Somuncu Baba

PEYGAMBERE HAKARET İLE İLGİLİ OLARAK PROF. DR. ALİ AKPINAR İLE SÖYLEŞİ

 Saygıdeğer Hocam,

Peygamber kavramından bahsederek peygambere olan ihtiyaçtan bahseder misiniz?

İslam dini, biz Türklere İran üzerinden geldiğinden dinin bazı temel kavramları Arapça olarak değil de Farsça olarak dilimize girmiştir. Namaz, abdest, oruç gibi. Peygamber de bunlardan biridir. Farsça bir kelime olan Peygamber kavramı, Arapça'da Rasül ve Nebî kavramlarıyla ifade edilir. Rasül, Allah'ın elçisi; Nebî ise, önemli haberci anlamlarına gelir. Peygambere iman, temel iman esaslarının başında gelir. Bu nedenle Peygamber, dinin temelidir.

O, Allah'ın dinini olduğu gibi bize ulaştıran, bize anlatan ve nasıl yaşanacağını bize hayatıyla gösteren kimsedir. Dinin müşahhas görüntüsü, Kur'ân'ın müheykel şeklidir Peygamber. Peygamberi anlamak, dini doğru anlamakla mümkündür. Bu ise, dini kaynaklarından öğrenmekle olacaktır.

İnsan, evrenin en donanımlı varlığıdır. Yüce Yaratıcı onu en güzel bir şekilde yaratmış, ruhundan üfürmüş, akıl başta olmak üzere pek çok nimetle donatmıştır. Ancak insan, bir başına kendisine yetmemiştir. O, yalnızca aklıyla ve her zaman doğruyu bulamamıştır. Eğer insan kendi kendine yetseydi, tarih boyunca bu kadar ahlaksızlıklar, alçaklıklar, saçmalıklar insandan sadır olmazdı. Demek ki insanın vahye, yani Yüce Yaratıcı ile iletişim kurmaya ihtiyacı vardır. Kur’ân’ın deyişiyle “Ey insanlar hepiniz Allah’a muhtaçsınız.”[1] Evet insan, yaratıcısını tanımaya, O’nunla iletişim kurmaya, O’na ibadet etmeye, kendi yaratılış gayesini bilmeye ve bu gayenin gereklerini öğrenmeye muhtaçtır. İşte peygamberler, insanın bu ihtiyacını karşılayan, Yüce Yaratıcı ile iletişim kuran, insandaki manevî boşlukları dolduran, insanın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayan ilkeleri getiren kimselerdir.

Peygamberlere karşı görevlerimiz nelerdir?

Kur’ân tüm peygamberlere selam eder ve hepsini saygıyla anar. Veselâmün alel mürselîn. Selam olsun tüm peygamberlere![2]

Biz Müslümanlar olarak peygamberlerin hiç birisinin arasını ayırmadan hepsine iman eder ve hepsini saygı ile anarız.[3] Buna göre Âdem’den Hâtem’e bütün peygamberler, peygamberimizdir. Onlar bize can veren canlarımız, yolumuzu aydınlatan önderlerimizdir. Hz. İbrahim de, Hz. Musa da, Hz. İsa da, Hz. Muhammed de, diğerleri de. Aleyhimüsselâm. Her birinin hayatında hepimiz için sayısız dersler vardır. Biz onları doğru bir biçimde tanımak, onları sevmek, onları saygıyla anmak ve tevhid mücadelelerindeki ibret dolu tablolarından ders almakla yükümlüyüz.

Tarihte peygamberlere hakaret edilmiş midir?

İnsanlığın kurtuluşu için kendi rahatlarını feda eden peygamberler, tarih boyunca kendi kavimleri başta olmak üzere karşılarında duran insanlardan olmadık eziyet ve işkence görmüşler, hakarete maruz kalmışlardır. Hatta onlardan şehid edilenler bile vardır. Kur’ân, bize peygamberlerini öldüren ve onlara eziyet eden insanlardan bahseder. “Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlar arasında adaleti emredenleri öldürenler var ya, onlara, acı bir azabı müjdele!”[4] “Ey inananlar,  Musa’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Allah onu onların yakıştırdıkları şeylerden arındırdı. O, Allah katında gözde, saygın bir kul idi.”[5] Bugün, bizim içi peygamberi fiziken öldürmek ve ona eziyet etmek söz konusu değildir. Çünkü son peygamber gelmiş ve ömrünü doldurup bu dünyadan göç etmiştir. Ama bu ayetler, peygamberin mesajını yok ederek, yürürlükten kaldırarak manen peygamberi katleden insanlara bir uyarıdır. Aynı şekilde peygambere eziyet de, hayatında da olabilir, vefatından sonra da olabilir.

Peygamberimiz hayatta iken kendisine hakaret edilmiş midir, nasıl?

İnsanlık sevdalısı peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahü aleyhi vesellem de bu meyanda olmadık hakaretlere maruz kalmış, akla hayale gelmedik işkencelerle karşılaşmıştır. Yaşadığı toplum içerisinde tüm erdemleri üzerinde taşımasına rağmen, kırk yıl Emin Muhammed diye çağrılmasına rağmen, sırf Allah’ın dinine insanları çağırdığı için yalancılıkla, sihirbazlıkla, kâhinlikle, şairlikle itham edilmiştir. İnsanlara anlattığı gerçekler “Eskilerin masalları, uydurma şeyler” diye reddedilmiştir. Taif’te taşlanmış, elli üç yıllık baba ocağı Mekke’den çıkarılmıştır. Uhud savaşında dişleri kırılmış ve yaralanmıştır. Ailesine iftiralar atılmıştır. Ama tüm peygamberler gibi, o da bunlara göğüs germiş, bunlardan yılmamış, aksine bunlar onun bu yolda bilenmesini, daha bir kararlılıkla yoluna devam etmesini sağlamıştır. Taif taşlamasından sonra kanlar içerisinde kaldığında, gönlünü Rabbine açmış ve “Ya Rab! Bunlar bilmiyorlar. Bunlara doğru yolu göster” diye dua etmiştir.

Sonraki dönemlerde peygamberimize ne tür hakaretlerde bulunulmuştur?

Peygamberlik davasında olanlar olmuş.. Onun söylemediği şeyleri ona söyletmek isteyen ve onun adına hadis uyduranlar olmuş.. Onun söz ve davranışlarını yanlış yorumlayarak mesajını tahrif etmek isteyenler olmuş.. Şeytan ayetleri uydurmacalarıyla onun mesajına leke sürmek isteyenler olmuş.. Hz. Aişe başta olmak üzere onun aile fertleri hakkında asılsız iddialarda bulunanlar olmuş.. Onun Kur’ân ahlakını ve sünnetini tamamen yahut kısmen yürürlükten kaldırmak isteyenler olmuş.. Onun ezanını susturmak isteyenler olmuş.. vs.

Peygamberimize hakaretin hükmü nedir?

Peygambere saygısızlık, onu seçip gönderen Yüce Yaratıcıya ve O’nun mesajına saygısızlıktır. Onu sevenlere ve onun bağlılarına saygısızlıktır. Ve bu haramdır, asla hoş görülemez. Kur’ân’daki şu ayet, peygambere saygısızlık yapanların dünya ve ahirette dehşetli cezalara duçar olacaklarını bildirir: “Allah’ı ve Elçisini incitenler var ya, işte Allah onlara dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.”[6] Peygambere söverek, onu ayıplı göstererek dil uzatanlar, ona iftira atanlar, onunla ve ona ait değerlerle alay edenler ve dolaylı bir şekilde bunları yapanlar ona saygısızlık etmiş olurlar. Bu gibi davranışlarda bulunanlara meşru ve makul tepki göstermek, bunlara engel olmak her müslümanın görevidir.

Peygambere hakaret edilirken bizler neler yapmalıyız?

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim ile ilgili olarak şöyle buyurur: “Doğrusu zikri/Kur’ân’ı Biz indirdik, onu Biz koruruz.”[7] Yüce Allah’ın Kur’ân’ı koruması, onu indiği şekliyle ezberleyen, yazıya geçiren, öğrenen ve öğreten pek çok kişiler sayesinde olmuştur. Kur’ân’a hizmet eden bu kişiler sayesinde Kur’ân indiği gündeki orijinal haliyle günümüze kadar gelmiştir. Onun lafız ve manasını tahrif etmek isteyen bütün girişimler boşa çıkmıştır.

Yüce Rabbimiz, Peygamberimiz hakkında da şöyle buyurur: "Senin ününü-şanını Biz yücelttik"[8] Evet Yüce Allah, peygamberini sevmiş, sevdirmiş ve onun şanını yüceltmiştir. Ona iman eden, onun uğruna can veren kahramanlar sayesinde Hz. Peygamberin mesajı ve ünü tüm cihana yayılmış, tüm çağlarda en çok sevilen ve izinden gidilen kimse olmuştur. Hz. Peygamberin hayatında ve daha sonra ona karşı çıkan, ona ta’n edenlerin tüm çabaları boşa çıkmıştır. Ona karşı başlatılan kampanyalar, onun daha büyük kesimler tarafından tanınmasına ve daha geniş çevrelerce sevilmesine neden olmuştur. Mekke’de müşriklerin Hz. Peygamberden insanları uzaklaştırma ve ondan soğutma çabaları, onun propagandasına dönüşmüştür. Bugün de aynı durum söz konusudur.

Hayatında olduğu gibi, vefatından sonra da ona sözleriyle sataşanlar, ona hakaret edenler olmuştur hep. Olacaktır da. Kur’ân, ona ve diğer peygamberlere yapılanları boşuna anlatmamıştır bizlere. Geçtiğimiz günlerde bazı Avrupa ülkelerinde yine peygamberimize hakaret içeren karikatürler yayınlandı. Ardından bir internet sitesinde yine Avrupa kaynaklı bir gösterimde güya Hz. İsa peygambere çırılçıplak bir halde, insanların ortasında şarkı söyletildiğine tanık olduk.

Burada Allah’ın tüm elçilerine inanan Müslümanlar olarak bizlerin bu aşağılık saldırılar karşısında tepkisiz kalmamız elbette düşünülemez. Ancak her şeyden önce, küçük bir köye dönüşen şu dünyada, bunca iletişim imkânlarına rağmen, Peygamberimizi layıkıyla o insanlara anlatamadığımızın ezikliğini duymalıyız. Evet, biz onu doğru bir şekilde tanısaydık, onun bize emanet ettiği hayat nizamını izzet içerisinde yaşayabilseydik ve onun kutlu mesajını doğru olarak insanlara ulaştırabilseydik, belki de bu hakaretler olmayacaktı. Bizler, bize düşenleri yapabilseydik, bu cahilane sataşmalar karşısında eziklik duymamıza bir neden de olmayacaktı. Zira Allah dostlarını, koruma kanunları değil, onların gönüllere taht kuran sevgileri korur ve yaşatır.

Ama biz onu gereği gibi tanıyamadık, onun sünnetini insanlığa örnek olacak şekilde yaşayamadık ve insanlığı onunla tanıştıramadık, hatta çoğu zaman onun yanlış tanınmasına sebep olduk. İşte bu yüzden mahcubuz ve işte bu yüzden boynumuz bükük. Ona inandığımızı söylediğimiz halde, onun hayatı, onun sireti ve sünneti ayaklar altında değil mi?

Oysa ona ilk gönül verenler, tüm imkânsızlıklara rağmen, onu cihana tanıtabilmek için ne büyük fedakârlıklara katlanmışlardı. Onlar, kütükler üzerinde doğranırken bile, onun tenine bir dikenciğin batmasına bile razı olmayacaklarını söylüyorlar ve ‘Anam babam sana feda olsun Ya Rasulallah!’ diyerek onun uğruna can veriyorlardı. Yüz bini aşkın ashabı içerisinde Mekke ve Medine’de ölenlerin sayısı on bini geçmiyordu. Onların çoğu, dünyanın dört bir yanına dağılmışlar ve onun mesajını oralara götürmüşler ve oralarda can vermişlerdi.

Savaşlarda Müslüman şehidlerin organları kesilip müsle yapılmışken kendisine, biz de müşrik ölülerine müsle yapalım mı, diye soranlara: “Hayır, hayır,  ben müsleci peygamber olarak gelmedim!” buyurmuştur. Evet Müslümanlar olarak bizler, doğruları yapmak zorundayız. Hiçbir konuda bizim dışımızdakiler bizim örneğimiz ve önderimiz olamaz.

Yine Peygamberimiz, “Sizden biriniz ana babasına sövmesin” deyince; orada bulunanlar “kişi nasıl kendi ana babasına söver?” diye sormuşlar, o da şöyle cevap vermiştir: “Sizden biri başkasının ana babasına söver, o da kalkar onun ana babasına söver, sonuçta kişi kendi ana babasına sövmüş/sövdürmüş olur!”

Kutsal Kitabımızda şöyle bir ayet yer alır: “Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek taşkınlıkla Allah'a sövmesinler! Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik; sonunda dönüşleri Rablerinedir. O, onlara ne yaptıklarını haber verecektir.”[9]

Evet, Kur’ân, Allah’tan başka tanrılar edinenlerin ilahlarına hakaret etmemizi yasaklar. Çünkü hakaret ve sövgü, çaresiz ve aciz insanların işidir. Oysa Müslüman, belge ve bilgiye dayanarak savunduğunun hakikat olduğunu ve karşı tarafın yanlışlığını ortaya koyar. Belge ve bilgiler konuşur. Belge ve bilgiden yoksun, laf anlamaz aciz ve zavallı cahiller kendisine, dinine ve mukaddes değerlerine sataşınca ise, onlara selam der geçer Kur’ân adamları.[10] Tabiî ki bu deyiş, haksızlıklara karşı meşru tepkilerini göstermesine engel değildir onların.

Burada herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Yetkililer gerekli diplomatik girişimlerde bulunmalıdır. Peygamberlere hakaret edenlerin malları boykot edilecekse, yetkili oda ve kuruluşlar, bu ülkelerin mallarının ne olduğunu ve boykot işinin nasıl yapılırsa, Müslümanlığa, Müslümanlara ve ülkemize zarar vermeden gerçekleşebileceğini açıklamalıdırlar. En önemlisi ise bu gibi olaylar bizim peygamberimize olan bağlılığımızın artmasına vesile olmalıdır. Bunun için de onun sîret ve suretini bir kez daha yeniden okuyup, ona ne kadar benzediğimizi test etmemiz kaçınılmazdır.

Peygambere gerçek anlamda saygı nasıl olmalıdır?

Onu tanımak, ona inanmak, ona bağlanmak, onun izinde gitmek, onu sevmek, onun ailesini ve bağlılarını sevmek, onun ismini saygıyla anmak, onu başkalarına tanıtmak şeklinde özetlenebilir. Her biri bir Mehmetçik olan, asker ocağı Peygamber Ocağı olan biz Türk milletine bu konuda düşen, onu doğru bir şekilde tanımak, onu her şeyimizden çokça sevmek, ona olan inancımızı ve sevgimizi onun hayatını yaşayarak ispat etmek ve bunu başkalarına örnek olarak sunmaktır.

Allah’ın, meleklerin ve müminlerin peygambere salât ve selam etmesi ne demektir?

Bu konuda Kur’ân’da şöyle buyurulur: "Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey müminler siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam edin."[11] Allah peygambere salat eder, yani onu sever, onu över, meleklerin yanında onu anar, ona rahmet eder. Melekler de öyle. Onlar da onu över, onu tebrik eder, ona dua ve istiğfar ederler. Biz Müslümanlara düşen de peygambere içtenlikle salat ve selam etmektir.

Peygambere salat ve selam etmek, onu saygıyla anmak, onu sevmek, onu tanımak, ona bağlı olmak ve ona dua etmektir. Peygamberi selamlamak, ona olan bağlılığımızı yenilemek ve perçinlemektir. Hal böyleyken, diliyle peygambere salavat okuyanların, söz ve davranışlarıyla ona ters düşmeleri ne kadar yakışıksız ve anlaşılmaz bir durumdur.

Karikatür krizinin arka planında neler olabilir?

En iyimser düşünceyle o karikatürleri çizen ve onlara destek veren insanların Peygamberimizi layıkıyla tanıyamadıkları söylenebilir. Bu takdirde, iletişim imkânlarının arttığı şu küçülen dünyada Müslümanlar olarak bizler, peygamberimizi doğru bir şekilde tanıtamadığımız için sorumluyuz demektir. Öte yandan bu karikatürleri çizenlerin art niyetinden bahsetmek mümkündür. Onlar, parçalayıp böldükleri ve sömürdükleri Müslümanları küçük düşürmek, onlarla dalga geçmek ve onları provoke etmek için bunları çizmiş olabilirler. İflas eden kendi batıl dinlerinden kaçan ve İslam’a yönelen kendi insanlarını Müslüman olmaktan sakındırmak için çizmiş olabilirler. Bu şekilde kültürel bir haçlı seferinden söz edebiliriz. Haçlı seferleri ve iki dünya savaşı başta olmak üzere tarih boyunca yaptıkları savaşlarla milyonlarca insanları katleden insanların, daha dün Bosna’da yaşanan insanlık dramına arka çıkanların, Rahmet ve Barış Peygamberini ve ona tabi olanları terörle birlikte anmalarının izah edilir bir yanı yoktur.

Karikatür krizinden yola çıkarak peygambere hakaret başka nasıl olabilir?

Aslında onu tanımamak, onu yanlış tanımak, onu tanımayı önemsememek, ona ait değerleri küçük görmek, ona ait değerlere hayat hakkı tanımamak, onun yolunda gidenleri engellemek de bu cümleden sayılabilir. Bunları bir de Müslüman olduğunu ve Hz. Muhammed’e inandığını söyleyenler yaparsa bundan büyük saygısızlık olamaz.

Peygamberin söz ve davranışları demek olan sünneti tanımamak da peygambere hakaret olarak değerlendirilebilir mi?

Elbette. Peygamberimizin hayatı, Kur’ân ahlakı idi. O, bize Kur’ân ilkelerinin nasıl yaşanacağını örnek olarak sunmuştur. Sözgelimi biz, Kur’ân’ın namaz kılın, zekat verin, oruc tutun, hacca gidin gibi temel emirlerini onun hayatındaki örneklerle doğru bir şekilde öğrenebilir ve uygulayabiliriz. Bu yüzden onu doğru bir şekilde tanımalı ve onu kendimize örnek almalıyız. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Andolsun ki, Rasulullah, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir.”[12] “Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirirse, seni onların başına bekçi göndermedik.”[13]

Peygamberimiz de bu konuda şöyle der:

“Benim sünnetimi yaşayıp yaşatan beni sevmiş olur. Beni seven ise cennette benimle birlikte olur.”[14]

Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir?

Evet, bizzat peygamber tarafından açıklandığı üzere kabirde hepimize yöneltilecek olan Peygamberin kim sorusuna gerçek anlamda Müslüman olanlar “Peygamberim Muhammed’dir, ben onun peygamberliğine tanıklık ederim, o bize Allah katından açık belgeler getirdi, ben onlara inandım ve gereklerini yerine getirdim” diye cevap verecektir. İnanmayanlar yahut münafıklar ise “Ben Muhammed’i fazla tanımıyorum, insanların onunla ilgili söyledikleri bazı şeyleri ben de söyledim” diyecekler ve bu cevap onları kurtaramayacaktır.[15]

Bu açıklamalar ışığında şimdi kendimize, bizim Peygamberimizle ilgili bildiklerimiz, kulaktan dolma bilgiler mi, yoksa gerçek bilgiler mi, sorusunu soralım! Peygamberimizi tanıtırken onunla ilgili kaç doğru cümle bilgiye sahip olduğumuzu düşünelim? O büyük sınavda başarılı olabilmemiz için hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmemiz, kendimizi deneme sınavlarına tabi tutmamız gerekir. Buna göre şu soruları bir kez daha şimdiden kendimize soralım:

Biz Peygamberimizi ne kadar tanıyoruz? Onun sözlerinden kaçını doğru dürüst bir şekilde çevremize aktarabiliyoruz? Onun ailesini ve arkadaşlarını ne kadar tanıyoruz? Biz inanç, ibadet, ahlak, aile hayatı, iş hayatı, insanlarla ilişkiler konusunda ne kadar ona benziyoruz? Hayatımızın her safhasında onu ne kadar kendimize örnek alıyoruz? İmrendiğimiz, özendiğimiz ve izlediğimiz kimseler arasında Hz. Peygamber kaçıncı sırada yer alıyor? Onu ne kadar seviyoruz ve bu sevgimizi ispat edebilecek durumda mıyız? Peygamberin sağlığında yaşamış olsaydık, onun arkadaşları arasında bizim yerimiz neresi olurdu? Seni malımdan mülkümden, çoluk çocuğumdan ve hatta canımdan daha çok seviyorum, Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasülü, diyebilecek durumda ve konumda mıyız? O, bugün bizim evimize misafir olsa, gönül rahatlığı ile onu ağırlayabilecek miyiz?

Evet gerçekten Peygamberimiz kim, bizim? Ve biz ümmet olarak ona ne kadar yakışıyoruz?

 


 

[1] 35 Fâtır 15.

[2] 38 Saffât 181.

[3] Bkz. 2 Bakara 136,285, 3 Alu Imran 84

[4] 3 Alu Imran 21.

[5] 33 Ahzab 69.

[6] 33 Ahzab 57.

[7] 15 Hıcr 9.

[8] 94 İnşirah 4.

[9] 6 Enam 108.

[10] 25 Furkan 63, 28 Kasas 55.

[11] 33 Ahzab 56.

[12] 33 Ahzâb 21.

[13] 4 Nisa 80.

[14] Münavî, Feyzü’l-Kadîr, Vı, 40.

[15] İbn Kesîr, Tefsîr, II, 534-535.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile