Somuncu Baba

İnsana hitaben ve insan için gelen Kur'ân, insanın davranışlarını değerlendiren ve sonuçta insana değer kazandıran bir kitaptır. İnsana, bu ismin veriliş nedenlerinden biri de onun sürekli hareket eden bir varlık oluşudur. İnsan için, Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmanın bir göstergesi de "Her gün/her ân bir işte olan"[1], söylediği ve yaptığı her şeyde hikmet olan Yüce Allah'ın ölçüleri doğrultusunda her zaman ve her yerde hikmetli söz söyleyip hikmetli iş işleyebilmektir.

Büyük ölçüde insan davranışlarını konu edinen Kur'ân'da, çalışma ile ilgili çok çeşitli kavramlar yer almıştır. Aml, Fal, Sna, Chd, Seâ gibi. İnsan çalışmalarının çeşitliliğine vurgu yapan Kur'ân, bu çalışmaları değerlendirerek tasnif etmiştir.

Kur’ân’da çalışma ile ilgili olarak kullanılan kavramların çokluğu ve çeşitliliği, insan için çalışmanın önem ve gereğine işaret ettiği gibi, çalışmanın çok yönlülüğüne de işaret etmektedir. Ayrıca bu kullanımlar, insan çalışmalarının mahiyet ve hedefini belirleyerek onları anlamlı hale getirmektedir. Kur’ân insan fiilinin, gayeli bir biçimde yapılarak amele dönüşmesini, bilinçli bir biçimde yapılarak sun’ olmasını, bunun için de tüm çaba ve gayretin sarf edilerek cehd ve sa’ ile bütünleşerek salih amel niteliğini almasını hedeflemiştir.

Evrende bulunan her şey hareket halindedir. Gök cisimleri, yerde bulunan her şey, hayvanlar, bitkiler ve hatta cansız /cemadat dediklerimiz bile. Güneş, ay ve yıldızlar hiç yerlerinde durmazlar. Kur'ân’ın deyişi ile "onların hepsi bir yörüngede yüzerler."[2] Hayvanlar yaratılış gayelerine uygun olarak sürekli hareket halindedirler. Bitkiler de doğarlar, gelişirler, meyve verirler ve kuruyuncaya kadar bir değişim ve gelişim süreci içerisinde hep hareket halindedirler. Akan sular yosun tutmaz, durgun sular ise yosun tutar ve kokarlar. İşleyen demir bile pas tutmaz ve ışıldar. Cansız cisimler dediğimiz cemadât bile, atom çekirdeğinin etrafındaki nötron-proton sürekli hareket halindedir. Varlıkların bu hareketliliği karşısında boş duran insana seslenirken şairimiz şöyle diyerek bu gerçeğe vurgu yapar:

"Leyse li'l-insani illa mâ seâ"[3] derken Hüdâ,

Anlamam hiç, meskenetten sen ne beklersin daha?

Davran artık kârbânın (kervanın) arkasından durma, koş!

Mahvolursun bir dakikan geçse hatta böyle boş."

....

"Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!

Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!

Masivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlik bile:

Bak tecelli eyliyor bin şe'n-i gûnâgûn (çeşit çeşit iş) ile.

Ey, bütün dünya ve mafîhâ (içindekiler) ayaktayken, yatan!

Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah'tan utan!"[4]

İnsanın davranışlarını düzenleyip faydalı insan yetiştirmeyi hedefleyen İslam, tüm insanların yapıp ettiklerini 'amel' olarak adlandırırken; İslam insanının yapıp ettiklerini 'salih amel' diye niteler. İnanan inanmayan her insan bir şeyler yapar, amel işler; ama ancak inanan insan salih amel işler. İşte bu noktada Müslüman, diğer insanlardan ayrılır. İslam’a göre, davranışlara değer kazandıran, onları kalıcı kılan da inanç ve o inanç ölçülerine göre yapılan eylemlerdir. İnançsız olarak yapılan işler ve iman ölçülerine uymayan eylemler boş, anlamsız ve zarardır. Bu anlamda çalışmak ibadettir, ama her çalışma değil elbet. Müslüman’ın, İslamî ölçülere uygun olarak yaptığı bir çalışma ibadettir ki bu çalışmaya Kur'ân 'salih amel' adını vermiştir:

İslam, tüm davranışlarımızı değerlendirmiş ve onlardan kimini meşru / helal görmüş; kimini de yasak /haram görmüştür. Nitekim davranışlarımızın bu değerlendirilmesi, 'Efal-i Mükellefîn' (Sorumlu insanın fiilleri) olarak adlandırılmış ve sekiz grupta incelenmiştir. Bunlar farz, vacip, sünnet, müstehab, mubah, haram, mekruh ve müfsit. Bunlardan ilk beşi helal ve meşru olan şeyler, son üçü ise yapılmaması gerekenlerdir. Ama inanın konuştuğu ve söylediği tüm her şey bu sekiz maddeden birisine dâhildir. Buna göre inanan insan, davranışlarını buna göre ayarlamalı ve onların salih, güzel, iyi olanını yapmalıdır.

Salih amel, Allah'ın haklarıyla, insanların haklarının gözetilerek yapılan bilinçli davranışlardır. Başka bir deyişle insanın, kendine ve başkalarına yararı olan davranışlardır. Yani içerisinde isyan olmayan, haram karışmayan, kötü ve zarar niteliği taşımayan her hareket salih ameldir ve ibadettir. Öyle ki, kişinin ailesinin geçimini temin etmesi için koşuşturması da ibadettir, helalinden kazanıp getirdiklerini çoluk çocuğuna ikram etmesi de ibadettir, Yaratanına karşı yükümlülüklerini yerine getirmesi de ibadettir.

Boş duranları kınayan İslam’ın Kitabı Kur'ân, koşturanlar adını verdiği bir suresinin ilk ayetinde[5] koşturanlara yemin ederek çalışıp çabalamaya teşvik etmiştir. Çalışıp çabalamaya teşvik eden ve İslam insanının çalışma profilini çizen pek çok ayetten bir kaçı şöyledir:

İnsanın ve yeryüzünün yaratılış gayesi onun salih amel işlemesidir: "İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık."[6] "Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan O'dur. O, güçlüdür, bağışlayandır."[7]

 İnanan kişi işini sağlam yapmalı, evrende kendisine sunulan nimet ve imkânlardan en iyi bir biçimde yararlanmasını bilmelidir: "Ey dağlar ve kuşlar! Davud tesbih ettikçe siz de onu tekrarlayın, diyerek and olsun ki, ona katımızdan lütufta bulunduk; geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut, diye ona demiri yumuşak kıldık. Ey insanlar! Yararlı iş işleyin; doğrusu Ben yaptıklarınızı görenim."[8] 

Çalışmalarda öncelikle Allah’ın rızası ve ahiret hayatını kazanmak gözetilmelidir: Dünyaya dünya kadar, ahirete ise ahiret kadar değer verilmelidir. Dünya sonlu ve yok olucu; ahiret ise kalıcı ve sonsuzdur. Ahireti hedefleyen kimse dünyayı da elde eder, ama gayesi yalnızca dünya olan kimsenin ahirette alacağı hiçbir şey yoktur. "Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah'ın sana verdiği şeylerde, ahiret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez."[9] "İşte büyük kurtuluş şüphesiz budur.  Çalışanlar bunun için çalışsın."[10]

Kadın olsun erkek olsun hiç kimsenin yapıp ettiği boşa gitmez: Herkes yaptığı iyilik ve güzelliğin karşılığını mutlaka görür. Kimi yaptığının karşılığını dünyada peşinen görür, kimi ahirette görür, kimi de hem dünyada ve hem de ahirette görür. "Birbirinizden meydana gelen sizlerden, erkek olsun, kadın olsun, iş yapanını işini boşa çıkarmam.."[11] "İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer!"[12]

 Çalışmalarımızın bereketlenmesi, anlamlı hale gelmesi, işlerimizin dünya ve ahirette yoluna girmesi, yaptıklarımızın hayrını görmemiz ancak, Allah ve Rasülünün ölçülerine uygun davranmakla mümkündür : "Ey inananlar! Allah'tan sakının, dürüst söz söyleyin de Allah işlerinizi kendinize yararlı kılsın ve günahlarınızı size bağışlasın. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur."[13]

İnanan kişi, tüm yaptıklarını hesap gününün bilinci içerisinde yapar. Yaptıklarının yanına kalmayacağını ve onlardan dolayı sorgulanacağını hiç bir zaman aklından çıkarmaz. "Her kişinin yaptığı iyiliği ve yaptığı kötülüğü -ki kendisiyle o kötülük arasında uzun bir mesafe olmasını diler- hazır bulacağı günü bir düşünün. Kullarına karşı şefkatli olan Allah size kendinden korkmanızı emreder."[14] 

Müslüman yaptığı iyiliğin karşılığını Allah'tan bekleyerek ve O'nun hoşnutluğunu umarak yapar. Görsünler, bilsinler ve beğensinler diye değil. "Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir."[15]

 Yararlı işler yapanlara mükâfatları eksiksiz olarak ve fazlasıyla mutlaka verilecektir. "Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara karşı zalim değildir."[16]  "Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür.  Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür."[17] "Onların hareketlerinin karşılığı Rablerinden bağışlanma ve zemininden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlerdir. İyi davrananların ne güzel ecri vardır!"[18] 

Allah katında çalışmalarımıza değer kazandıran, onların inanarak yapılması, iyi ve güzel olmasıdır. İmansız olarak yapılanların dünyada bir takım kazandırdıkları olsa bile, onların ahirette herhangi bir değer ve karşılığı olmayacaktır. Nitekim pek çok ayetinde Kur'ân, inkarcıların tüm yaptıklarının ahirette boşa gideceğini bildirmektedir: "Allah bozguncuların işini elbette düzeltmez.."[19] “Rablerine karşı nankörlük edenlerin iyi işleri, tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi ele geçiremezler. İşte derin sapıklık budur!”[20]  "O inkârcıların yaptıkları her işi ele alır, onu toz duman ederiz."[21] "(İnkarcıların, dinden dönenlerin, iki yüzlü münafıkların.. mescid de yapsalar) bunların işleri dünya ve ahirette boşa gitmiş olur. İşte cehennemlikler onlardır, onlar orada temellidirler."[22] "Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber verelim mi, de. Onların dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı. Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz. İşte onların cezası; inkârlarına, peygamberlerimi ve ayetlerimi alaya almalarına karşılık olarak, cehennemdir."[23] “O gün tartı tam doğrudur. Kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır. Kimin sevap tartıları hafif gelirse, işte onlar da ayetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyana sokanlardır.”[24] "Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak yararlı işler, sevap olarak da, emel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır."[25] Ayetlerde üzerinde durulan inanmayanların çalışmalarının boşa gideceği ifadesi, onların Müslümanlar aleyhinde yaptıkları çalışmaların bu dünyada başarısız kalıp hedefine ulaşmayacağı, yaptıkları iyiliklerin ahirette bir yararının/sevabının olmayacağı, bu iyiliklerinin onların şirk ve küfürlerinin üstünü örtmeye yetmeyeceği ve sonuçta yaptıklarının Allah katında herhangi bir değerinin olmayacağı şeklinde anlaşılmıştır.

Özetleyecek olursak, Kur'ân sürekli hareket halinde olan insanın söz ve davranışlarını değerlendirerek, onu iyiye, güzele, doğruya, yararlıya yönlendirmiştir. Kur'ân, iyi, doğru, güzel, doğru ve yararlı işlerin tanım ve mükâfatlarını bildiren ayetlerle doludur. Kur'ân’ın salih amel dediği tüm bu güzellikler, aslında müslümandan sadır olması gereken davranışlardır. İslam, bu güzellikleri ibadet olarak niteleyerek, davranışlara manevi bir boyut kazandırır. Buna göre İslam insanının davranışlarında dünya ve ahiret, madde ve mana hep iç içedir. Salih amel, hem sahibinin, hem de başkalarının yararına olan doğru dürüst söz ve davranışların tamamıdır. Salih amelin karşılığı hem dünyada hem de ahirette sahiplerine ödenecektir. Elbette salih amellerin ahiret kazanımları dünyadaki kazanımlarından çok daha fazladır.

Bütün bu açıklamalarımızdan da kolayca anlaşılacağı üzere, biz müslümanları geri bırakan dinimiz değil; onu yanlış anlamamız ve onun ölçülerine bir bütün olarak sarılmamamızdır. Yoksa beşikten mezara kadar bilgilenmeyi ve çalışmayı öngören ve tüm güzel çalışmaları ibadet olarak değerlendirip karşılığında dünya ve ahiret ödülleri vadeden bir dinin sahiplerinin geri kalması düşünülemez. İslam, müslümanın hayatını 'zikrullah' ile 'fazlullah' arasında bir koşturmaca[26] olarak değerlendirmiş ve ona göre planlamıştır. Bir taraftan 'zikrullah'a (Allah'ı tanıyıp anmaya, O'nu her zaman hatırda tutup O'na göre yaşamaya) çağırmış; ardından da 'Fazlullah' diye adlandırdığı rızık talebine, dünya işine bizleri yönlendirmiştir. İslam’a göre müslümanın tam dinlenip istirahat edeceği yer cennettir. O, cenneti hak edinceye kadar koşturmak ve çalışmak borcundadır. Müslüman, kendisine emanet edilen zamanı yerli yerince ve en iyi şekilde değerlendiren kimsedir. İslam insanı hayırlı bir işte yorulur, bir başka hayırlı işte dinlenir. Nitekim Yüce Rabbimiz bunu şöyle belirtir: "Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş. Ve yalnız Rabbine yönel, Onu iste, O'ndan iste."[27] Kur’ân’ın muhataplarına düşen ise, onun mahiyetini ortaya koyduğu çalışma dinamiğini muhafaza etmek ve onu yaşatmaktır.

Kur’ân’ın ilk muhatabı ve onun ilk uygulayıcısı olan Hz. Peygamber kendisi, peygamber olmadan önce ve sonra hiç durmadan çalışmış, yararlı ve hayırlı işlerin adamı olarak bu dünyadan ayrılmıştır.

İnsanlığı doğrularla tanıştırma görevi ile insanlar arasından seçilen, rehber insanlar peygamberler davetlerinin karşılığı olarak insanlardan herhangi bir ücret / karşılık ne istemişler ve ne de beklemişlerdir. Onlar hep şu mesajı tekrarlamışlardır: "Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Âlemlerin Rabbine aittir."[28] Onlar kendi geçimlerini kendi el emekleri, göz nuru ve alın teriyle kazanmışlardır. Sözgelimi kaynaklarımız Hz. Âdem’in ziraatçı, değirmenci ve ekmekçi; Hz. Nuh'un gemici marangoz; Hz. Zekeriya'nın marangoz; Hz. Süleyman'ın zenbil-küfeci; Hz. Davut’un demirci; Hz. İbrahim'in elbiseci olduğunu söylerler.[29] Bu seçkin insanların bu farklı mesleklerde çalışmış olmaları, hem onların kendi hayatlarını kendi el emekleriyle kazandıklarını, hem de insanlığın yararına olan her mesleğin değerli ve onurlu olduğuna işaret eder.

Hz. Muhammed, Peygamberliğinden önce de sonra da durup dinlenmeden çalışan bir kimsedir. O, tüm diğer peygamberler gibi elinin emeği ile geçinen, insanların eline bakmayan, işini iyi yapan ve ölüm döşeğinde dahi işini bırakmayan bir peygamberdir. Peygamber olmadan önce çobanlık yapan Hz. Muhammed @, aynı zamanda iyi bir ticaret adamıydı. Hem de Mekke dışına da gidip gelen uluslararası bir tacir. O, altmış üç yıllık hayatını dolu dolu geçirmiş bir insandır. Bu sınırlı ömründe O, ne insanların haklarını görmezden gelmiş ve ne de Yüce Yaratıcıya karşı görevlerini aksatmıştır. O, gecesini gündüzünü insanlığın kurtuluşuna adamış bir güzel insandı. O, ömrünün son anlarında Suriye taraflarına göndermek üzere bir ordu hazırlamış ve ölüm döşeğinde o ordunun yola çıkıp çıkmadığını sorup duruyordu. Ve o, bu plan ve programları düşünürken Hakka yürüdü. O, salih amellerin, kutlu eylemlerin içerisinde bereketli bir hayat sürdü ve onların içerisinde iken bu dünyadan ayrıldı.

Tarih boyunca müslümanlar bu anlayışla durup dinlenmeden çalıştılar ve yeryüzünün en güçlü, en uzun ömürlü medeniyetlerini kurdular. Ne zaman bu anlayıştan uzaklaştılar, bu sefer de yeryüzünün en zelil toplumları oldular. İşte halkanın son örneği Osmanlı. Bir küçük beylikten cihan imparatorluğuna uzanan yolda koskoca bir medeniyet. Ama onlar devlet adamıyla, halkıyla hep çalışarak bu payeleri kazandılar. Bir kaç örnek verecek olursak, Osmanlı padişahlarından I. Mehmet yay kirişi yapardı, II. Mehmet iyi bir bahçıvandı, Yavuz ve Kanunî kuyumcu, III. Murat okçu idi. III. Ahmet ve II. Mahmut hattat idiler. I. Mahmut abanoz ağacından ve fildişinden kürdan yapardı. III. Osman marangoz, III. Selim tezyinatçı ve desenci idi. II. Abdülhamid de ince işlemecilik yapan bir marangozdu. Yaptığı eşyaları sattırıp ufak tefek ihtiyaçlarını giderdiği için kendisini yadırgayanlara I. Mahmut şöyle cevap veriyordu: "İnsanın alın teri dökerek kazandığının zevki başkadır. İçinde alınteri, göz nuru bulunan kazanç en helal kazançtır. Onun tadı, beti bereketi bir başkadır."[30]

Bir aslanın artıklarıyla beslenen topal tilkiyi görüp Allah tilkinin bile rızkını ayağına getiriyor, o halde çalışmaya ne hacet deyip yatan adama şairimiz şöyle seslenir:

"Dolaş da yırtıcı aslan kesil, behey miskin!

Niçin yatıp kötürüm tilki olmak istersin?

Elin kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak!

Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.

...

Ömer, tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi..

Ne yaptı 'Biz mütevekkilleriz' diyen kümeyi?

Dağıttı kamçıya kuvvet, 'gidip ekin!' diyerek.

Demek, tevekkül eden, önce mutlak ekecek.."[31]

Sonuç olarak Kur’ân’ın öngördüğü çalışma, bilinç temeli üzerine dayanan, kişinin hem kendisine ve hem de başkalarına yararı olan, insanı iki dünyada da değerli ve mutlu kılan, gönül, beyin, dil ve diğer organlardan sadır olan eylemlerin tümüdür. Kur’ân’ın hedeflediği İslam insanı, hep hayır ve güzelliklerin adamı olan, dünya ve ahirette güzelliklere talip olan kimsedir. İslam insanı, hayır ve güzelliklere karşı doyumsuz olan bir ruha sahiptir.

İslam, insana sürekli çalışmayı emrediyor, ondan verimli bir çalışma istiyor. İlahî yasa, çalışanın dünya ve ahirette kazanacağını vaat ediyor. Hal böyle iken müslümana düşen, hayatı ve dünyayı boş vermeyi bırakmak, eksik ve yanlış kader ve tevekkül anlayışlarından kurtulmak; mirasyediliği terk edip çalışmak, üretmek ve kazanmaktır.

Son sözü yine şaire bırakıyoruz:

"Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hükmüne ram ol!

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol."[32]


 


[1]  55 Rahman 29.

[2] 36 Yasin 40.

[3]  "İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur?" 53 Necm 39.

[4]  Mehmet Akif, Safahât, DİB Yayınları, Ankara 1992, s, 21.

[5]  "And olsun Allah yolunda koştukça koşanlara.." 100 Adiyat 1.

[6]  18 Kehf 7.

[7]  67 Mülk 2.

[8]  34 Sebe 10-11.

[9]  28 Kasas 76-77.

[10]  37 Saffat 60-61.

[11]  3 Alu Imran 195, 4 Nisa 124.

[12]  18 Kehf 30.

[13]  33 Ahzab 70-71.

[14]  3 Alu Imran 30.

[15]  2 Bakara 62; 5 Maide 69.

[16]  41 Fussılet 46; 45 Casiye 15.

[17]  99 Zilzal 7-8.

[18]  3 Alu Imran 136.

[19]  10 Yunus 81.

[20] 14 İbrahim 18.

[21]  25 Furkan 23.

[22] 2 Bakara 217; 3 Alu Imran 22; 9 Tevbe 17, 69.

[23] 18 Kehf 103-106.

[24] 7 Araf 8-9. Ayrıca bkz. 23 Müminûn 102, 101 Karia 6.

[25] 18 Kehf 46; 19 Meryem 76.

[26]  Bkz. Bkz. 62 Cuma 9-10.

[27] 94 İnşirah 7-8.

[28] 26 Şuara 109, 127, 145, 164, 180.

[29] Bkz. Abdullah b. Mahmud el-Mevsılî, el-İhtiyar, İstanbul, 1980, IV, 170.

[30] Bkz. M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslam Ahlakı, İstanbul, 1980, s, 329-330.

[31] Mehmet Akif, Safahât, DİB Yayınları, Ankara 1992, s, 221.

[32] Mehmet Akif, Safahât, s, 392.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile