annesi Meryem, İbrahim, İshak, Yakub, Musa, İsmail ve İdris peygamberlerden bahsediliyor. Onlar en temel özellikleriyle anılıyor ve Kur’an’ın muhataplarından da onları anması isteniyor. O seçkinleri anmak, onları anlamak ve onların güzelliklerini hayata taşımak demektir.

Surenin ilk elli yedi ayetinde bu peygamberlerden bahsedildikten sonra bunların hepsinin Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Yakub peygamberin zürriyetinden kendilerine nimet bahşedilmiş seçkin kimseler olduğu vurgulanmaktadır. Son olarak da bu doğru yolun adamı seçkin kimselerin en temel özelliklerinden birinin de kendilerine Rahman’ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdelere kapanmaları olduğuna dikkat çekilmektedir. Rahman'ın ayetleri onlara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.

Demek ki onların hayatında, Rahman’ın ayetleri okunmakta ve onlar okunan ayetlere tepkisiz ve duyarsız kalmamaktadırlar. Ayetleri okuyorlar, dinliyorlar, anlıyorlar ve ayetlerde istenenlere boyun eğdiklerini secdelere kapanarak gösteriyorlar. Onları gözyaşlarına boğan bu ağlatan ayetler, cennetlikler ve cehennemlikleri anlatan ayetler olabilir, Yüce Allah’ın diğer eşsiz ayetleri ve nimetleri olabilir. Geçmiş peygamberlerin tevhid mücadelesini ve bu uğurda çektiklerini, onlara karşı gelen kavimlerin helaklerini anlatan ayetler olabilir.

Demek ki, Allah’ın ayetleri karşısında duyarsız kalmayıp, gözyaşları içerisinde secdelere kapanma seçkin kimseler peygamberlerin yoludur. Onların yolunda gidenler de aynı yolu izlemelidirler.

Bu konuda Peygamberimiz şunları söylemiştir: “Kur’an, hüzün ile indi; bu yüzden onu, hüzün ile okuyunuz” (İbn Mâce, İkâme, 176) “Kur’an okuyunuz ve okurken ağlayınız. Eğer ağlayamıyorsanız, ağlamaya çalışınız, ağlar gibi yapınız” (İbn Mace, Zühd 19)

O seçkinler kervanı teslimiyet ve secdelerini, gözyaşlarıyla taçlandırıp samimiyetlerini ortaya koyuyorlar. Ayetten de anlaşılacağı üzere onlar, arada sırada, birkaç kere değil sürekli secdeli kimselerdir.

Secde teslimiyetin, secdede gözyaşı ise kullukta samimiyetin ve acziyet itirafının göstergesidir.

Okunan ayetler, onları gözyaşları içerisinde secdelere sevk ediyor. Bu da ayetlerin anlaşılarak okunması yahut dinlenmesi, ayetlerin sahibi Rahman olan Allah’ın erişilmez kudretini, her şeye ve herkese yansıyan engin rahmetini bilmekle mümkündür. Zira ayetlerin bilinçsizce okunması, kişide böyle bir sonucu doğurmayacaktır.

Secdeli Hayırlı Nesil Olmak Varken,

Secdesiz Hayırsız Kuşak Oldular!

Secde ayetinden hemen sonra gelen ayette, seçkinlerin ardından gelen ama onların yolunu sürdüremeyen insanlardan bahsedilmektedir. Onlar halef değil, “half” olan kimselerdir. Zira seçkinlere halef olmak için, onların yolunda olmak gerektir. Çünkü Arapça’da hayırlı evlat için halef kelimesi, hayırsız evlat için ise half kelimesi kullanılır. (Râzî, Tefsîr) Ne var ki onlar, onlara layık olamadılar, onlardan koptular, doğru yoldan şaştılar.

Şöyle ki o seçkinlerin secdeli kimseler olmasına karşın onlardan sonra gelenler, dinin temeli olannamazı zayi ettiler ve şehvetlere uydular. Zaten peygamberlerin yolunu bırakanların, şehvetlerinin kurbanı olacakları kesindi. Çünkü hak ile meşgul olmayanı batıl işgal edecekti. Nitekim öyle de oldu. Onlar şehvetlerin güdümüne girmeyi, Yüce Allah’ın emrine uymaya tercih ettiler. Bunun da hayata ilk yansıması namazın zayii şeklinde oldu.

Oysa Yüce Allah’ın emrine amade olmanın göstergesi namazın ikamesi idi. Müminler namazı ikame etmekle ve namaz ruhunu muhafaza etmekle emrolunmuşlardı.

Namazları ve özellikle orta namazını muhafaza edin; gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun. (Bakara, 2/238)

Onlar namazlarının muhafızıdırlar. (Müminûn, 23/9; Meâric, 70/34)

Namazın ikamesi, onun vakitlerinde, ruhen ve şeklen gereği gibi kılınması demekti. Namazın muhafazası ise, hem namaz kılarken erkanına riayet etmek, hem namazı sürekli kılmak, hem de namaz sonrası namaz ruhunu korumaktı. Muhafaza edilen namaz, sahibini namaz dışındaki anlarında da istikamette tutacak, onu yönetecekti: Namaz kıl; muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve fenalıktan alıkor; Allah'ı anmak en büyük şeydir! (Ankebût, 29/45)

Namazın zayii ise, onu terk etme, onun vakitlerine riayet etmeme, onu gereği gibi kılmama, onu sürekli kılmama ve namaz ruhunu devam ettirmemedir.

Evet, tüm müminler gibi onlar da namazı ikame ve namazı muhafaza ile emrolunmuşlardı, ancak onlar namazı terk ederek, onu sürekli ve gereği gibi kılmayı bırakarak namazı zayi ettiler. Sonuçta onlar, bu sapkınlıklarının cezasını çekeceklerdir. Hem de cehennemin Gayya kuyusuna atılarak. (Ayet 59) Onların namazsız niyazsız geçen dünya hayatları da Cehennem’dan farksızdı. Huzurdan yoksun bir hayatın adamı idiler onlar. Onların ahiretleri de Cehennem olacak.

Bir tarafta Cehennem’in Gayya kuyusu, diğer tarafta iman edip salih amel işleyenler için hazırlanmış Adn Cennetleri. (Ayet 60-63) Bir tarafta Gayya öyle bir vadidir ki, Cehennemin diğer vadileri ondan Allah’a sığınır diye dehşeti anlatılan Cehennem Vadisi; öteki tarafta akla hayale gelmedik nimetlerle donatılmış ve girenlerin ebedi olarak içerisinde yaşayacakları Adn Cennetleri.

O halde Rahman’ın müttakî kulları için hazırlanmış Adn Cennetlerine konmak için, Rahman’ın ayetleriyle dolmalı, o ayetlerle kullukta karar kılmalı, O’na layık kulluk yapamamanın eziklik ve endişesi içerisinde gözyaşlarıyla secdelere kapanmalıdır.

Tıpkı ayetlerde hatırlatıldığı gibi dua ve kullukta hiç isyankar olmayan Zekeriyya’ca secde, şefkat ve takva abidesi Yahya’ca secde, daha beşikte iken Rahman’a kul olduğunu haykıran İsa’ca secde,tevhid anıtı dosdoğru sadık kul İbrahim’ce secde, ihlaslı nebi Musa’ca secde, doğru sözlü İshak’ca secde, merhamet ve sabır timsali Yakub’ca secde, sözünün eri Rabbe kurban İsmail’ce secde, yüce makamlar sahibi sadık kul İdris’ce secde. Onları doğru bir şekilde tanımalı, onları saygı ile anıp gündemde tutmalı ve onlar gibi olmaya gayret sarf etmeli. Çünkü Adn Cennetine nail olabilmek, cennetliklerin yolunda olmakla mümkündür.

Adn Cennetine talip cennet adayları olarak buyurun secdeye ve secdeli hayata öyleyse!

Allahım! Bizleri ayetlerinden etkilenenlerden eyle. Ayetlerine duyarsız kalanlardan eyleme.

Kalplerimizi yumuşat. Senin haşyetinle dökülen gözyaşlarımızla bizleri arındır.

Ürpermeyen kalpten, yaşarmayan gözden Sana sığınırız ya Rab!

Yazdır

İslam'da Çocuk Hakları

. Ribat

Bir adı da Hak olan, her hak sahibine hakkını veren, haksızlık yapanları şiddetle kınayan ve uyaran Kur’an çocuk hakları konusunda da çok önemli düzenlemeler yapar. İslam’ın bu düzenlemelerini şu maddelerde özetleyebiliriz:

1. Cinsiyetine bakılmaksızın her çocuk insan olarak eşittir. Kur’an, daha doğum anında çocukların cinsiyeti sebebiyle ayrım yapan, kız çocuğu istemeyenleri şiddetle uyarır:

Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Böyleleri ne kötü hükmediyorlar! (Nahl, 16/58-59)

Ama Rahman olan Allah'a isnat ettiği kız evlat kendilerinden birine müjdelenince, o kimsenin içi gayzla dolarak yüzü simsiyah kesilir. (Zuhruf, 43/17)

Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman hali nice olur! (Tekvîr, 81/8-9)

Sanılanın aksine Kur’an’ın indiği sırada Arabistan’da görülen kız çocuklarını diri diri toprağa gömme olayı, çok yaygın bir uygulama değildi. Kur’an öncesi cahiliye toplumunda birkaç kabilede var olan bu zalimce gelenek sebebiyle parmak sayısını geçmeyecek kadar kız çocuğu katledilmişti.

İslam öncesi Mekke’de az da olsa bazı kabileler, ilerde ahlaksızlık yapar da ailemiz için âr olur, savaşta esir olur da utanç vesilesi olur, para kazanamaz bize maddî yük olur gibi basit sebeplerle kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekte idiler. Buna rağmen Kur’an, tehditkâr ifadeleriyle bu olayın vahametine dikkatleri çekmiştir. Gerçek anlamda rızık verenin Yüce Allah olduğunu belirterek rızık endişesi ile çocukları katletmeme emrini vermiştir:

Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizin ve onların rızkını veren Biziz! (Enâm, 6/151)

Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin. Biz onlara da size de rızık veririz. Onları öldürmek, şüphesiz büyük bir günahtır. (İsrâ, 17/31)

Çocukların ilerde büyürler de bizim sahip olduğumuz makam mevkilere sahip çıkarlar gibi bir takım endişelerle öldürülmesi Firavun ve cahiliye dönemi âdetlerindendir. Çünkü cahiliye insanı, gelecek endişesiyle özellikle kız çocuklarını katlediyordu, Firavun ise gelir makamıma oturur diye yeni doğan tüm erkek çocukları öldürtüyordu.

Çocuğun kız yahut erkek olması anne babanın elinde olan bir şey değildir. İnsanın kendi iradesi ile gerçekleşmeyen bir şey ise, övünme yahut yerilme sebebi olamaz. Bu konudaki ilahî uyarı şöyledir:

Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir. Yahut hem kız hem erkek çocuk verir, dilediğini de kısır kılar. O, bilendir, her şeye Kadir'dir. (Şura, 42/49-50)

Bu yüzden Peygamberimiz, çocuğu dünyaya gelen bir kimseye çocuğunun kız mı yoksa oğlan mı olduğunu sormaz, anne ve çocuğun sağlıklı mı olduğunu sorar, olumlu cevap alınca da bereket duasında bulunurdu.

Yine peygamberimiz, hangi çocuğunuz sebebiyle rızıklanacağınızı bilemezsiniz buyurarak çocuğun rızkı ile geldiğini ve çocuğun ebeveyni için bereket vesilesi olduğunu beyan eder. Özellikle kız çocukları rızık konusunda bereket vesilesidirler.

Peygamberimizin kızı vesilesiyle neslinin devam etmesi ve onun kızlarına olan özel ilgi ve sevgisi de bu konudaki yanlış değerlendirmelere verilen en anlamlı cevaptır. Şimdi tam da burada çocuklarımızın doğumlarındaki düşünce ve tavırlarımızı test edelim!

2. Çocuğun helal rızıkla beslenme hakkı vardır. Anne baba yahut maiyetindeki çocukları büyütüp beslemekle yükümlü olan veliler, çocukları helal rızıklarla besleyip büyütmelidirler. Ne kendileri haram yemeli, ne de çocuklarına haram yedirmelidirler. Aksi takdirde haram lokmalarla yetişip büyüyen haramzadeler hem kendilerinin, hem de başkalarının başına bela olacaklardır. Burada büyüklerin haram kazançlarının ceremesini niçin küçük çocuklar çeksin, şeklinde bir itiraz ileri sürülebilir. Elbette bu konuda büyükler sorumludurlar, ancak haramlar da bir hastalık virüsü gibi yedirene zarar verdiği gibi, yedirilene de zarar verebilmektedir.

3. Çocuğun güzel isimle isimlendirilme hakkı vardır. İsim, çocuğun şahsiyetinin oluşmasına etki eden en temel hususlardandır. Kültürümüzde birine kırk gün deli dersen deli, veli dersen veli olur şeklinde bir deyim vardır. Gerçekten de isimlerin, müsemmaya etkileri vardır. Bunun için çocuklarımıza isim verirken son derece seçici olmalıyız. Her şeyden önce çocuğa konulacak isim anlamı açık olan ve güzel çağrışımları olan bir isim olmalıdır. İslam tarihi ve kültürünü hatırlatan bir isim olmalıdır. Söylendiğinde güzel hatıraları çağrıştıran bir isim olmalıdır. Telaffuzu kolay bir isim olmalıdır. Yanlış telaffuz edilebilecek, yanlış çağrışımlara sebep olabilecek isimlerden uzak durulmalıdır.

4. Anne baba, çocukları için İslamî bir ortam sunmalıdır. Zira anne baba çocuklarının en etkili ilk öğreticileridir. Çocuk, doğduğu andan itibaren onların konuşmalarını, davranışlarını izlemekte ve bunlardan etkilenmektedir. Bu yüzden anne babalar özellikle çocuklarının yanında söz ve davranışlarına dikkat etmelidirler. Küçük yaştan itibaren çocuklarının yataklarını ayırmaları, onları namaza alıştırmaları aslında onlara İslamî ortamı sunmalarının gereğidir. Sigara gibi zararlı alışkanlıklardan, sövgü-yalan-gıybet sözlerden arınmış bir aile yuvasını çocuklara sunmak, onlar için en etkili tebliğ yöntemidir.

5. Anne baba, çocukları arasında ayrım yapmamalıdır. İlgi, sevgi, hediye alma ve benzeri konularda âdilane davranmalıdırlar. Başarılı olan çocuklarını ödüllendirirken, başarısız olanları cezalandırırken çok titiz olmalıdırlar. Başarısız çocuklarının da ödüllendirilebileceği güzel hallerini görmeli ve bunları değerlendirmelidirler. Böyle bir uygulama başarılı olanı şımartmayacak, başarısız olanı da ümitsizliğe ve karamsarlığa düşürmeyecektir.

6. Temel dini bilgilerle, onları geleceğe hazırlamalıdır. Salih bir evlat yetiştirerek, onların dualarını hak etmelidir. Çocuklarıyla beraber oluşturacakları aile meclislerinde ders halkaları kurmalı ve onlara temel dinî bilgileri en güzel ve en etkili yöntemlerle sunmalıdırlar.

7. İyi bir meslek seçimi ile onların dünya ve ahiretlerini kurtarmaya gayret etmelidir. Bunun için dini ölçülere aykırı olmayan ve dini gereği gibi yaşamalarına imkan tanıyacak iş sahalarına onları yönlendirmelidirler. Bu konuda her şeyin bu dünyadan ve paradan ibaret olmadığı bilinci onlara aşılanmalıdır.

8. Dinlerini yaşamada yardımcı olacak eş seçiminde onlara yardımcı olmalıdırlar. Şimdi gençler böyle tanışarak evleniyorlar, biz onlara karışmayalım anlayışını terk etmeli, hayat tecrübelerini devreye sokarak onlara yardımcı olmalıdırlar. Hayat tecrübesi olmayan gençleri kendi birikim ve öngörüleriyle desteklemelidirler. Çocuklarına eş seçerken, torunlarına anne-baba, kendilerine gelin-damat seçtiklerini ve nesillerini devam ettirecek adaylar seçtiklerini unutmamalıdırlar.

9. Bütün bunların yanında anne baba çocuklarına hayır dua etmelidir. Özellikle onların gıyabında, hep ıslah ve hayırları için sürekli dua etmelidir. Kur’an, ebeveynin evlatları için yaptığı hayır dua örnekleriyle doludur. Bu dualardan istifade edilmelidir. Namazlarında ve öldükten sonra hayır dualarını beklediğimiz yavrularımız için bizler de hep dua etmeliyiz. Ama onlar için asla beddua etmemeliyiz!

Ağustos 2013 - Ribat

Sesli Dinlemek İçin Tıklayınız.

Yazdır

Ana Babanın Hakkı Varsa Çocukların da Hakkı Var

. Ribat

Hayat nizamı İslam dininin sahibi Cenab-ı Hak’tır. Hakk’ın dininde her hak sahibine hakkı verilir, Hakk’ın dininde asla haksızlık olmaz. Yeter ki din, bütün olarak doğru bir şekilde anlaşılsın ve yaşansın. İslam, Yüce Yaratıcı’nın hakları başta olmak üzere, insanların birbirlerine karşı hak ve sorumlulukları yanında, insanların diğer varlıklara karşı sorumluluk ve haklarını da en güzel şekilde, yerli yerince belirlemiştir.

Bugün İslam’ın bir bütün olarak yaşanmaması neticesinde haklar çiğnenmekte, haklar gasp edilmekte ve haksızlıklar kol gezmektedir. Gasp edilen hakların sahiplerine verilmesi için de hak mücadelesi sürdürülmektedir. Ancak hak talebinde adalet ölçülerine çoğu zaman riayet edilmemektedir. Şöyle ki insanlar ezilen kadınların haklarını sahiplerine verebilmek için, bu sefer erkeklerin haklarına tecavüz edebilmektedir. Haksızlığa uğrayan hayvan haklarını talep edenler, bu uğurda insanların haklarını çiğneyebilmektedir. Çevre hakkı diye yola çıkanlar, bitkilerin haklarını kurtarmak için, nice insanın hakkını görmezden gelebilmektedir. Darağacındaki ağaçların kesildiğini görerek ağaçlara mersiye düzenler, darağacında mazlum olarak asılan kimseleri görmezden gelebilmektedirler.

Aynı şekilde ana-baba hakkını sürekli öne çıkaranlar, çocukların haklarına hiç dikkat etmemektedirler. Herkes kendi açısından haklı olabilir, ancak haklı olmak, yeni haksızlıklara kapı aralamamalıdır. Unutmayalım ki Allah’ın dininde her hak sahibine hakkı verilir, hak verilirken, hak mücadelesi yapılırken de asla haksızlığa müsaade edilmez. Kendi hakkını bilen, onu sahiplenen, onu elde etmek için çırpınanlar; karşısındaki varlıkların da haklarının olduğunu görmezden gelmemelidirler.

Bu giriş cümlelerinden sonra ailenin bir ferdi olan çocuk hakları üzerinde durabiliriz.

Her şeyden önce çocuk insandır. İnsan ise kâinatın en şerefli varlığıdır. Kâinatta her şey onun hizmetindedir. Göğü ve yeri ile kâinat ve içindeki tüm her şey, hatta melekler bile onun emrine amadedir. Din de insan için, insanın dünya ve ahirette mutluluğu için gelmiştir.

Çocuk, insan olarak bütün haklara sahiptir, bir de fazlası vardır. Şöyle ki yükümlülük çağına kadar çocuk, yükümlülüğü olmayan, buna karşılık hakkı daha fazla olandır. Zira hukuken ve dinen çocukların yaptığı pek çok kötü şeylerden büyükler sorumludur. Yanısıra Kur’an, güçsüz ve korumasız durumda olan yetim ve kimsesizlerin hakkından özellikle bahseder. Çünkü çoğu insan, korumasız konumda olan bu çocukların haklarını çiğnerler ve onlara haksızlık ederler. Çünkü onların haklarını görüp gözetmesi gereken büyükler, onları gasp etmektedirler. Bu konudaki uyarılardan bir kaçı şöyledir:

“İsrailoğullarından, “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anne babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel güzel konuşun, namazı kılın, zekâtı verin” diye söz almıştık. Sonra siz pek azınız müstesna, döndünüz. Sizler zaten döneksiniz.” (Bakara, 2/83)

“İyi olan, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitap'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekât veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır.” (Bakara, 2/177)

“Sana yetimleri sorarlar, de ki: “Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır.” Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir.” (Bakara, 2/220)

“Yetimlere mallarını verin. Temizi mundara değişmeyin, onların mallarıyla kendi mallarınızı karıştırarak yemeyin, çünkü bu büyük bir suçtur.” (Nisa, 4/2)

“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır.” (Nisa, 4/10)

Durum bu iken büyükler ana baba haklarından, anne babasına karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyen çocuklardan çokça bahsederler, ama çocukların haklarından, büyüklerin onlara karşı yükümlülüklerinde pek bahsetmezler. Oysa haklar karşılıklıdır. Anne baba, çocuklarına karşı görevlerini layığı ile yerine getirerek haklarını hak etmelidirler. Bu konuda anne baba, çocuktan öncedir. Çocuğun dünyaya gelmesine onlar sebep olmuşlardır. Dolayısıyla önce anne baba, çocuklarına karşı sorumluluklarını yerine getirmelidirler. Onlara karşı sorumluluklarını yerine getirmeyen ebeveynin, beklediklerini göremediklerinde onlardan sızlanmaya hakları yoktur.

Bu konuda Hz. Ömer döneminde yaşanmış şu olay ibretliktir:

Bir adam, kendisine kötü davrandığı ve hatta dövdüğü için oğlunu Ömer’e şikâyet eder. Koca Ömer, karar vermeden önce şikâyet edilen oğlu dinler. Zanlı çocuk şunları söyler:

- Ey Ömer, anne babanın evladı üzerinde hakkı var da, evladın ana baba üzerinde hakkı yok mu?

- Elbette var.

- Peki, sor bakalım bu adama, evladına karşı yükümlülüklerini yerine getirmiş mi? Ona güzel bir isim vermiş mi, helal rızıkla onu beslemiş mi, onu Allah ve peygamber sevgisi ile yetiştirip Kur’an ve Sünnet bilgisi ile donatmış mı, onu sünnet ettirip vakti gelince onu evlendirmiş mi, ona helalinden miras bırakacak bir birikim yapmış mı?

Adam bunlara olumlu cevap veremeyince, Hz. Ömer, adamı azarlar ve çocuğuna karşı önce baba olmasını, görevlerini yerine getirmesini, sonra da baba hakkından bahsetmesini ister.

Bu olay, hakların karşılıklı olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Günümüzde çeşitli vesilelerle haklar çokça konuşulmaktadır. Öyle ki en fazla istismar edilen, en çok çiğnenen haklar daha çok gündeme getirilmektedir. Önemli olan ise bu gündeme getirilen hakların uygulamaya geçirilmesidir. Bunun için de dinin yaptırım gücünden yararlanılmalıdır. Allah ve ahiret inancı temeline dayanan din, hiç kimsenin olmadığı, hiçbir yaptırımın olmadığı zamanlarda bile insanı istikamet çizgisinde tutar. Çünkü din, insanların vicdanlarına seslenir, onların duygularını harekete geçirir.

Sonuç olarak diyoruz ki çocuk, insanda fıtrî bir tutkudur, çocuk insanın devamıdır, çocuk gelecektir ve çocuk bir sınav aracıdır. Çocuk masum ve masundur. Dinimiz, ana karnından itibaren çocuğun yaşama hakkını ve insan olarak haklarını hep korumuş, bunun için alınması gereken bütün tedbirleri almıştır. Önemli olan bunların bir bütün olarak uygulamaya konmasıdır.

Çocuk hakları, dinimizin en fazla üzerinde durduğu bir husustur. Çünkü Cenab-ı Hakkın dininde, bütün haklar hakkıyla korunmuş ve hak sahiplerine ulaştırılması için bütün önlemler alınmıştır.

Bu noktada kendi kızları, kendi torunları yanında, ümmetin bütün çocuklarına sevgi, ilgi, değer verme, onura etme, en güzel şekilde geleceğe hazırlama konularında en güzel örnekliği bizlere sunan Peygamberimizi iyi tanımalı, onun bu eşsiz örnekliğinden yararlanmalıyız.

Güçsüz ve sahipsiz pek çok insan gibi, çocukların cinsel, ekonomik, siyasal ve sosyal alalarda istismar edildiği günümüzde hayatında hiçbir çocuğu asla dövmeyen, onları hep seven Peygamberimizin örnekliğine ne kadar muhtacız!

Temmuz  - 2013

Yazdır

Evet kabul ettim demenin anlamı

. Ribat

Ailenin iki temel direği kadın-erkek, her şeyden önce insandır. İnsan, hatası sevabıyla, eksik fazlasıyla beşerdir. Yuva kurulurken kadın ve erkek, evet kabul ettim, aldım vardım derken birbirlerini her bakımdan kabul ettiklerini itiraf etmektedirler.

Yazdır

Hakim Allah'ın Kitabından Kadın Erkek Herkese İnciler

. Ribat

Kur’an, Arapçadır ve Arap dilinin kurallarına uygun olarak inmiştir. Biz onu, anlayasınız diye, Arapça bir Kuran olarak indirdik. (Yusuf, 12/2) Böylece Biz Kuran'ı Arapça bir hüküm ve hikmet olarak indirdik. (Ra’d, 13/37) O, eğriliği olmayan, Arapça bir Kuran'dır. Belki sakınırlar. (Zümer, 39/28)