Yeni Ümit


Prof. Dr. Ali AKPINAR*

Problem: Müslüman bir beldede, Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmek; İslâm olmayan bir beldede ve Müslüman olmayan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmeye göre bir imtiyaz mıdır?

İslam'la tanışan ve yeniden İslâm'a dönen kimselerin hayat hikayelerinde, onların bir rüya, bir olay yahut farklı bir kişiyle karşılaşıp, onların uyarılarıyla Müslüman olduklarını duyarız. Onların karşılaştıkları bu şeyler onlar için bir ayrıcalık mıdır? Bu gibi şeylerle karşılaşmayan insanların ne suçu var? Benzeri şeylerle onlar da karşılaşsalar, belki onlar da doğru yolu bulacaklar, ve benzeri sorular..

Bu yazımızda sık sık gündeme getirilen bu sorulara Kur'ân ayetleri ışığında cevaplar aramaya çalışacağız. Bu arayışta, oldukça çetrefilli olan ve tartışılması yasaklanan[1], ama bir türlü insanın düşünüp soru sormaktan kendini alamadığı kader konusunu bir bütün olarak ele alacak değiliz. Belki sadece yukarıdaki sorular çerçevesinde, konunun bazı noktalarına deyinerek bir fikir jimnastiği yapmış olacağız. Bu denememiz ile, kader konusunun yanlış anlamaya açık, ayakları kaydıran, çetrefilli bir konu olması yanında, tamamen anlaşılmaz bir mesele olmadığını da ortaya koymaya çalışacağız. Şunu da hemen belirtelim ki, kader konusu tafsilat ve teferruatıyla incelenip kavranabilecek bir konu değildir.. Kainat, sırlar ve meçhuller alemidir.. Kader, insanoğlunun bu sırlar ve meçhuller karşısındaki bilgisinin sonlu ve sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır.. İnsan ilminin sınırı ve sonlu oluşu, sırlar ve bilinmezler karşısında aciz kalışına sebep olmaktadır. Dolayısıyla insan, Allah kadar ilim sahibi olmadığı sürece -ki buna imkan yoktur- kadere inanmaya mecbur olacaktır.[2]

Müslüman Bir Ailenin Çocuğu Olarak Dünyaya Gelmiş Olmak Nimetlerin En Büyüğüdür

Her şeyden önce şunu teslim etmemiz gerekir ki, Müslüman bir beldede, Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmek, büyük bir nimet ve ilahi bir lütuftur. Bunun kadr ü kıymetini bilmeli ve nimet sahibine karşı şükrümüzü eksiksiz olarak yerine getirmeye gayret etmeliyiz. Bu konuda Kur'ân şöyle buyurur: "Hatırlayın ki Rabbiniz size: 'Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti'."[3] "Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir."[4] Nimete şükür, nimet sahibini tanımak, nimetin nimet olduğunun farkına vararak onun kıymetini bilmek, nimeti sahiplenip onu nimetin asıl sahibinin istekleri doğrultusunda kullanmak, nimet sahibine hal ile olduğu gibi kâl (dil) ile de çokça hamd ü senalar etmekle olur. Bir de sahip olduğumuz nimetlerin elimizden alınıvereceğini, yahut bizlere hiç verilmemiş olabileceğini düşünerek bu sayılanları en güzel bir biçimde yerine getirmeliyiz. Nitekim Kur'ân'da nimetlerin elimizden alınıvereceğini hatırlatarak bizleri şükre davet eden pek çok ayet vardır. Onlardan bir kaçı şöyledir:

"Dilesek onların gözlerini büsbütün kör ederdik. O zaman doğru yolu bulmaya koşuşurlar, ama nasıl göreceklerdi? Eğer dilesek oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye!"[5]

"De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka size bir ışık getirecek tanrı kimdir? Hala işitmeyecek misiniz? De ki: Söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek tanrı kimdir? Hâla görmeyecek misiniz?"[6]

"De ki: Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?"[7]

Ayetlerde sağlık, gece, gündüz ve su gibi en temel nimetlerin elimizden alındığı zaman, içerisine düşeceğimiz durumların vahametine vurgulu bir biçimde dikkat çekilmektedir.

Burada göz ardı edilmemesi gereken bir husus da şudur: Müslüman bir toplumda dünyaya gelmiş olmak büyük bir nimettir dedik. Bu nimeti veren Yüce Allah'tır. Yukarıdaki ayetlerde geçtiği üzere Yüce Allah ise, nimetlerini hak edip kıymetini bilenlere nimetlerini artıracağını haber vermiştir. O halde Müslüman bir toplumda/ortamda doğan kimse, bu nimeti hak etmiştir. Peki neyle? Bu sorunun cevabını şöyle verebiliriz: İnsan, kendi içinde bir bütünlük arz ettiği gibi; insan cinsi içerisinde de bir bütünün parçasıdır. Onun fiziğinin oluşmasında anne- babasının etkisi ve katkısı vardır, onlardan almış olduğu genler onun sağlıklı bir şekilde ve sahip olduğu özelliklerde dünyaya gelmesini sağlamıştır. Tıpkı bunun gibi, anne ve babanın ruhi ve manevi durumları da çocuğun ruhi yönünün belirlenmesine etki edebilir. Elbette bunda etkileyenler öncelikle sorumludur. Örneğin bir kâtilin yargılanmasında kâtilin cezası ayrıdır, onu suça azmettirici olanların cezası ayrıdır. İlki suçu işlediği için, ikincisi ise suça azmettirdiği için cezalandırılır. Nitekim İslam, kişilikli çocukların yetişmesinde eş seçimine, ana-babanın ve çocuğun anne kamına düşmeden önce ve sonra helal gıdalarla beslenmenin gereğine, doğumdan sonra onun ilk duyacağı seslere (ezan ve kamet), çocukluk yıllarında duyacağı seslere, ona sunulacak güzel örneklere ve onun için yapılacak hayır dualara büyük önem vermiştir. Bunların hepsinin çocuğun kişiliğinin oluşmasında etkisi var demektir. Nitekim pek çok seçkin insan gibi Hz. İbrahim peygamber de, zürriyetinin de Salih Müslümanlardan olması için dua etmiş[8], Peygamberimiz de kendisinin "Dedesi İbrahim'in duası, Hz. İsa'nın müjdesi ve anası Amine'nin rüyası"[9] olduğunu belirterek bu gerçeğe işaret etmiştir. Dolayısıyla insan cinsinin bir parçası olarak dünyaya gelen kişinin, yetişeceği ortamın belirlenmesinde, ona o ortamı hazırlayanların katkısı da vardır. Anne baba çocuğun bir parçası, çocuk da onların bir parçasıdır, işte ortamın hak edilmesinde parçaların etkisi ve katkısı da vardır, bu etki ve katkıda bulunanlar da ona göre sorumludurlar. Genel olarak iyi aile çocukları iyilerden; kötü aile çocukları da kötülerden olmaktadır. İstisnaların arka planında ise yine kişilerin ihmali yatmaktadır. Muhtemelen Hz. Nuh'un inanmayan oğlunun inkarcı olmasının ardında, peygamber olan babasının olmasa bile oğlunun kendi kusuru, inanmayan annesinin ve çevresinin etkisi vardır.

İnsanlara Farklı Konumlar Biçen Yüce Yaratıcıdır:

Yüce Rabbimiz erişilmez güç ve kudret sahibi olup dilediği her şeyi yapmaya ve istediği gibi takdir etmeye kadirdir. Bir adı da Hakîm olan Yüce Rabbin tüm yaptıklarında sayısız hikmetler vardır. Biz bu hikmetlerin kimini bilebiliriz, kimini ise bilemeyebiliriz. Ama şunu iyi bilmeliyiz ki O, tüm yaptıklarında, plan ve takdirinde asla sorgulanamaz ve yargılanamaz. Beni neden yarattın? Beni neden bu dönemde yarattın da şu dönemde yaratmadın? Neden beni bu ana babanın çocuğu olarak yarattın da şu özellikte bir ana babanın çocuğu olarak yaratmadın? Niçin beni kız olarak dünyaya getirdin de erkek olarak getirmedin? Bu ve benzeri sorular, O'nun Ulûhiyetine müdahaledir. Elbette O bir yaratıcı olarak dilediği her şeyi dilediği gibi planlayıp yapandır. "Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır."[10] "Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir."[11] O'nun yaptıklarından sorgulanamaması, O'nun anlamsız ve yersiz şeyleri yapmış olması anlamına da gelmez. Elbette O, her şeyi en güzel, en mükemmel ve yerli yerince planlar, yapar ve yaratır. Nitekim O'nun yaratıklarına şöyle bir baksak, onlarda bir eksiklik, bir anlamsızlık, bir tutarsızlık bulmamız, şu şöyle olsaydı daha iyi olurdu dememiz asla mümkün değildir. "O ki, birbiri ile uyumlu yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah'ın yarattığında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) aciz ve bitkin halde sana dönecektir. "[12]

Buna göre insanların hangi çağda ve hangi şartlarda dünyaya getirileceklerini belirleyen ve planlayan da O'dur. O'nun her yaptığında olduğu gibi, bunda da sayısız hikmet vardır. Ve O'nun her yaptığı anlamlı ve yerinde olduğu gibi, bu da anlamlı ve yerindedir. Öte yandan Müslüman bir beldede, Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen kimselerin hepsi Müslüman yahut iyi birer Müslüman olmamakta; Müslüman olmayan bir beldede ve Müslüman olmayan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen herkes de kafir olmamaktadır. Bunun, Kur'ân'da sayılan tarihî örnekleri vardır: İblis, olumsuz bir çevre ile karşılaşmadığı, üstelik Yüce Allah'ın pek çok nimetlerine yakından tanık olduğu halde O'na başkaldırıp şeytan olabilmiştir. Hz. Adem ve Hz. Nuh peygamberin oğullarından biri, Hz. Nuh ve Hz. Lut'un hanımları, peygamber kocalarına ve dolayısıyla Yaratıcıya başkaldırabilmişlerdir. Toplumunun ve ailesinin putperest olmasına rağmen Hz. İbrahim, putlara tapmaktan kendini koruyabilmiştir. Firavun'un sarayında yetişen bir kişi ile Firavun'un bizzat karısı Müslüman olabilmişlerdir. Son olarak Peygamberimiz zamanında yaşayıp onun çağrısını duyan pek çok kişi ona inanırken; yine aynı dönemde yaşayıp onun çağrısını duyduğu halde ona inanmayan kimseler olmuştur. Demek ki Müslüman bir çevrede yetişmiş olmak Müslüman olmak için yegane sebep; Müslüman olmayan bir çevrede yetişmiş olmak da kafir olmak için tek neden değildir.

Yüce Allah Ezeli İlmiyle Kullarının Ne Olacağını Bildiğinden Onların Kaderini Önceden Belirler:

Kullarından dilediğini hidayete erdiren de, saptıran da Yüce Allah'tır. Yüce Allah'ın erişilmez gücünü anlatan bu Kur'ânî ilke[13], Allah Teâlâ'nın kulları üzerinde baskı kurup onlara hiçbir şekilde dileme güç ve yetkisi vermediği anlamına gelmez. Belki her şeyin belli bir plan ve program dahilinde olduğu anlamına gelir. Yüce Yaratıcı, ezelî ve erişilmez ilmi ile kimin hidayet ve sapıklığa layık olduğunu iyi bilir ve O'na göre de hidayete layık olanı ona, sapıklığa yaraşanı da ona yöneltir. Hidayet dileyene o yolu kolaylaştırır, sapıklığı dileyene de o yolun önünü açar. Nitekim bir hadiste "Allah Teâlâ bir kulun hayrını diledi mi, onu ölümden önce salih amel işlemede muvaffak kılarak istimal eder" buyurulmuştur. Kendisine 'Allah onu nasıl istimal eder' diye sorulunca da "Ölümden önce ona, salih amel işleme imkanı tanır" demiştir.[14] Elbette O, kime hayır dileyeceğini iyi bilir. Şerre yönelen, batıla şartlananlara hayır dilemez asla. Yüce Rabbimizin dünya ve Ahirette rahmetine ve lanetine müstahak olanlar bellidir. Pek çok ayet ve hadiste bunlar açıklanmıştır.

Yüce Allah, Herkese Yöneldiği Şeyi Kolay Kılar:

Bu konuda Kur'ân'da şöyle buyurulmuştur: "Herkesin yöneldiği bir yöneti vardır. Siz hayır işlerinde yarışın.."[15] "Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız). Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız. Düştüğü zaman da mal kendisine hiç fayda vermez."[16] Ayetler, insanlara iyilik ve ihsanda bulunan, Yüce Allah'a karşı sorumluluklarının farkında olarak O'ndan sakınan ve tevhidi, Allah'ın kendisine bahşettiği nimetleri, salih amelleri, cenneti doğrulayıp tasdik eden kimseye hidayet yolunun kolaylaşacağını haber veriyor. Aynı şekilde hayır ve iyilikler konusunda cimri olan, Rabbine karşı kendini yeterli görüp tevhidi, Ahireti yalanlayan kimseye de sapıklık/şer yolunun açılacağını bildirmektedir.[17] Nitekim Allah katında cennetliklerin ve cehennemliklerin belli olduğunu söyleyen Peygamberimize "0 halde amel etmek niye?" diye soranlara O, şöyle cevap vermiştir: "Siz çalışıp gayret etmeye devam edin, çünkü herkes ne için yaratılmışsa o, ona kolaylaştırılır. Cennetlik olana, cennetliklerin ameli kolaylaştırılır; cehennemlik olana da onların ameller kolaylaştırılır."[18]

Peygamberimize hitaben gelen bir ayette de şöyle buyurulur: "Şüphesiz Allah, açığı da gizleneni de bilir. Seni en kolaya muvaffak kılacağız. O halde eğer öğüt fayda verirse öğüt ver."[19] Elbette Peygamberimiz, Allah tarafından seçilmiş bir seçkin kişidir. Ama aynı zamanda o, Peygamber olmadan önce sergilediği kırk yıllık hayatıyla peygamber olarak seçilmeyi görevlendirilmeyi hak etmiş biridir. İşte onun sahip olduğu bu güzellikler, Yüce Mevla'nın lütuf ve rahmetiyle birleşmiş ve onu peygamberliğe taşımıştır.

Şu ayet ise genel olarak herkese yöneliktir: "Kim Allah'tan sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir."[20] Demek ki Yüce Allah, kendine karşı yükümlülüklerinin bilincinde olarak, kendisini hesaba katarak yaşayan kullarına yöneldikleri her türlü hayır işinde kolaylıklar ihsan edecektir. Nitekim tarih boyunca bu, hep böyle olmuştur. En olumsuz şartlarda bile, gerçeği arayan, yönelen hakikat sevdalılarının önüne hayır kapıları açılmış, onlar hayırlar ve hayırlı kimseleri e karşılaşarak hep hayra eren kimseler olmuşlardır.

İnsanların Farklı Konumlarda Olması İmtihanın Ve Onlara Verilen Özgürlüğün Bir Gereğidir:

Yüce Rabbimiz isteseydi, tüm insan ve cinler tevhid üzere olur, hiç kimse O'na baş kaldıramaz ve O'nu inkar edemezdi. Ama O, kullarını imtihan etmek istemiş ve bu imtihanın tabii bir gereği olarak da onlara irade/dileme yetisi vermiş ve insana verdiği bu dileme gücü kadar onu sorumlu kılmıştır.

Dolayısıyla insan, yapıp ettiklerinden öncelikle kendisi sorumludur. İnsanın doğru yolu bulmasına yardımcı olan ana-baba-çevre ve benzerleri, sevaba nail olurlar, ama bu onun sevabından bir şey eksiltmez. Aynı şekilde insanın yoldan çıkmasına önayak olan ana-baba-çevresi de günah kazanırlar, ama bu, yoldan çıkan insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz ve onu masum hale getirmez. Şimdi şu ayetleri dikkatlice okuyalım: "Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlarda) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeylerin gerçek tarafını) O haber verecektir."[21] "Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onlar hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma!"[22] "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, ­inanmaları için insanlar zorlayacak mısın?"[23] "Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, 'Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım' diye benden kesin söz çıkmıştır."[24] Bu ayetler, her şeyin Yüce Allah'ın izni ve iradesiyle olduğunu açıklamaktadır. Evet O'nun izni olmadan hiç kimse O'na karşı gelemez, O'na karşı bir densizlik de yapamaz. Ama O, şirke-küfre-batıla şartlanmış ve saplanmış olan iman ve İslam'a layık olmayan kimseleri de zorla iman ve İslam'a sokmaz. Bu imtihanın bir gereğidir. Yüce Allah'ın müşriklere, kafirlere ve münkirlere bu fırsatı tanıması, şirke-küfre ve inkara razı olduğundan değildir elbet. Fakat onlar bunu istemişler, diretmişler, hak etmişler; O da onlara bu konuda fırsat tanımıştır. Bu yüzden onlar, yaptıklarının sonucuna katlanacaklardır.

Yüce Mevla ezelî ve ebedî ilmi ile kimin neyi hak edeceğini, kimin neye layık olduğunu bilir. "Hiç yaratan yarattığını bilmez mi? Elbette O, her şeyi bilen, tüm inceliklere muttali olandır.[25]  Buna göre O, herkesi layık olduğu/olacağı şeye göre ve ona uygun şartlarda yaratır. İslam beldesinde doğup büyüyenlerin Müslüman olacaklarını, Müslümanlığa layık kimseler olduklarını bildiğinden O, onlara İslam beldesinde yetişme imkanı sağladı. Ötekilere ise bu imkan sağlanmadı. Sağlansaydı da zaten bir şey değişmeyecekti. Ama diyelim ki, Müslüman olmayan bir beldede yetişen bir kimse, Müslümanlığa layık ve yatkın biri ise, o kimse bulunduğu şartlarda da Müslüman olabilir ve onun sevabı katlanır. Nitekim küfür diyarında Müslüman olan ve Müslümanlıklarını güzelleştiren pek çok insan vardır. Tıpkı bunun gibi, Müslüman bir beldede yetiştiği halde İslam'a yatkın ve layık olmayan biri de, dinin dışında bir kimse olabilmekte, küfür ve inkarda ileri giderek günahını artırabilmektedir:

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Günümüzde yaşayan bir kişinin, Allah katındaki değeri neyse, o kişi Hz. Peygamberin Saadet çağında yaşamış olsaydı yine aynı değer ve derecede olacaktı. Sözgelimi günümüzde iyi bir Müslüman kimliği sergileyen kişi Saadet Çağında yaşasaydı Ebu Bekirler halkasına; günümüzde azgın bir inkarcı olan kişi de, Hz. Peygamber döneminde yaşasaydı Ebu Cehiller kervanına katılırdı. Bir kişi kadın olarak dinde nereye gelmişse, erkek olsaydı geleceği yer yine aynı olacaktı. Fakir bir kimsenin, o şartlarda geldiği dini seviye; zengin olsaydı geleceği seviyeden farklı olmayacaktı.

Her insan gerçeğe/doğruya yatkındır:

Burada bilinmesi gereken bir başka husus da her insan doğuştan öncelikli olarak hak ve hakikate meyilli ve yatkındır. Şerre meyil ve yatkınlık sonradan kazanılan bir şeydir. Sonuçta elbette hayıra yatkınlık da şerre yatkınlık ta insanın genlerine yüklenmiştir.[26] Firavun olmak da, Firavun olmamaktan ve Firavun1a mücadele etmekten daha kolay değildir. Bu konuda Peygamberimiz "Her doğan fıtrat üzere doğar, sonra onu anası babası Yahudileştirir, yahut Hıristiyanlaştırır, yahut Mecusileştirir, ya da yaratılışı üzere kalarak Müslüman olur"[27] buyurmuştur. Kur'ân ise aynı konuya şöyle açıklık getirir: "Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanlar hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yarattığında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.[28] Bunun için de kişinin yetiştiği yerin olumsuz şartları, ana-baba ve çevresinin onu inkara çağırması, onun için geçerli bir mazeret değildir. Yine kişinin iyiye/güzele yönelmesi, hak ve hakikati seçmesi hem kendi yararınadır, hem de başkalarının ve sonrakilerin yararınadır. İnsanın yaptığı yapacağı her iyilik ve güzellik, yenil başka iyilik ve güzelliklere kapı aralar. Nitekim Cahiliyye döneminde yaptıkları iyiliklerin kendilerine bir faydasının olup olmadığını soranlara Peygamberimiz şöyle cevap vermiştir: "Kim bilir belki de sizin İslam olmadan önce yaptığınız iyilikler, sizin Müslüman olmanızı sağlamıştır. Sen geride bıraktığın hayırlar üzere Müslüman oldun."[29] Yine Peygamberimiz İslam'dan önceki insanları değerlendirirken şöyle buyurmuştur: "Onların Cahiliyye döneminde hayırlı olanları, anlayış sahibi olup Müslüman oldukları takdirde İsIamî dönemde de hayırlı kimseler olurlar."[30] Onun için biz hep iyiye/güzele yönelmeli, hep iyilik ve güzelliklerin adamı olmalıyız. Yaptığımız en küçük bir iyilik ve kötülüğün mutlaka karşılığını göreceğimizin bilincinde hep iyiliklere yönelmeli ve her çeşit kötülükten kaçınmalıyız. Unutmayalım ki, bir zamanlar İslam beldesi olan nice yerler, o yerlerde yaşayanların içerisinde bulundukları bu nimetlerin kadr ü kıymetini gereği gibi bilmemeleri yüzünden küfür diyarı olmuş, o beldelerde Müslüman anne-babaların çocukları gayri Müslim ana baba haline gelmişlerdir. Bütün bunlar insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden olmuştur. Yoksa küfür ve inkara razı olmayan, kuluna bunları yakıştırmayan, kulunun hep hayrını isteyen Yüce Allah asla kullarına haksızlık etmez, ama kullar kendi kendilerine yazık etmişlerdir.

İnsan Kendisine Verilen İradesi Kadar Sorumludur:

Kader dediğimiz planın kalın çizgilerini Yüce Yaratıcı çizer, O tüm her şeyi kapsayan, zaman ve mekanı kuşatan ilmiyle onu planlar. Kaderin ince rötuşlarını ise insan çizer. Kül1î irade ve cüzî irade ayırımı, Yaratıcının iradesiyle insanın iradesi karşılaştırıldığında ortaya çıkan bir sonuçtur. Yani insanın iradesi, Yüce Yaratıcının iradesi karşısında cüzîdir, sınırlıdır, küçüktür ve O'nun kapsamlı iradesine bağlıdır. Ama bu, insanın yapıp ettiklerinde hiç gücü yoktur, yahut son derece zayıf-sönük bir gücü vardır anlamına gelmez. Elbette insan kendisine verilen aklıyla yapıp edeceklerini belirler, tayin eder ve karar verir. Sonra da yine kendini verilen güçle onları bizatihi kendisi yapar ve sonuçlarına da kendisi katlanır. İnsan kendisine verilen irade, güç oranında yapıp ettiklerinden sorumludur. Yüce Allah onu, sahip olduğu imkan ve fırsatların ötesinde bir güç ve kudretten dolayı yargılamaz. "Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde sorumlu tutar. Herkesin kazandığı (hayır) kendi yararına, yapacağı (şer) de kendi zararınadır."[31]

Özetleyecek olursak, insanın dinini seçmesinde en önemli etken kendisidir. İnsan akli ve ruhi donanımıyla kendi kararını kendi verir, kendi yolunu kendisi seçer. Anne baba, çevre (arkadaş, toplum) da insanın inancını belirlemede etkili olan ikincil etkenlerdir. Onlar da yönlendirdikleri kişilerin iyi yahut kötüyü seçmelerinde, etkinlikleri kadar sorumludurlar. Onların sorumlu olmaları, onlardan etkilenen kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Şöyle ki eğer insan isterse, kendi ruhî ve aklî yetkinliği ile bu ikincil etkenleri aşabilir ve onları devre dışı bırakabilir. Nitekim bunun, insanlık tarihinde, olumlu olumsuz pek çok örnekleri vardır. İşte insanın kendi arayış, istek ve yönelişindeki samimiyet ve iyi niyet, onun doğrularla kolayca tanışması ve onların gereğini yapmasına imkan sağlayacak şartları oluşturmakta, kişileri karşısına çıkarmakta, imkanları ona vermektedir. Yani gidişatı insan hak etmekte, Yüce Allah da ona göre yaratmaktadır. O'nun, olacakları önceden bilip planlaması, O'nun engin ilmi ve erişilmez kudretiyle alakalıdır. Yoksa bu bilme ve planlama, kullar üzerine baskı kurma ve onların özgürlüklerini sınırlamak demek değildir.

Sonuç olarak bir takım mazeretlere sığınarak Yüce Rabbe yaraşır kulluktan kaçmaya çalışmayı bir kenara bırakmalı, içerisinde bulunduğumuz İslam nimetinin kıymetini bilerek Müslümanlığımızı güzelleştirmeye gayret etmeliyiz. Yapıp ettiklerimizde sadece kendimizden ibaret olmadığımızı; sergilediğimiz söz ve davranışların kendi geleceğimiz ve kendi neslimiz başta olmak üzere, başkalarını da etkileyeceğini, bu etkileme oranı kadar sorumlu olacağımızı unutmamalıyız. Tamamen Yüce Allah'ın tayin ve takdirine kalmış olan sınav zaman ve mekanını seçme yetkisine müdahale ederek Yüce Yaratıcıyı sorgulamayı, suçları O'na atmayı terk ederek, O'nun huzuruna çıkarılıp sorgulanacağımız güne hazırlanmalıyız. İşte ancak o zaman sahip olacağımız doğru ve sağlıklı kader anlayışı/inancı, bizi daha iyi ve daha güzelin adamı olmaya sevk edecek; bize ihmalimiz yahut imtihanın gereği olarak karşılaştığımız kimi olaylara dayanma ve onları hayra yorma gücü verecektir.

 


* C.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi e-mail:Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

[1] Peygamberimiz, kader konusunda bilgisizce ve bir delile dayanmadan tartışanlara şöyle çıkışmıştır: "Siz bununla mı emrolundunuz, ben size bunun için mi gönderildim. Sizden öncekiler, bu işte tartışmaya girdiklerinde helak olmuşlardır. Ben size, bu işte tartışmamanızı emrediyorum." Tirmizî, Kader 1 (2216)

[2] Bkz. Süleyman Uludağ, Taftazânî/Kelam ilmi ve İslam Akâidi, s, 242.

[3] 14 İbrahim 7.

[4] 4 Nisa 147.

[5] 36 Yasîn 66-67.

[6] 28 Kasas 71-72.

[7] 67 Mülk 30.

[8] 2 Bakara 128.

[9] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 174.

[10] 11 Hud 107; 85 Buruc 16.

[11] 21 Enbiya 23.

[12] 67 Mülk 3-4.

[13] Bkz. 12 Rad 27; 14 İbrahim 4; 35 Fatır 8; 74 Müddessir 31.

[14] Tirmizî, Kader 8 (2229)

[15] 2 Bakara 148.

[16] 92 Leyl 5-11.

[17] Bkz. İbn Kesir, Tefsîr, IV, 518.

[18] Bkz. İbn Kesir, Tefsîr, IV, 518-519.

[19] 87 A'la 7-9.

[20] 65 Talak 4.

[21] 5 Maide 48; 11 Hud 118; 16 Nahl 93; 42 Şura 8.

[22] 6 Enam 35, 107, 112, 137.

[23] 10 Yunus 99.

[24] 32 Secde 13.

[25] 67 Mülk 14.

[26] "Yüce Allah, her nefse iyiliği de kötülüğü de yüklemiştir." 91 Şems 8.

[27] Buhari, Cenaiz 80; Tefsir 30/1; Kader 3; Müslim, Kader 22-24; Ahmed, II, 270, 315, 346.

[28] 30 Rum 30.

[29] Buharî, Edeb 16, Zekat 24, Buyu' 100, Itk 12; Müslim, İman 194-196; Ahmed, III, 402, 434.

[30] Buharî, Enbiya 8, 14, 19, Menakıb 1, Tefsir 12/2; Müslim, Fedail 168, 199.

[31] 2 Bakara 286.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile