Somuncu Baba

Bugün toplumumuzda eksik ve yanlış din anlayışlarının bir uzantısı olarak farklı Allah ve Peygamber anlayışlarına rastlamak mümkündür. Şöyle ki; insanüstü bir varlık haline getirilerek, hayatı bizler tarafından yaşanılamaz bir ütopyaya dönüştürülen peygamber anlayışı yanlış ve sakattır. Bu anlayış peygamberi uçurup buharlaştırmış ve onun hayatını ütopya haline dönüştürmüştür. Sonuçta, 'O peygamberdi, öyle yaşamak zorundaydı, biz onun gibi olamayız, onun yaptıklarını yapamayız' gibi anlamsız savunma mekanizmaları geliştirilmiştir.

Peygamberi sıradan bir insanmış gibi gören, onu bir postacı seviyesine düşüren ve onu devre dışı bırakan peygamber anlayışı da yanlış ve sakattır. Buna göre, Peygamber tıpkı bir postacı gibi, Allah'tan aldığı ilâhî mesajı insanlara ulaştırmış ve onun işi bitmiştir. O'nu tanımaya, onu anlamaya, onu izlemeye gerek yoktur. Hz. Peygamber yirmi üç yıllık peygamberlik hayatında sanki hiç konuşmamış gibi, onun sözleri etrafında tereddüt ve şüphe uyandıran bu anlayış da peygamberi basite indiren yanlış bir anlayıştır.

Doğru peygamber anlayışı ise, peygamberi bizim gibi bir insan gören, ama onu sıradan bir insan seviyesine düşürmeyen anlayıştır. Evet peygamber bizim gibi bir insandır. Bize, bizim aramızdan seçilip gönderilmiş bir insan. Ama o kendisine vahy edilen, Yüce Allah ile iletişim kuran bir insandır. O bir beşerdir, ama sıradan herhangi bir beşer değildir. Tıpkı taşlar içerisindeki yakut taşı gibi, değerli, kıymetli ve seçkin bir beşerdir. “De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. Şu kadar var ki bana, ilahınızın sadece bir tek ilah olduğu vahyediliyor..”[1] O, Allah'ın en seçkin kulu ve son peygamberidir. Fizikî, aklî, ahlakî tüm güzellikler onda toplanmıştır. İnsanlık sevdalısı o insan, insanlığı çağırdığı hayatı en güzel şekilde önce kendi yaşamış ve bu konuda en güzel örnekler sunmuştur. "And olsun ki, Allah'a ve ahirete kavuşmayı uman ve Allah'ı çokça anan kimseler için, sizin için Allah'ın Rasülü en güzel örnektir."[2]

Allah'ın son elçisi Hz. Muhammed, Allah kelamı Kur'ân'ı bize en doğru ve en güzel bir biçimde açıklayan ve onun nasıl hayata geçirileceğini bize gösteren bir rehberdir. Ona Kitab ile birlikte hikmet de verilmiştir. Hikmet, her şeyden önce Kur'ân'ı doğru anlamak, anlatmak ve uygulamaktır. Hz. Peygamberin söylediği her söz ve davranışın dayanağı Kur'ân'dır. O, Kur'ân'a aykırı ve ona ters düşen bir şeyi ne söylemiş ve ne de yapmıştır. Nitekim bu konuda Said b. Cübeyr şunları söyler: "Hz. Peygamberden bana ulaşan her hadisin tasdikini ben, Allah'ın kitabında gördüm. Peygamber ne söylemişse o, Kur'ân'da mevcuttur."[3] Peygamberimiz de şunları söyler: "İlerde sizden biri, koltuğuna kurulur, yanında benden bir hadis rivayet edildiğinde şöyle diyecektir: 'Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı var, biz onda helal gördüğümüzü helal, haram gördüğümüzü de haram kabul ederiz.." Dikkat edin! Allah Rasülünün haram kıldığı da aynen Allah'ın haram kıldığı gibidir."[4] "Size iki şey bırakıyorum. Onlara tutunduğunuz sürece sapıtmazsınız. Onlar, Allah'ın Kitabı ve benim sünnetimdir."[5]

Çoğu insanımızın yanlış ve eksik peygamber anlayışının sonucu bugün Hz. Peygamber @ gereği gibi tanınmıyor, yahut ona gereken değer verilmiyor, yahut da ona verilen değer şu birkaç maddenin ötesine geçmiyor. İşte ondan bize kalanlar ve insanımızın peygamber anlayışı:

Anlaşılmadan okunan Muhammedî Ezanlar, Tevhid ve Şehâdet sözleri: Her gün en az beş kere tekrarlanan ve İslam'ın şiârı (Müslümanlık göstergesi) olan Ezân, İslam'ın temellerini en veciz bir biçimde özetleyen cümlelerden oluşur. Bu cümlelerden biri de, ezanda iki kere tekrarlanan "Eşhedü enne Muhammeden Rasülullah" (Ben tanıklık ederim ki Hz. Muhammed Allah'ın Rasülüdür) ifadesidir. Müslümanlığa giriş göstergesi olan Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadette de bu cümle tekrarlanır. Sık sık tekrarlanan bu cümleleri, kaçımız bilinçli bir biçimde okuyup söylüyor acaba?! Sözgelimi hayatımızın her alanında ‘En büyük Allah’ oluyor mu, yoksa başka büyüklere de mi yer veriyoruz? Allah’ın Rasülü/elçisi olan Muhammed gerçekten bizim de önderimiz, rehberimiz oluyor mu? Ezandaki 'Haydin namaza, haydin kurtuluşa’ çağrısı bizi Allah ve Rasülünün belirlediği zamanlarda bizi namaza / cemaata götürebiliyor mu?

Sakal-ı şerifine saygı: Ona ait olduğu kesin olmayan sakalının tellerine saygı gösterilir, o tellerin saklandığı şişe yahut bohçalar saygıyla öpülür de onların asıl sahibi olan Hz. Peygamber ve onun sünneti gereği gibi tanınmaz.

Hırka-ı şerifine ve diğer eşyalarına saygı. Ona ait olan her şey, önemli ve saygıdeğerdir. Ama onun eşyalarına gösterilen saygıdan daha fazlasını onun kendisine göstermemiz, ona ümmet olmamızın gereğidir. Unutmayalım ki oğlunun isteği üzere Peygamber döneminin baş münafığı Abdullah b. Übey'in cesedi, Hz. Peygamberin hırkasıyla kefenlenmiştir. Ama bu hırkanın ona bir faydası olmayacaktır. Peygamberin yolunda gitmeyenlere de Peygamberin eşyaları bir şey yapamaz. Nitekim bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Gömleğim ve onun üzerine kıldığım namaz, onu Rabbimden gelecek azapdan kurtaramayacaktır. Fakat ben, böyle yapmakla, onun kavminden pek çok kişinin kalbini kazanıp Müslüman olmasını sağladım." [6]

Hılye-i Saadeti/ Şemâil-i Şerifine saygı: Hz. Peygamberin güzelliklerinin, isimlerinin, onun râşid halifelerinin ve ehl-i beytinin isimlerinin yazılı olduğu tablolara hılye denir.[7] Eskiden beri Müslüman evlerini onun hılyeleri süsler, tıpkı bir peygamber posteri gibi. Ama onun güzelliklerini en güzel bir biçimde özetleyen bu tabloları da anlamayız çoğumuz. Bunları sadece bir sanat eseri ve süs aracı olarak asarız duvarlara. Oysa bize onu tanıtan şemâil-i şerifler, onu örnek ve model almak için okunmalıydı. Onun Kur'ân ahlakı, bizim ahlakımız olmalıydı. Güvenilirliği, dürüstlüğü, vefakarlığı, fedakarlığı, yardımseverliği, dostluğu, adaletseverliği, aydınlatıcılığı, hayası, edebi, zühdü, takvası ve diğer tüm güzellikleriyle o, bizlere örnek olmalı, hayatımıza misafir olmalıydı.

Na't-ı Şerif ve Mevlid-i Şerîfine saygı. Onu anlatan pek çok güzel şiir yazılmıştır ki bunlara Na't adı verilir. O'nun için yazılan mevlidler de bu cümledendir. Doğumundan vefatına kadar onun hayatını anlatan en güzel mevlidleri Türk toplumu olarak biz yazmışız ve mevlidi coşkulu bir biçimde en güzel biz okuyup dinleriz. Çoğu zaman onun na't, mevlid ve kasidelerini anlamadan okur ve dinleriz. Oysa onu tanıtan bu güzel şiirler diri ruhlara, canlılık kazandırmak için okunmalıydı, biz ise ölü ruhlara okumayı gelenek haline getirmişiz. Mevlide Onun doğum anları anlatılan dizelerde tıpkı bir büyüğümüzü karşılarcasına ayağa kalkarız. Onun her ismi anıldığında ‘Kalbimizdesin’ anlamına elimizi göğsümüzün üzerine koyarız. Bunlar elbette son derece güzel şeyler. Ama Peygambere sevgi ve saygı bunlardan ibaret olmamalıdır. Belki bunlarla başlamalı, ama onu tanıyıp ona uymakla devam etmelidir. Onun ismine ve mevlidine gösterdiğimiz bu sevgi ve saygıyı onun sünnetine de göstermeliyiz.

Mescid-i Nebîsini Münevver Medinesini ziyaret. Onun mescidi, Ka'be'den sonra yeryüzünün en üstün mescididir. Bu anlamda o tüm yeryüzü mescidlerinin önderi ve örneğidir. Hz. Peygamber dönemi mescidin misyonu, tüm yeryüzü mescidlerine taşınmalıdır. Onun şehri Medine, onunla nurlanıp aydınlanmış ve medeniyetin merkezi olmuştur. Onun şehri de tüm şehirler için bir örnek. İşte onun mescidini ve şehrini ziyaret ederken, bu güzellikleri mescidlerimize ve şehirlerimize taşımayı bir görev bilmeliyiz.

Onun, yahut ailesinin veya ashabının güzelim isimleri, ya adlarımız olmuş, ya da duvarlarımızı süslüyor. Ülkemizde yaklaşık olarak 20-25 milyon kişi onunla ilgili isimleri taşıyor.[8] Bu isimleri taşıyan kişiler, isimleriyle müsemma olsalar, yani taşıdıkları isimlerin asıl sahipleriyle tanışıp onlara benzeseler peygamber büyük ölçüde anlaşılmış olacaktır. Bu isim sahipleri, adlarını taşıdığı kimselerin ahlakını yaşasa, aramızda yaşayan peygamber ve onun ashabı olacaktır. Fakat ne hazin ki çoğumuz taşıdığı isimlerin ne anlama geldiğini ve kimi temsil ettiğinin farkında değildir.

Aile yuvaları ‘Allah’ın emri ve peygamberin kavliyle’ diye kurulur ama, nişanlar,  düğünler Allah ve Peygamberinin ölçülerine uygun yapılmaz. Kurulan aile yuvalarında o ölçüler hiç hatırlanmaz.

İşyerleri ‘Bereketin nebiy..’ duasıyla açılır ama, o işyerinde Peygamberin ölçüleri yürürlükte değildir. Sözgelimi helal şeyler alınıp satılmaz, yalan ve aldatmadan uzak durulmaz. Verilen sözler tutulmaz. Ne satıcı alıcısına güvenir, ne satıcı müşterisine.

Dilimizden ‘Evvel Allah-Bismillah- Ya Allah-Alimallah, Maşallah- İnşallah’ sözleri, kelime-i tevhidler ve kelime-i şehadetler, salavatlar; duvarlarımızdan onun güzel sözlerinin yazılı olduğu tablolar  hiç eksik olmaz ama, Önce Allah’a ve peygamberine danışmak hiç aklımıza gelmez, işlerimizde Allah ve peygamberinin ölçülerine uymayı hiç  düşünmeyiz, o tablolardaki hakikatleri anlamayı ve gereklerini yerine getirmeyi hiç akıl etmeyiz..

O halde Peygamberden bizde kalanlarla, Peygamberden bizde olması gerekenleri bir kere daha gözden geçirip, yanlışlarımızı düzeltmemiz, eksiklerimizi tamamlamamız gerekmektedir. Bunu, kabirde hepimize sorulacak olan ‘Peygamberin kim’ sorusu sorulmadan yapmamız ise kaçınılmazdır. O soruya gerçek anlamda Müslüman olanlar “Peygamberim Muhammed’dir, ben onun peygamberliğine tanıklık ederim, o bize Allah katından açık belgeler getirdi, ben onlara inandım ve gereklerini yerine getirdim” diye cevap verecektir. İnanmayanlar yahut münafıklar ise “Ben Muhammed’i fazla tanımıyorum, insanların onunla ilgili söyledikleri bazı şeyleri ben de söyledim” diyecekler ve bu cevap onları kurtaramayacaktır.[9] Şimdi kendimize, bizim Peygamberimizle ilgili bildiklerimiz, kulaktan dolma bilgiler mi, yoksa gerçek bilgiler mi, sorusunu soralım!

GERÇEK ANLAMDA KUTLU DOĞUM NASIL KUTLANMALIDIR?

Hz. Muhammed, çok yönlü bir büyük insan, lider ve önder. Onun hayatı birkaç saate sığmaz. O, Yüce Allah’ın ününü/sanını yücelttiği bir büyük kimsedir.[10] O, bir hakikat tanığı, bir müjdeci, bir uyarıcı ve her zaman herkese ışık saçan bir kandil olarak gönderilmiş bir peygamberdir.[11] Onun tanıklığı, onun hakikat şahidi olması, Allah’ın birliğine ve ahiretin varlığına tanık olması yanında insanların da üzerine bir tanık olması demektir. O, alemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir.[12] Dolayısıyla onun doğumunu tüm alemler kutlamalıdır. O, Allah’ın müminlere lutfudur.[13] Onun doğumu, doğum gününe sığmayacak kadar kutlu ve bereketli bir doğumdur. Onu her an anmalı, yaşamalı ve yaşatmalıyız. Ona sunacağımız en güzel doğum hediyesi, ona yaraşır bir ümmet olmak, onun sünnetlerini hayata geçirmektir. O, her namazda “Allah’ın selam, rahmet ve bereketi üzerine olsun ey Nebi!”; “Allahım, Muhammed’e ve onun âline selam olsun.. Allahım, Muhammed ve âlini bereketli kıl” diye andığımız, kendisine selam ve dua ettiğimiz bir kimse. O, aynı zamanda Yüce Allah’ın ve meleklerinin kendisine selam ettiği bir kimsedir. Doğrusu Allah ve melekleri peygambere selam ederler. Ey inananlar! Siz de tam bir teslimiyetle ve içtenlikle ona selam ve dua edin."[14]Ona selam ve salât okumak, ona bağlı olduğumuzu, onun izinde ve yolunda olduğumuzu belirtmek demektir. O halde, onun izinde gidenler olarak salatlarımızın gereğini yerine getirelim.

Nitekim onun doğumunu kutlamaya tüm cihan katılmıştı. Göller çöl, çöller göl olmuş, yeryüzü süperlerinin saray sütunları yıkılmış, sönmeyen şirk ateşleri sönmüştü. Bu yüzden onun kutlu doğumu camilerden salonlara, oradan da hayatın tüm alanlarına taşmalı. Doğduğu geceden tüm gece ve gündüzlere yayılmalıdır. Her soluduğumuz hava, her yudumladığımız su, her yediğimiz lokma nasıl bizde yeni bir hücrenin oluşmasını sağlıyorsa; Peygamberle ilgili olarak duyduğumuz her bilgi, onun hayatından her kesit bizde yeni bir eyleme dönüşmelidir.

Tekrar tekrar okuduğumuz ve duyduğumuz bu bilgilerden aldığımız ve alacağımız enerjiyi, ruhu, havayı her yere taşımalı, herkese ulaştırmalıyız. Ola ki ulaştırdığımız kimseler bizden daha anlayışlı olabilir ve bizden daha iyi etkilenip onların gereğini yerine getirebilirler.

Yer sofrasında, sağ elimizle yemek yemeyi; yemek tabağını sıyırmayı sünnet olarak gündemde tuttuk da; helalinden yemeyi, başkalarıyla paylaşarak yemeyi hiç aklımıza getirmedik.

Sakal koymayı, misvak kullanmayı sünnetlerin başına koyduk ama, onun gibi düşünmeyi, onun gibi insanlığın problemlerini çözmek için kafa patlatmayı, onun gibi kendimizi insanlığın saadetine adamayı hiç düşünemedik.

Oysa ona itaat, kuru kuruya onu taklit değildir. Rol yapmak hiç değildir. Ona itaat ona uymaktır, onu izlemektir. Onu anlamak, neyi niçin, hangi amaçla, kim için yaptığını fark etmek. Onun yaptıklarını içselleştirerek hayata taşımaktır. Ondan alacağımız ilhamı, asrın idrakine söyletmektir. Bu ise onu doğru bir şekilde tanımakla mümkün olur. Yaptıklarını doğru bir biçimde anlamak ve anlamlandırmakla olur.

Onu her şeyimizden fazla sevmek de, onun emirlerini her kesin ve her şeyin önüne geçirmektir. Hiçbir konuda Allah ve Rasülünün önüne geçmemektir. Onun sesi, tüm seslerin önünde ve üstünde çıkmalıdır. İsteklerimiz onun isteklerinin önüne geçerse, sesimiz onun sesinin üstüne çıkmış olur. Bu ise Peygamberi üzmektir ve iyi amellerimizin boşa gitmesi demektir. “Ey inananlar! Allah ve Rasülünün önüne geçmeyin… Ey iman edenler! Seslerinizi o peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin.. Yoksa hiç farkında olmadan amelleriniz eriyip gider.”[15]

Onun uğruna verecek bir şeyi olmayanlar, Hz. Enes’in annesi gibi, hayatlarını ve çocuklarını onun uğruna vakfetmesini bilmelidirler. Yarım hurmayla da olsa kendilerini cehennem ateşinden korumaya çalışmalıdırlar. Hz. Meryem’in annesi gibi “Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin”[16] diyebilmelidir.

Tıpkı onu karşılamak için çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın  erkek tüm Medinelilerin yollara dökülüp, ‘hoş geldin, hoş geldin, bize buyur, bize buyur ey Allah’ın Rasülü’ dedikleri gibi, onu karşılayalım ve evimize, iş yerimize, hayatımıza onu ve onun yaşayışını buyur edelim. Onun doğum haftasında küslerimiz barışsın, birbirimize ziyaretlere gidelim, evlerimize ve dostlarımıza hediyeler alalım, onunla ilgili geniş çaplı bir eseri okumaya başlayalım. Şimdiye kadar tanışmadığımız ona ait değerlerle tanışalım.

Biz dünya ve ahirette mutlu bir hayat için Allah’a muhtacız. "Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah’ın ise hiç kimseye ihtiyacı yoktur, O övülmeye layıktır."[17] Allah’ı bulabilmemiz ve doğru bir şekilde bilebilmemiz ise Peygamber sayesinde mümkündür. Bir düşünüre vapurda sormuşlar: ‘İnsan akıllı bir varlık, pekala aklıyla doğruları bulabilirdi, peygambere ne gerek vardı?’ diye. Hemen cevap vermiş: ‘Vapura niye bindin, gideceğin yere yüzerek gitseydin ya!’ Gerçekten de Peygamber, doğru bir hedefe, en kolay ve doğru bir biçimde, kazasız belasız ulaşma aracıdır. Eğer insan kendi kendine yetseydi, insanlık bugün geldiği noktada olmaz, ahlakî kirlenmelerin içerisinde bulunmazdı. Nasıl yüzyıllardır doğan-ışıtan ve ısıtan güneş eskiyip demode olmuyorsa, peygamberler ve onların bize ulaştırdıkları evrensel değerler de eskimez, pörsümez ve demode olmazlar.

O halde gelin şu kutlu doğum günlerinde Peygamberimize içimizi dökelim, ona olan bağlılığımızı, sevgi ve saygımızı tazeleyerek yenilenelim.

Ey efendim, ey önderim, ey Peygamberim! Seni çok özledik, sana hasretiz. Senin güzelliklerini özledik, güzel sözlerini özledik, senin güzel ahlakına özlem duyuyoruz. Sohbetlerini özledik, sohbetlerinle yetişen sahabeni özledik.

Hani sen, hutbe okumak için üzerine çıktığın hurma kütüğünü bırakıp, yeni yapılan minbere çıkınca hurma kütüğü senin hasretinle inlemişti, sen onun yanına gelip onu dindirmiştin.[18] Şimdi bizim iniltilerimizi kim dindirecek? Ey Nebi, sünnetinle gel hayatımıza, ahlakınla gel, Ehl-i Beytin güzellikleriyle gel, ashabının özellikleriyle gel. Gel nurlandır evlerimizi, hayatımızı, tıpkı Medine'ni nurlandırdığın gibi.

"Şimdi seni ananlar, anıyor ağlar gibi.. Ey yetimler yetimi, ey garibler garibi! Düşkünlerin kanadıydın, yoksulların sahibi.. Nerde kaldın ey Rasül, nerde kaldın ey Nebi?.. Vicdanlar sakat çıkmadan yarına.. İyilikler getir, güzellikler getir Adem oğullarına!.. Gel ey Muhammed, bahardır.. Dudaklar ardında saklı âminlerimiz vardır.. Hacdan döner gibi gel, Mirac'dan iner gibi gel, bekliyoruz yıllardır.."[19]

Yazımızı Akif'imizin şu dizeleriyle bitirelim:

“Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep,

Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi.

Medyundur  o Masum’a bütün bir beşeriyet,

Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.”[20]

 

 

 


 

[1] 18 Kehf 110.

[2] 33 Ahzab 21.

[3] Taberî, Tefsîr, XII, 19; Suyutî, Tefsîr, IV, 411.

[4] Ebû Davud, Sünnet 6; Tirmizî, İlim 110; İbn Mace, Mukaddime 2; Darimî, Mukaddime 49; Ahmed, II, 367.

[5] Ebû Davûd, Menâsik 56; İbn Mace, Menâsik 84; Muvatta', Kader 3; Ahmed, III, 26.

[6] Bkz. Asım Köksal, İslam Tarihi, XVI, 421-425.

[7] M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, 842.

[8] Türkiye’de 2 milyon 826 bin 306 kişi Mehmet, 2 milyon 87 bin 134 kişi Mustafa, 1 milyon 734 bin 871 kişi Ahmet, 1 milyon 674 bin 448 kişi Ali, 1 milyon 345 bin 828 kişi Hüseyin adını taşıyor. Kadınlarda ise Fatma, Ayşe, Emine, Hatice ve Zeynep isimlerinin en çok kullanılan isimler arasında olduğu görülüyor. Kadınların 4 milyon 199 bin 600’ü Fatma, 3 milyon 184 bin 45’i Ayşe, 2 milyon 509 bin 480’i Emine, 2 milyon 154 bin 569’u Hatice, 1 milyon 4 bin 704’ü Zeynep adını taşıyor. Bkz.www.nvi.gov.tr Bu rakamlara Peygamberimizin ve ashabının diğer pek çok ismi dahil değildir.

[9] Bkz. İbn Kesîr, Tefsîr, II, 534-535.

[10] 94 İnşirah 4.

[11] 33 Ahzab 45-47.

[12] 21 Enbiya 107.

[13] 3 Alu Imran 164.

[14] 33 Ahzab 56.

[15] 49 Hucurat 1-2.

[16] 3 Alu Imran 35.

[17] 35 Fatır 15.

[18] Asım Köksal, İslam Tarihi, VIII, 138-140, XVI, 11-14.

[19] Arif Nihat Asya, Na't.

[20] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, VII, Bir Gece, s, 407.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile