Somuncu Baba

I. Fütüvvet, İsâr ve Uhuvvet

Ahîlik, Kur'ân ve Sünnetten beslenen dinî bir kavramdır. Ahîlik kurumunu doğru anlayabilmek için birer Kur'ân kavramı olan fütüvvet, îsâr ve uhuvvet kavramlarının iyi anlaşılması gerekir.

a.                             Fütüvvet, sözlükte genç, yiğit, cömert demek olan 'fetâ' kelimesinde türemiş olup gençlik, kahramanlık ve cömertlik anlamında bir kelimedir.

Fütüvvet kavramının türediği Fetâ kelimesi Kur'ân'da şu formlarda geçer: Hz. İbrahim için (21/60), Hz. Musa'nın yol arkadaşı için (18/60, 62), Mısır kadınları Hz. Yusuf için (12/30); Hz. Yusuf'un zindan arkadaşları için (feteyân 12/36); Ashab-ı Kehf için (fitye 18/10, 13); Hz. Yusuf'un emrindeki adamları için (fityân 12/62); mümin cariyeler için (feteyât 4/25, 24/33). Dikkat edilirse bu kullanımların hemen hepsinde genç erkek ve kadınlar kastedilmiştir. Hz. Yusuf'un zindan arkadaşları hariç tutulursa, kelimeler olumlu tipler için kullanılmıştır. Hz. Yusuf'un zindandaki iki arkadaşından biri affedilerek kurtulmuş, diğeri ise idam edilmiştir.

Fetâ kökünden türetilen Fütüvvet kavramına yüklenen gençlik, dinçlik, kahramanlık ve cömertlik gibi erdemler Kur'ân'daki kullanımlarda da görülmektedir. Sözgelimi Musa'nın yol arkadaşı olan genç, kendisini bir peygamberin hizmetine adamış; Hz. Yusuf peygamber olmadan önce de seçkin bir çocukluk ve gençlik geçirmiş; Ashab-ı Kehf denilen yedi genç, kendilerini tevhide adamışlar; Yusuf'un adamları da seçkin bir yöneticiye hizmet eden kişilerdir; mümin cariyeler ise, yine Müslümanların hizmetinde bulunan iffetli hanımlardır.

Sonuç olarak fütüvvet kavramının türediği ve Kur'ân ayetlerinde geçen 'fetâ' kelimesi, yalnızca yeni yetişmiş genç anlamına gelmez. O aynı zamanda kamil kişi demektir.[1] Kur'ân'da da bu anlamda kullanılmıştır.

Terim olarak Fütüvvet, "Dünya ve Ahirette halkı, nefsine tercih etmek"[2] "cömertçe vermek, başkasını rahatsız etmemek, şikayet ve sızlanmayı terk etmek, haramlardan uzaklaşmak ve ahlakî değerlere sahip olmak"[3] diye tanımlanmıştır.İslam literatüründe bu kavramdan ilk bahseden kişinin Cafer es-Sâdık (ö: 148/765) veya Fudayl b Iyâz (ö: 187/803) olduğu söylenir. Bunlardan ilki fütüvveti, "Ele geçen bir şeyi tercihen başkalarının istifadesine sunmak, ele geçmeyen şey için ise şükretmektir" diye tanımlarken, Fudayl "Dostların kusuruna bakmamaktır" diye tanımlar.

Hicrî III. Asırdan itibaren, eskiden beri önemli bir erdem sayılan "mürüvvet"[4] kelimesinin, yetişkin insanlarda erdemler ifade etmesine karşılık; fütüvvet, gençlere yaraşır erdemler anlamına kullanılmaya başlandığı sanılmaktadır. Ahlak kitaplarında fütüvvet, bütün ahlâkî erdemleri kapsayacak şekilde kullanılmış, bu erdemlere sahip kişilere "fütüvvet ehli", fütüvvet adab ve erkanı ile ilgili olarak yazılan eserlere de "fütüvvetnâme" adı verilmiştir. Sülemî'nin Risaletü'l-Fütüvve ve Kitabü'l-Fütüvve, Ensârî'nin Fütüvvetnâme, İbn Cüneyd'in Kitabü Mirâti'l-Fütüvve, Şeyh Hüseyn'in (Türkçe) Fütüvvetname'si bunlardan meşhur olanlardır.[5]

Fütüvvet kavramı, İslam tasavvufunda daha anlamlı ve yaşanılır hale gelmiştir. Sûfîlere göre fetâ sûfî, fütüvvet ise tasavvufun kendisidir. Zira fütüvvet kavramı, sûfînin en temel özelliklerinden olan "fedakarlık, diğerkâmlık, iyilik, yardım, insan severlik, hoşgörü, nefsine söz geçirme gibi erdemlerle örtüşmektedir. Ebubekir el-Varrak, fütüvveti "kişinin hasmının olmaması, yani herkesle iyi geçinmesi ve herkesle barışık olması, sofrasında yemek yiyen müminle kafir arasında fark gözetmemesi" diye tanımlamıştır. Çünkü fetâ, iradesine hakim olan nefis putunu kıran kimsedir.

Sülemî ise fütüvvet kavramını İslam tarihinden örneklerle şöyle somutlaştırır:

"Fütüvvet, Adem gibi özür dilemek, Nuh gibi iyi olmak, İsmail gibi dürüst olmak, Musa gibi ihlaslı olmak, Eyyub gibi sabırlı olmak, Davûd gibi cömert olmak, Muhammed gibi merhametli olmak, Ebubekir gibi hamiyetli olmak, Ömer gibi adaletli olmak, Osman gibi hayâlı olmak, Ali gibi bilgili olmaktır."[6]

Hasen Basrî, Allah için nefsine hasım olmandır", Haris Muhâsibî, "Herkese insaf göstermek  ve kimseden insaf beklememektir"; Fudayl b. İyaz, "Evinde yemek yiyenlerin mümin, kafir, dost, düşman olduğuna bakmamaktır"; Cüneyd Bağdadî, "Bol bol iyilik ihsan etmek ve kimseye eziyet etmemektir"; Ebû Yezid Bestamî, "Başkalarına yaptığın iyiliği küçük görmek, başkalarının sana yaptığı iyiliği büyük görmektir"; Yahya b. Muâz, "Takva ile birlikte yüz güzelliği, emanetle beraber söz güzelliği, vefa şartıyla kardeşlik ruhudur", Sehl b. Abdillah, "Sünnete tabi olmaktır."[7]

b.      Îsâr: Sözlükte bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme demektir. Terim olarak îsâr, bir kimsenin kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkanları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakarlıkta bulunmasıdır. Kişinin malının yarısını vermesi sehâvet, yarıdan çoğunu vermesi cûd, imkanlarının tamamını vermesi ise îsâr olarak isimlendirilmiştir. Îsâr, din kardeşliğinin en ileri derecesidir. Îsâr, mal ile olabildiği gibi can ile de olabilir. Kişinin kendi rahat ve huzurunu, hayatını başkaları için feda etmesi de bir çeşit îsârdır.[8] Nitekim Ebû Talha, Uhud savaşında kendi vücudunu Hz. Peygambere siper etmiş ve ona kalkan yapmıştı. Îsâr, başkasını kendine tercih etme, dinî hazları, dünyevî zevklerin önüne geçirme demektir. Bu ise yakînî bir iman gücü, sevgi coşkusu ve sıkıntılara sabretmekle kazanılır.[9]

Îsar, beş ayette (12/91, 20/72, 59/9, 79/38, 87/16)  tercih etme, öne geçirme anlamında ve fiil formunda kullanılmıştır. Îsâr kavramına temel teşkil eden ayet ise şu ayettir:

"Bunlardan önce Medine’yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik  verir, onlara verilmesini tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte felah ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır." (59/9)

Îsâr, karşılıksız herkese her şeyi veren Yüce Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaktır; Îsârı tavsiye ve teşvik eden Kur'ân ahlakıyla ahlaklanmaktır; kendini insanlığa adayan peygamber ahlakıyla ahlaklanmaktır; din uğruna mal ve canlarından geçen Muhacir ve onlara Medine'de kucak açan Ensâr ahlakıyla ahlaklanmaktır.

c.       Uhuvvet ve Ahîlik: Kardeşlik anlamında bir kavramdır. Cahiliyye döneminde var olan fetâ/yiğit tipi, İslam tasavvufunun gelişmesiyle sûfîlikle özdeşleşmiş, daha sonra esnaf kesimiyle kurumlaşarak âhîlik haline gelmiştir.

Uhuvvet, Kur'ân'ın israrla üzerinde durduğu ve sistemleştirdiği bir kavramdır. Erkek ve kız kardeş anlamına gelen ah-uht kelimeleri onlarca ayette geçer. Sözlükte 'ah' kelimesi istemek anlamına olup kardeş kardeşiyle aynı maksat ve gayeyi istediği için ona bu isim verilmiştir.[10] Kur'ân'da geçen bu kelimeler, nesep bağıyla kardeşlik için kullanıldığı gibi; akrabalık, soydaşlık ve din bağıyla kardeşlik için de kullanılmıştır. Sözgelimi pek çok peygamber, kavimlerinin kardeşi olarak takdim edilmiştir. (Bkz. 7/65, 73, 85; 11/50, 61, 84; 26/106, 124, 142, 161; 27/45, 29/36) Yine din kardeşliği için de bu kelimenin kullanıldığını görmekteyiz.  (2/178, 220; 3/103; 9/11; 15/47; 33/5 İhvânüküm fi'd-dîn; 49/10, 12; 59/10) Uhuvvet ruhunun temelini oluşturan ayetler şunlardır:

"Ey iman edenler! Hepiniz toptan, Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz. (3/103)

"Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız." (49/10)

"Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevbeleri çokça kabul eder ve merhamet eder." (49/12)

"Onlardan sonra gelenler: 'Ey keremli Rabbimiz! Bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle! İçimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı kabul buyur ya Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!' derler" (59/10)

"Onların kalplerindeki kini söküp çıkarmışızdır. Dost ve kardeş olarak, divanlar üzerinde karşı karşıya otururlar." (15/47)

Ahîlik, Arapça "kardeşim" anlamına gelen "ahî" kelimesinden türetilmiştir. Onun, Divânü Lügâti't-Türk'te geçen ve "cömert, eli açık" anlamına gelen "akı" kelimesinden türediği de ileri sürülmüştür.[11] Ahîliğin kurucusu  XIII. Yüzyılda Azarbeycan'nın Hoy kasabasında doğup Konya, Kayseri ve Kırşehir'de yaşamış olan Nasîruddun Mahmud b. Ahmed el-Hoyî Ahî Evran'dır (ö:659/1261).[12] Âhî Evren, sosyal, ekonomik ve siyasî teşkilatçılığı yanında pek çok eser vermiş büyük bir halk filozofudur. Horasan ve Maveraünnehir'de tahsilini yapmış, büyük ilim adamı Fahrüddin Razî (606/1209) ye talebe olmuştur. Anadolu şehirlerinde sanayi çarşılarının kurulması fikri ve ilk uygulaması Ahî Evren'e aittir. O, bu fikirlerini Letâif-i Hikmet adlı eserinde şöyle ifade eder: "Allah, insanları yemek, içmek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Hal böyle olunca demircilik, marangozluk gibi meslekleri yürütmek için çok insana ihtiyaç olduğu gibi, bu ve benzeri diğer meslek ve sanatlar için gerekli alet ve edavatı tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Bu bakımdan insan/toplum  için gerekli olan bütün sanat kollarının yaşatılması ve bu işe yeterli miktarda insan yönlendirilmesi gereklidir." "Toplum, çeşitli sanat kollarını yürüten insanlara muhtaç olduğuna göre bu sanat kollarını yürüten çok sayıda insanların belli bir yere toplanmaları ve her birinin belli bir sanat ile meşgul olmaları gerekir ki,toplumun bütün ihtiyacı görülmüş olsun."[13]

 

II. Örnekler

Yukarda geçen Haşr suresi 9. ayetinin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda farklı örnekler yer almakta olup bunlardan bir kaçı şöyledir:

Peygamberimize yardım için müracaat eden bir yoksulu, Ensârdan Ebû Talha evine götürür. Evde çocukların yiyeceğinden başka bir şey yoktur. Ebu Talha, eşine şöyle der: "Sen çocukları bir şeylerle oyalayıp uyut, onların yiyecekleriyle Peygamberin misafirini ağırlayalım, karanlıkta biz de yermiş gibi davranırız." Öyle de yaparlar. Sabah olunca Peygamberimiz @, yaptıkları işin Yüce Allah'ın hoşuna gittiğini söyleyerek onları kutlar ve bunun üzerine bu ayet iner.

İbn Ömer anlatır: Peygamberimizin ashabından birine bir koyun başı hediye gelir. Adam, kardeşim falan benden daha fazla ihtiyaç sahibidir, diyerek kelleyi ona gönderir. Gönderdiği adam da aynı düşünceyle bir başka kardeşine gönderir. Böylece kelle, tam yedi ev dolaşır ve ilk eve geri gelir. Bunun üzerine bu ayet iner.[14]

Nadiroğullarından elde edilen ganimeti Peygamberimiz, muhacirler arasında paylaştırmak istediğini Ensar'a danışır. Onlar, hay hay, başımız üstüne ey Allah'ın Rasülü, diyerek razı ve hoşnut olurlar. Peygamberimiz de @ "Allahım, Ensar ve Ensar çocuklarına merhamet et!" diye dua eder. Onlar hakkında bu ayet iner.[15]

İslam Tarihi, bolluk ve bereket günlerinde olduğu gibi pek çok savaşta, kıtlık ve dar zamanlarda da yapılan pek çok îsar örneği ile doludur. İşte onlardan biri de Yermuk savaşındaki şu tablodur: Huzeyfetü'l-Adevî anlatır: Yermûk savaşının yaman kızıştığı bir gündü. Savaşa ara verildiği bir sırada elimdeki su kırbasıyla yaralıların arasında dolaşmaya başladım. Amca oğlumu inlerken gördüm. Hemen yanına vardım, su ister misin, dedim. Evet diye başını salladı. Tam içirecekken, yakınında bir yaralının 'su' diye inlediğini duydu, 'ona götür' diye işaret etti. Hemen ona vardım. Kanlar içerisinde inleyen Hişam b. El—As'dı. Suyu ağzına vereceğim bir sırada, bir 'âh, âh' sesi duyuldu. Hişam, suyu içmedi ve ona götürmemi işaret etti. O şahsın yanına vardığımda, ölüm ona benden önce gelmişti. Bari suyu Hişam'a götüreyim dedim. Yanına geldiğimde o da ruhunu teslim etmişti. Amca oğluma yetiştireyim diyerek, ona yöneldim. Ne hazin ki o da şehid düşmüştü. Elimde su, kalakalmıştım.[16]

Ebû Yezid Bestamî anlatır: Hicazda iken Belhli bir genç bana zühd anlayışımı sordu. "Bizler bulunca yeriz, bulamayınca sabrederiz" dedim. "Bu bizim Belh köpeklerinin yaptığının aynısı" dedi.

Peki dedim, sizin zühd anlayışınız nasıldır? Şöyle cevap verdi: "Biz bulamayınca şükrederiz, bulunca başkasını kendimize tercih eder ve dağıtırız."[17]

Ebu'l-Hasen Antakî anlatır: "Otuz kadar kişiyle Rey kasabalarından birinde bir adama misafir olduk. Yanımızda hepimizi doyurmayacak kadar az birkaç ekmek vardı. Akşam ekmekleri parçalara ayırıp sofraya koyduk. Karanlık çökmüştü. Sofra kaldırıldığında ekmeklerin hiç eksilmediği görüldü. Çünkü herkes, hepimize yetmeyecek, hiç olmazsa arkadaşım yesin diye ona hiç el uzatmamıştı."[18]

Kur'ân'ın ısrarla üzerinde durduğu din kardeşliğinin anlamı, dinin gereklerini yerine getirmede birbirine yardımcı ve destek olmak demektir. Bu hem maddî, hem de manevî yardımlaşma ve dayanışmayı içine alır. Müslümanların kendi aralarında gerçekleştirecekleri din kardeşliği, başka toplumlarda görülmeyecek şekilde onlara özeldir. Zira İslam'a göre din bağı, tüm bağların üstündedir.

Hz. Peygamber Müslümanların maddî ve manevî her konuda birbirlerine yardımcı ve destek olmalarını sağlamak için Mekke'de Müslümanlar arasında kardeşlik (Muahât) ilan etmiş; hicretten sonra da ikinci kez Muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik ilan etmiştir. Bunun sonucu Müslümanlar Mekke ve Medine'de birbirlerine destek olmuşlar, evlerinde ağırlamışlar, sahip oldukları tüm imkanları birbirleriyle paylaşmışlar ve bu konuda anlamlı örnekler sunmuşlardır.[19]

İslam'ın öngördüğü bu kardeşlik ruhunun gerçekleşmesi için bir takım fedakarlıklar gerekir ki onların başında malî fedakarlıklar gelir. İslam'a göre 'mal'ın asıl sahibi  Yüce Allah'tır. Mal, insanlar elinde O'nun emanetidir ve O'nun ölçüleri doğrultusunda kullanılmalı, gerektiğinde O'nun uğruna ve O'nun kullarının ihtiyaçları için harcanmalıdır. Bu genel olarak İnfak ve tasadduk ruhudur. İnfak, zengin fakir her müslümanın temel özelliğidir ve Kur'ân infak ayetleriyle doludur. İşte onlardan bir kaçı:

"Sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarf ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir."[20]

"Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah'ın lutfu geniştir, O her şeyi bilendir."[21]

"Doğrusu, sadaka veren erkek ve kadınlara, Allah'a güzel bir takdim de bulunanlara kat kat karşılık verilir; onlara cömertçe verilecek bir ecir vardır."[22] "Allah sadaka verenleri şüphesiz mükafatlandırır."[23]

"Onlar bollukta ve darlıkta sarf ederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever."[24]

"Ey inananlar! Alışverişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarf edin. İnkar edenler ancak yazık edenlerdir."[25] "Allah yolunda sarf edin, kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın, işlerinizi iyi yapın. Şüphesiz Allah iyi iş yapanları sever."[26]

"De ki: 'Doğrusu Rabbim, kullarından dilediğinin rızkını hem genişletir ve hem de ona daraltıp bir ölçüye göre verir; sarf ettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar, çünkü O rızık verenlerin en hayırlısıdır'."[27]

"İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın. Allah'tan sakının, Allah'ın cezası şiddetlidir."[28]

Kur'ân inanan inanmayan herkese iyiliği emreder: "Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah adil olanları sever."[29]

Kur'ân'a göre her şey insan içindir, onun iki dünyada mutluluğunu temin etmek adınadır. Ezcümle din insan içindir, peygamber gönderilmesi insan içindir, kitap indirilmesi insan içindir, tüm evren insan içindir, hayvanlar, bitkiler, yer ve gök cisimleri hep insan içindir ve onun emrine sunulmuştur, hatta meleklerin bile önemli bir kısmı insanların emrine sunulmuştur ve son olarak ahiret hayatı da insan için dizayn edilmiştir.[30] İnsana verilen, onun hizmetine sunulan tüm bu sayılanlar Allah'ın nimeti ve insandaki emanetidir. Dolayısıyla sahiplenilmeli, yararlanılmalı, korunmalı, ölçülü olarak ve yerli yerice kullanılmalıdır.

Bu konuda Hz. Peygamberden de çok sayıda hadis gelmiştir. O, yardımlaşma ve dayanışma konusundaki yaşantısıyla kendisi canlı örnekler sunmuş ve sözleriyle müminleri insanlığa hizmete yönlendirmiştir. Onun bu yönlendirmelerinden bir kaçı şöyledir:

"İnsan öldüğü zaman  ameli kesilir / sona erer. Ancak şu üç şeyin  sevabı devam eder: Sadaka-ı cariye,  faydalanılan ilim ve  kendisine dua eden evlat."[31]

Bu hadisteki  sadaka-i cariye (akan/sürekli sadaka), hizmet verdiği sürece  sevabı devam eden sadaka, durmadan akan hayır çeşmesi, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılan ve insanlara hizmet veren eserler, iyilik yolunda yapılan vakıflar olarak anlaşılmıştır[32] ki bunun içerisine  yol, köprü yapımı,  su hayrı, yolcular için han, kervansaray ve  benzeri vakıflar  katılmıştır.

"İnsanların hayırlısı, insanlara yararlı olandır"[33] prensibi vakıflar başta olmak üzere pek çok sosyal dayanışma müessesesinin temelinin oluşturmuştur. Bu mealde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Tüm halk Allah'ın ehlidir. Onların Allah'a en sevimli geleni ise, Allah'ın ehline iyilik yapan, onların yararına işler işleyendir."[34]

"Veren el, alan elden üstündür."[35]

"Mümin cennete girene kadar hayra doymaz."[36]

"Müslüman elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir."[37] "İnsanlara eziyet edecek şeyleri yoldan kaldırmak da sadaka/ibadettir."[38]

"Sizden biriniz, kendi nefsi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz."[39]

"Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim, bir kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeple onu Kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun ayıbını kıyamet günü örter."[40]

Müminler birbirini sevmede, birbirlerine merhamet etmede, birbirlerine şefkatte bir bedenin azaları gibidir. Ondan bir uzuv rahatsız olursa, diğer uzuvlar uykusuz kalma ve ateş ve ağrıyı çekmede ona ortak olur."[41]

"Yedi şey vardır ki, kişi kabirde bile olsa, ondan hasıl olan ecir devamlı olarak kendisine ulaşır: Öğretilen ilim, halkın yararına akıtılan su, açılan su kuyusu, dikilen ağaç, inşa edilen mescid, okunmak üzere bağışlanan Kur'ân, vefatından sonra kendisine dua edecek hayırlı evlat."[42]

"Merhametli olanlara Rahman merhamet eder. Yerde olanlara merhametli olun ki, gökte olanlar da size merhamet etsinler."[43]

"Bir kadın/bir kişi, kedisini hapsederek açlıktan ölmesine neden oldu ve bu yüzden azaba düçar oldu."[44] "Bir kişi/kadın, mestini çıkararak çölde susamış bir köpeği suladı, bu yüzden Allah onu bağışladı."[45] "Peygamberlerden birini bir karınca ısırdı. O da öfkelenerek karıncanın yuvasının yakılmasını emretti. Bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti: Bir karınca ısırdı diye sen, tesbih eden bir ümmeti yaktın."[46]

"Bir müslüman ağaç diker de bunun meyvesinden insan, ehlî veya vahşi hayvan veya kuş yiyecek olursa, yenen şey onun için bir sadaka hükmüne geçer."[47]

 

III. Ahîlik Kurumunda Dinî Motifler

Îsâr, Fütüvvet, Mürüvvet ve Uhuvvet gibi İslâmî temel kavramların kurumlaşmış hali demek olan Ahîlik, manevî ve maddî iki ayağı olan bir sistemin adıdır. Bu iki ayaktan ilki, dürüstlük, güvenilirlik, çalışkanlık gibi ahlakî erdemler; diğeri ise iş tutma, sanat-meslek sahibi olma ve üretkenlik gibi atılımcı ruhtur. Ahîlik, "İmanın ilimle beslenmesi ve çalışma ile şekillenmesi"dir.[48]

Ahîliğin ruhu Kur'ân'dan kaynaklanır, onun töre ve törenlerine Kur'ân ayetleri ışık tutar. Ahilik bünyesinde yapılan kalfalık, ustalık törenleri Kur'ân'dan Aşr-ı şerif okumalarıyla başlar, Hz. Peygambere salavat dualarıyla sona ererdi. Yapılan törenlerdeki kalfa yahut usta adayına verilen şu öğütler, kurumun dinî temel ilkeler doğrultusunda çalıştığının açık göstergesidir:

"..Ta kim helal kazançla meşgul ola, ustasının çerağını uyara.. Bu şartla kim Hak Teâlâ'nın ibadetini yerine getire, şeriata, tarikata muhalefet eylemeye.."

".. Ey oğul gerektir kim, güzel ahlaktan, akl-ı selimden dışarı adım atmayasın.

Nefsine ve şeytana uymayasın.

Haramdan, mekruhtan perhiz edesin.

Sünnetleri kocaltmayasın.

Elinle komadığını götürmeyesin.

Kimsenin sanatına tamah etmeyesin.

Kimsenin ehline iyaline kem gözle bakmayasın.

Kimseye kibir, düşmanlık beslemeyesin, cimrilik yapmayasın,  hased etmeyesin.

Her kimin ayıbını görürsen örtesin.

Dünyaya aşırı muhabbet göstermeyesin.

Senden büyüğe varıp ona ikram edesin, hürmet ve hizmette bulunasın.

Bir elinin kazancını ihtiyaçların için, diğer elinin kazancını ahiretin için fukaraya sarfedesin.

Hayır işlerde elinden geleni yapmakta kusur etmeyesin.."

 

"Oğul hak al, hak ver

Kimseye dediğinden eksik verme ki Yüce Allah kazancına ve ömrüne bereket vere..

Her ne zaman teraziyi eline alınca, Ahiret terazisini hatırlayasın..

İyi bil ki helalin hesabı, şüphelinin itabı, haramın azabı vardır.

Haydi oğul, ona göre dirlik işin gereksin.."

 

"Bak oğul, alimlerin dediklerini, kahyaların öğütlerini, ustan olarak benim sözlerimi tutmaz isen..

Ana, baba, hoca, usta hakkına saygı göstermezsen..

Tanrı buyruklarını dinlemezsen şu parmaklarım yarın ahirette boynunda olsun!"[49]

 

"Harama bakma, haram yeme, haram içme..

Doğru, sabırlı, dayanıklı ol..

Yalan söyleme..

Büyüklerden önce söze başlama..

Kimseyi kandırma..

Kanaatkar ol..

Dünya malına tamah etme..

Yanlış ölçme, eksik tartma..

Kuvvetli ve üstün durumda iken affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil..

Kendin muhtaç iken başkalarına verecek kadar cömert ol."[50]

 

"Taşı tut altın olsun.

Allah seni iki cihanda aziz etsin.

Tuttuğun işten hayır gör.

Erenler, pirler hep yardımcın olsun.

Allah rızkını bol etsin, yoksulluk göstermesin, sıkıntı çektirmesin.

Bilginlerin, esnaf başkanlarının ve benim sözlerimi tutmazsan..

Ana, baba, hoca,, usta hakkını gözetmezsen..

Halka zulmeder, kafir ve yetim hakkı yersen..

Kısaca Allah'ın yasaklarından sakınmazsan..

Yirmi tırnağın Ahirette boynuna çengel olsun!"[51]

 

Ahilik ruhu, tembelliği ve hazır yiyiciliği hoş görmez. O, çalışmayı, üretmeyi, atılımcı olmayı öngörür. Ama en önemlisi o, sadece amel/işin adamı değil, Kur'ân'ın ısrarla üzerinde durduğu "Sâlih amel"in adamı olmayı ister ve bunun için ilkelerini belirler.

Ahîlik hem kalıcı (statik) bir ruhtur, hem de atılımcı (dinamik). O, kalıcılığını Yüce Allah'ın değişmeyen devamlılıklarından alır. Atılımcılığını (ilericilik de denebilir) ise, Tanrı'nın devamlı değişkenliklerinden, Evrende sürekli var olan canlılık ve değişkenlilikten alır. Birincide inanmak ve çizilmiş sınırda (kader) kalmak; ikincide ise araştırma, öğrenme ve ilerleme vardır. O, kalıcılık yüzünden çelik gibi sert ve esnek; ilericilik yüzünden tomurcuk gibi taze, ipek gibi yumuşak, deniz gibi engin, su gibi akıcı-yaratıcı ve yaşatıcıdır.[52]

Fütüvvet teşkilatı dışında bırakılan şu on iki grup insana bakıldığında, sistemin Kur'ân ve Sünnet merkezi etrafında kurulduğu açıkça görülür. Zira bunlar dinin yasakladığı ve sıcak bakmadığı şeylerdir: "Kafirler, münafıklar, müneccimler/büyücü medyumlar, içki-zina-livatacılar, rotgenciler, yalan yanlış şeylerle müşteriyi aldatan dellallar/reklamcılar, yalan va'dedip eksik tartan sahtekar sanatkarlar, merhametsiz kasaplar, yürekleri taşlaşmış cerrahlar, avcılar, bozguncular/ teröristler ve karaborsacı vurguncular."[53]

Yine Ahî Tüzüğü demek olan Fütüvvetnâmelerde şu hususların yiğidi yiğitlikten, Ahîyi ahîlikten, Şeyhi şeyhlikten çıkaracağı yazılmıştır ki bunlar dinin en başta yasakladığı şeylerdir: "Şarap içen, zina yapan, livata yapan, gammazlık-dedikodu-iftira eden, kovuculuk edip gıybet yapan, münafıklık eden, gurur ve kibirli olan, sert ve merhametsiz olan, haset eden, affetmeyip kin tutan, sözünde durmayan, yalan söyleyen, emanete hıyanet eden, kadınlara kötü niyetle bakan, kişinin ayıbını örtmeyip açığa vuran, cimri olan, hırsızlık eden."[54]

İnsanın yaratılışında, özünde insanlara ve diğer canlılara yardım etme temayülü vardır. Ayrıca insan ölümsüzleşme arzusu ile dopdoludur. Ona biçilen seksen-yüz yıllık bir ömür onun bu arzusunu tatmin edememektedir. Bu yüzden o, bu dünyadan ayrıldıktan sonra da geride bıraktıklarıyla anılarak yaşamak istemektedir. İnsanın bu ölümsüzleşme arzusu ilk insan Hz. Adem'in şahsında net bir şekilde kendini göstermiştir. Kur'ân'a göre Hz. Adem'i yasak meyveden yemeye götüren ve onun cennetten kovulmasına sebep olan şey de, onun Allah'ın meliklik ve ebedilik sıfatlarına özenmesinden[55] başka bir şey değildir. Kur'ân'da insanların dünya hayatında yaşadıkları ömrü, öteki dünya dediğimiz ahiret yurdunda 'bir gün yahut birkaç saat' olarak değerlendirdiğini anlatan ayetler vardır. İşte tarih boyunca insan özündeki bu tutkusunu, geride kalıcı eserler bırakarak tatmin etmeye çalışmıştır.

Özetleyecek olursak insanın ölümsüzleşme tutkusu, Yüce Yaratıcının ahlakıyla ahlaklanıp O'nun ve kullarının takdirini kazanma arzusu, ölümünden sonra hayırla anılma iştiyakı, insan sevgisi ve insana hizmet sevdası, başkalarının mutluluğu ile saadete erme duygusu onu insanlığın hizmetine adanmaya götürmüştür. Bu dinî ve insanî etkenler tarih boyunca pek çok alanda, pek çok kahramanın / vakıf insanların yetişmesini sağlamıştır. Tarihe mal olmuş bu insanlar herkese açık olan hayır pazarlarında adeta birbirleriyle yarışmışlar ve kendilerinden sonraki kuşaklara örnek olmuşlardır.

Bu insanlar, kendilerini, enerjilerini, mallarını, hüner ve maharetlerini insanlığa adayan gönül adamlarıdır. Onlar, insanlık ve varlık sevdalısı/delisi kimselerdir. Delicesine seven, delicesine veren, delicesine didinen insanlar. Digerkâm, önceliği hep öteki/başkası olan, fütüvvet ve îsâr ruhuna sahip erlerdir. İnsanlığın hizmetkarı olmayı en büyük şeref kabul eden, hayır pazarı, iyilik ve güzellik çağlayanı, erdem deryası olan can dostlardır. Yaratılan her şeyi Yaratandan ötürü sevmeyi marifet bilen gönül doktorlardır. Onlara bu engin ufku bizzat Hz. Peygamber çizmiştir. O şöyle buyurur:  "Merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Asıl merhamet bütün yaratıkları kuşatan merhamettir, evet bütün mahlukatı kuşatan bir merhamet."[56]

Yazımızı fütüvvet ruhunun günümüze taşınması için bazı tekliflerle bitirelim:

Fütüvvet ve Ahîliği tarihe mal olmuş bir kurum olarak görmek yeterli değildir elbet. Önemli olan tüm insanlığın huzur ve yararına hizmet eden bu kurumu günümüze taşımak, onu yaşatmak ve bunun için gereken her şeyi yapmaktır. Özellikle her şeyin bir karşılık/bir çıkar beklentisiyle yapıldığı günümüzde, hiçbir karşılık beklemeden iş yapan, kendilerini evren ve içindekilere hizmete adayan iyilik meleği güzel insanlara muhtaç olduğumuz günümüzde. Fütüvvet ruhunu yaşatabilmek için öncelikle onu iyi tanımak, onun temellerini doğru tespit etmek gerekir. Fütüvvet ruhu dinî temelleri olan, dinî kaynaklardan beslenen, dinî yönlendirmelerle serpilip gelişen bir ruhtur. Dinin yaptırım ve denetim gücü ise son derece etkindir, kalıcıdır, süreklidir, her zaman her yerde herkesi kuşatan bir güçtür. Fütüvvet ruhunu oluşturan ve onu canlı tutan, insanın özündeki iyilik güzellik tutkularıdır. Bunun temelinde ise Allah, insan, evren ve iyilik sevgisi; Yüce Allah'ın Rızası, Ahirette sevap kazanma arzusu; kalbî huzurdur. Bunların hepsini sürekli zinde tutacak olan dinî gıdalardır. Zira din, insanın gönlüne hitap eden, hikmetleriyle onun özüne işleyen, özündeki güzellikleri harekete geçiren; yine delileriyle onun aklına ve duyularına hitap eden, onları sürekli kontrol altında tutan ruhtur. Fütüvvet/Ahîlik ruhunu yaşatanlara ve onlar gibi olmaya çalışanlara ne mutlu!


[1] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, II, 56; V, 109.

[2] Ali b. Muhammed el-Cürcânî, Kitâbü't-Ta'rifât, s, 165.

[3] Said Havva, el-Esâs fi't-Tefsîr, VIII, 318.

[4] Sözlükte "adamlık, kişilik" demek olan mürüvvet, "Dinen ve aklen övülmüş güzel şeyleri yapabilme gücü" diye tanımlanmıştır. Bkz. Ali b. Muhammed el-Cürcânî, Kitâbü't-Ta'rifât,s, 210.

[5] Mustafa Çağrıcı, "Fütüvvet", İslam'da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, II, 63.

[6] Süleyman Uludağ, 'Fütüvvet', DİA, XIII, 259-261

[7] Abdülkerim el-Kuşeyrî, Risale-i Kuşeyrî, (Çev: Ali Arslan) İstanbul, 1980, s, 273-275; M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1983,I, 638.

[8] Mustafa Çağrıcı, "Îsâr", DİA, XXII, 490-491.

[9] Kurtubî, el-Câmi', XVIII, 26.

[10] Fahrüddîn Razî, et-Tefsîru'l-Kebîr, VIII, 164; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, I, 434.

[11] Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, s, 51-52; Ziya Kazıcı, "Ahîlik", DİA, I, 540; A. Yaşar Ocak, 'Fütüvvet', DİA, XIII, 261-263. Türkler İslam öncesi kültürlerindeki kahramanlık, yiğitlik ve cömertlik ülküsü olan akılığı İslam ile geliştirip devam ettirmişler, akı kelimesi zamanla yerini Arapça ahî kelimesine, akılık da uhuvvet kelimesine bırakmıştır. Bkz. Mikail Bayram, Ahi Evren, Ankara, 1995, s, 31-32.

[12] Evren, Evirmekten eviren anlamına Türkçe bir kelimedir. Evrildiği için yılana, döndüğü ve evrildiği için kainata da evren denmiştir. Bkz. Mikail Bayram, Ahi Evren, s, 7-8, 14-29.

[13] Mikail Bayram, A. Selçukluları Zamanında Ahî Teşkilatının Kuruluşu ve Gelişmesi", Kelime Dergisi, Konya, 1986/3, s, 43-44.

[14] Kurtubî, el-Câmi', XVIII, 24-25; Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, VII, 4843-44.

[15] Kurtubî, el-Câmi', XVIII, 23-24

[16] Kurtubî, el-Câmi', XVIII, 28; Elmalılı, age, VII, 4844; Mehmet Akif, Safahat, Vahdet, s, 408-409.

[17] Kurtubî, el-Câmi', XVIII, 28-29.

[18] Kurtubî, el-Câmi', XVIII, 29.

[19] Bkz. Asım Köksal, İslam Tarihi, VIII, 108-115.

[20]  3 Alu Imran 92.

[21]  2 Bakara 261.

[22]  57 Hadîd 18.

[23]  12 Yusuf 88.

[24]  3 Alu Imran 134.

[25]  2 Bakara 254

[26]  2 Bakara 195.

[27]  34 Sebe' 39.

[28]  5 Maide 2.

[29]  60 Mümtahıne 8.

[30]  "Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için dersler vardır. " 45 Casiye 13; 31 Lokman 20.

[31]  Müslim, Vasıyyet 14; Ebû Dâvud, Vesâya 14; Nesâi, Vesâya 8.

[32]  Bkz. İbn Esir, en-Nihâye, Mekke, ty, I, 264; Münavî, Feyzu'l-Kadîr, I, 438;Canan, age, XVI, 277.

[33]  Aclûnî, bu sözün manası sahih olsa bile bu şekilde hadis olmadığını, ama bu manayı çağrıştıran hadisler olduğunu söyler. Bkz. Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, I, 472. Camiu's-Sağîr de ise bu anlamda hasen bir hadis yer almıştır. Bkz. Münavî, Feyzu'l-Kadîr, III, 481.

[34]  Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, I, 457-458.

[35]  Nesâî, Zekat 52; Ebû Davûd, Zekat 28; Ahmed, I, 446; II, 68; IV, 137, 226.

[36]  Tirmiziî, İlim 19.

[37]  Buharî, İman 4, 5; Müslim, İman 64, 65.

[38]  Müslim, İman 58; Ebû Davud, Sünne 14; Tirmizî, İman 6.

[39] Buharî, İman 6; Müslim, İman 71; Nesâî, İman 19; Tirmizî, Kıyame 60; İbn Mace, Mukaddime 9.

[40] Ebû Davûd, Edeb 46; Tirimzî, Hudûd 3; Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58.

[41] Buhârî, edeb 27; Müslim, Birr 66.

[42]  Ahmed, V, 415.

[43]  Tirmizî, Birr 16.

[44]  Buharî, Bedü'l-Halk 17; Müslim, Birr 151.

[45]  Müslim, Tevbe 155.

[46]  Buharî, Cihad 152; Müslim, Selam 148. Sünnette hayvan hakları, onlara iyi bakmak, onlara eziyet etmemek gibi konular için bkz. Canan İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, VII, 269-291.

[47]  Müslim, Musakât 10; Buharî, edeb 27.

[48] Refik H. Soykut,İnsanlık Bilimi Ahilik, Ankara, 1980, s, 17.

[49] Bkz. Refik H. Soykut,İnsanlık Bilimi Ahilik,s, 46, 51-52, 53, 55.

[50] Yusuf Ekinci, Ahîlik ve Meslek Eğitimi, İstanbul, 1990, s, 39.

[51] Kemal Turan, Ahilikten Günümüze Mesleki ve Teknik Eğitimin Tarihi Gelişimi, İstanbul, 1996, s, 38.

[52] Bkz. Refik H. Soykut,İnsanlık Bilimi Ahilik,s, 17-22.

[53] Bkz. M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, 639; Refik H. Soykut,İnsanlık Bilimi Ahilik,s, 37-38; Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Konya, 1981, s, 180; Yusuf Ekinci, Ahîlik, Ankara, 1989, s, 21-22.

[54] Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, s, 183.

[55] Bkz. 7 Araf 20, 20 Taha 120.

[56] Hâkim, Müstedrek, IV, 185.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile