Diyanet

Giriş

Bugün insanımızı yakından ilgilendiren önemli sorunların başında, tıp ve din hizmetleri, yani beden ve ruh sağlığı konusunda yetkin olmayan hemen herkesin kendini söz söyleme noktasında görmesi gelmektedir. Sözgelimi, bir mecliste böbreğinizin taş yaptığını söylemeye görün, orada bulunanların pek çoğundan farklı ilaç ve öneri alabilirsiniz. Belki de en son konuşanın orada bulunuyorsa bir doktor olduğunu görürüz. Bir de orada doktor yoksa reçete önerenlerin sayısı daha da artacaktır.

Aynı şekilde dini bir mesele gündeme getirildiğinde, ‘Ben hoca değilim ama, bu bence şöyle olmalıdır..’ gibi cümleleri sıkça duyabiliriz. Pek çok yerde muhtar yahut yaşlı bazı kimselerin cami görevlisi başta olmak üzere cami içerisindekilere hükmettiği de bir gerçektir. Kültürümüzde, Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder, sözü yaygın olarak kullanıldığı halde insanlar birbirlerini candan ve dinden ettirmeyi sürdürmektedirler.

Bize göre bunun en başta gelen sebebi her iki alanda da yeterli sayı[1] ve yetkinlikte doktor ve din hizmetlisinin bulunmayışıdır. Sayıları yüz bine yaklaşan din hizmeti verenlerimizin bulundukları yerlerde etkin olamamasıdır. Din hizmetlisi yetiştiren kurumlarımızın halkın ihtiyacını karşılayacak sayı ve düzeyde yetkin eleman yetiştirdiği söylenemez. Bu problemin aşılması için gerekenler yapılmalıdır. Bu konuda her konumdaki herkese büyük sorumluluklar düşmektedir.

Din hizmeti alanının çok yönlü olarak cazip hale getirilmesi ile bu alana daha yetkin insanların kazandırılması sağlanacaktır. Ancak ideal anlamda bu hedefe doğru gidilirken, halen din hizmeti veren mevcut elemanların sebep oldukları aksaklıkların arka planında var olan eksikliklerin tespiti ve bunların giderilmesi de kaçınılmazdır. Çeşitli mazeretlere sığınarak sızlanmayı bir kenara bırakarak en verimli, etkili, sağlıklı, sürekli ve kalıcı hizmetler yapabilmek için öncelikle yapılması gerekenlerin tespiti gerekmektedir.

Bugün cami merkezli olarak din hizmeti verenlerin çoğunda ilk bakışta bilgisizlik/ yetersizlik/ yüzeysellik/ bilgiyi içselleştirememe/ iyi örnek olamama/ temel kaynaklardan yoksun olma/ halktan kopuk olma gibi sorunlar göze çarpmaktadır.

Her şeyden önce din hizmeti veren bir kişi olarak misyonumuz, vizyonumuz ve sorumluluklarımız nedir? Bizlerden kim ne bekliyor? Beklentilere yeterli cevap verebiliyor muyuz, veremiyorsak neler yapmalıyız? Özet olarak söylemek gerekirse bu konuda Yüce Yaratıcıya karşı sorumluluklarımız, kendimize karşı sorumluluklarımız ve başkalarına karşı sorumluluklarımız nelerdir?

Tebliğde, bu ve benzeri sorulara cevaplar arayacak, özellikle cami merkezli din hizmetlerinde karşılaşılan sorunların tespiti yapılacak ve bunlar için pratik çözümler ortaya konulmaya çalışılacaktır. Cami görevlileri yetiştiren kurumların      sık sık program değiştirilmesinin ve yeniden yapılandırmaların getirdiği olumlu yanlar yanında; doğurduğu sakıncalar düşünülerek biz burada cami görevlilerini yetiştiren İ.H.L, İlahiyat Fakültelerine düşen sorumluluklardan ziyade, bu kurumların mevcut statüleri göz önün bulundurularak mevcut yüz bine yakın personelin iyileştirilmesine yönelik tespit ve tekliflerde bulunacağız. Zira mevcut statüye göre de yetkin elemanlar yetişebilmekte ve etkin görevler yapabilmektedirler. Mevcut elemanların tekrar bu kurumlara gönderilme imkanı yoksa bunların görevlerine devam ederken eğitilmesi, eksikliklerinin giderilmesi söz konusu olacaktır.

Aksaklıkların tespitinde, sonuçları her zaman tartışmalı olan anket usulü çalışmalar yerine, bu hizmetlerin içerisinde bulunan birisi olarak kendi tecrübe ve birikimlerimiz ile halen bu görevi sürdürenlerle kesintisiz olarak devam eden birlikteliğimiz etkili olmuştur. Tespitlerimizi Kur’ân-Sünnet bütünlüğü içerisinde değerlendirip pratik çözümler önermeye gayret ettik. Zira olaya farklı disiplinlerin kendi bakış açılarıyla ortaya koyacakları tespit ve çözüm yolları problemlerin çözümüne katkı sağlayacaktır.

A. DİN GÖREVLİSİNİN KİMLİĞİ

Sözlükte şahsiyet/kimlik, bir ferdin kendine has görünüş, duyuş, düşünüş ve davranışlarının tamamı diye tanımlanmıştır.[2] Kimlik, kişilerin, grupların veya toplulukların ‘kimsiniz, kimlerdensiniz?’ sorusuna verdikleri cevaptır. Kişinin, başkalarıyla ilişki sırasında kendini tanımlamasını sağlayan kimlik, aidiyet esasına dayalı bir kavramdır. Kişilik, kişinin dışardan görülen halidir. Kimlik ise, insanın kendisini nasıl algılayıp kiminle özdeştirdiğine göre anlam kazanan bir olgu ve değerdir. Aynı şekilde imaj, varlığın dışardan algılanması, kimlik ise, varlığın kendi kendisini tanımlamasıdır. Kısaca kimlik, insanın kimlerden olduğunu ve kimlerden olmadığını özgürce ifade edebilmesidir.[3]

Müslümanım Elhamdülillah. İbrahim Milletindenim, Muhammed Ümmetindenim gibi ifadeler, öteden beri kullanılan ve bizim üst kimliğimizi seslendiren cümlelerdir. İnsanı ve davranışlarını değerlendiren Kur’ân ayetleri, mümin-müslim-müttakî-salih gibi kavramlarla yetiştirmek istediği kimlik tipini tanımlarken; müşrik-kafir-münafık-fasık-facir gibi kavramlarla insanları uzaklaştırmak istediği kimlik tiplerini de tanımlar. İlk grupta sayılanlar Yüce Allah’ın sevdiği kimselerdir, diğerleri ise sevmedikleri.

İslam insanı, uyumlu insandır; ama bu, uydum kalabalığa anlayışında bir yaşamayı gerektirmez. Zira İslam’ın yetiştirmeyi hedeflediği insan, öncelikle hakka, hakikate uyan insandır. Körü körüne kalabalıkların gidişatına ayak uydurma yasaklanmıştır. Nitekim bir ayette şöyle buyrulmuştur: “Yeryüzünde bulunanların çoğunluğuna uyacak olursan, onlar seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar zandan başkasına uymazlar ve yalandan başkasını söylemezler.”[4]

Bu konuda Peygamberimiz de şöyle buyurur: “Sakın immea olmayın. İmmea olursanız sonunda şöyle demeye başlarsınız: İnsanlar iyi olursa, biz de iyilik yaparız. Onlar, zulmederse, biz de zulmederiz. Ama siz şunu özünüze yerleştiriniz: İnsanlar iyilik yaparsa, siz de iyilik yapın. Onlar kötülük yaparlarsa, siz asla zulmetmeyin.”[5] Hadiste geçen ‘immea’ kavramı, her önüne gelene, ben de seninleyim diyen; her sese kulak veren, kendisine ait bir görüşü, bir duruşu olmayan, delilsiz, bilgisiz olarak dinini başkasına tabi kılan taklitçi; itikad ve ibadet bir yana ahlakî konularda bile kör bir taklidin içerisinde olan, kendine özgün görüşü olmayan, karaktersiz, eyyamcı, şahsiyetsiz kişi, diye tanımlanmıştır.[6] Yani immea, etkileyen değil etkilenen, yönlendiren değil, yönlendirilen/güdülen, belirleyen değil belirlenen kimsedir. Oysa Kur’ân bizden“Vasat Ümmet, tanık ümmet[7], Hayırlı/seçkin Ümmet[8] olmamızı isterken, bizim belirleyen seçkin bir toplum, denge toplumu, izlenen ve yönlendiren örnek toplum olmamızı hedeflemiştir. Nitekim bir hadislerinde Hz. Peygamber, Hepiniz yöneticisiniz ve hepiniz yönettiğinizden sorumlusunuz[9] buyurarak her müslümana çok önemli yükümlülükler yükleyerek sürekli onları güdülen kişiler olmamaya yönlendirmiştir.

Bir hadiste de “Ya öğrenen ol, ya öğreten. Ama sakın immea olma”[10] denmiştir. Buna göre immea olmamak, bilgilenmekten geçmektedir. Başka bir deyişle, immea olmanın temel sebebi, bilgisizlik, eksik yahut yanlış bilgi sahibi olmak, bildiğinin farkında olmamak, bilgiyi eyleme dönüştürmmektir.

Bu genel ve kısa girişten sonra din görevlisinin kimliği üzerinde durabiliriz:

B. BİR HİZMET ADAMI OLARAK DİN GÖREVLİSİ

Her meslek bir hizmet alanıdır ve her hizmet alanı önemlidir. Hiçbir meslek bir başka mesleğin yerini tutmaz. Her meslek diğerine muhtaçtır. Ama kendi açımızdan şunu söyleyebiliriz ki, _şayet meslek olarak kabul edersek_ din hizmeti verilen imamlık-müezzinlik-vaizlik-Kur’ân Kursu öğretmenliği-müftülük gibi meslekler, hem hizmet alanları bakımından ve hem de taşıdığı ağır sorumlulukları bakımından diğer hizmet alanlarından daha farklı ve daha önemlidir. Zira tıpkı tıp alanı gibi, din hizmetleri de insan ve toplumların ruh sağlığı ile ilgilenir. Sağlık ise, her şeyin başı, en büyük devlet ve en değerli servettir. Ne var ki su içerisindeki balığın, suyun kıymetini tam olarak bilemediği gibi, din görevlileri de kendi alanlarının kıymetini bilmezler, en azından alanın içerisine girmeden tam olarak bildikleri söylenemez.

Her şeyden önce din görevlisinin hizmet merkezi olan camii, yetişkinlerin yetişme merkezidir. Kendisi en üst düzeyde bir din görevlisi/gönüllüsü olan ve bu görevi mükemmel bir şekilde ifa eden Hz. Peygamber zamanında İslam toplumu mescit merkezli olarak yetiştirilmiştir. Bu nedenle din görevlisi, Hz. Peygamberin yolunu izlediğinin farkında olmalı ve onun bu uğurda izlediği metodu doğru bir şekilde öğrenmeli ve uygulamaya çalışmalıdır.

Öte yandan din hizmetleri alanı çok çeşitli ve geni muhatap kitlesi olan çok yönlü bir alandır. Din görevlisi yalnızca camii içerisinde yahut müftülük/kurs binasında değil, hemen her yerde görevlidir. Sözgelimi bir imam-hatip, camii içerisinde görevini yapacağı gibi; cami dışında doğum, askere uğurlama, evlilik, açılış merasimleri; hasta ve ev ziyaretleri, arabuluculuk faaliyetleri gibi pek çok alanda ve farklı atmosferde görevini temsil ile karşı karşıyadır. Tıpkı bir tıpçı gibi, din görevlisinin de görev yeri dışında, tatilde, izinde görevinden sıyrılması mümkün değildir. Bu nedenle başarılı bir görevli, bu alanlar başta olmak üzere karşılaşabileceği ortamlar için hazırlıklı olacak, eline geçen sosyal hayata katılım fırsatlarını en iyi şekilde değerlendirerek hizmetleriyle hem kalbî huzura erecek, hem de görevinde etkin biri olacaktır.

Hiç kimse anadan imam yahut hatip yahut vaiz yahut müftü olarak doğmaz. Bunlar sonradan kazanılır. Daha doğru dürüst konuşmasını beceremeyen özürlü bir kekeme, kendi çaba ve gayretleriyle dünyanın sayılı hatiplerinden biri olabiliyorsa; anadan doğma a’ma biri, üniversite bitirip, bilgisayar ve internet alanında mahir bir uzman olabiliyorsa, belki de kaderin bir cilvesi olarak kendisini din görevlilerinin arasında bulmuş olan bizim donanım ve konumumuzda olan biri ne olmaz ki? Yeter ki isteyelim, hedefleyelim ve gereği gibi çalışalım.

Bugün çoğu insan nazarında[11], din görevliliği ekonomik ve sosyal bakımlardan cazip bir alan olmaktan uzaktır. Bu daha çok alanın tanınmayışından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle alanı cazip hale getirmeliyiz yahut alanın cazibelerinin farkında olmalıyız. Sızlanmayı bir kenara bırakarak yetkinliğimizi artırarak cazibemizi ve albenimizi öne çıkarmalıyız. Sözgelimi günümüz din görevlisi iyi bir Arapça, iyi bir batı dili bilmeli ve ilgi duyduğu bir ilahiyat alanında sağlam bir alt yapıya sahip olmalıdır. Yine musikî, hat, bilgisayar gibi alanlardaki eğilimlerini tespit edip atkın olduğu bir alanda kendisini yetiştirmeli ve ispat etmelidir. Zira Müslüman, hayırlı bir işte yorulunca, bir başka hayırlı işte dinlenendir. Bir din görevlisi adayı, üniversite sıralarında oturduğu halde, hala ‘Benim Arapça temelim yok, İngilizce temelim yok’ gibi savunma mekanizmalarına sığınmayı bir kenara bırakmalıdır. Yapılması gereken bir an önce olmayan o temeli atmak ve en kısa zamanda da o temelin üzerine yapılması gereken binayı kurmaktır. Unutulmasın ki, Üniversite de dahil eğitim kurumları, bilimsel ipuçları veren yönlendirici kurumlardır. Ötesi üniversiteli bireylere düşmektedir. Bu kutlu alanda hizmete aday olan kişi, vaktinden çok işinin olduğu bilincinde, büyük hedefler için kesintisiz çalışan kimsedir. O, sonu cennet olan bir koşuya çıkmıştır ve cennete girene kadar hayır ve güzelliklere doyumsuzdur. Dolayısıyla öğrenme, bilgileri yenileme ve geliştirme işi, göreve atıldıktan sonra da kesintisiz sürmelidir. İlk emri oku olan ve beşikten mezara kadar ilim öğrenin  düsturuna sahip olan bir dinin temsilcisi sürekli öğrenim faaliyetleri içerisinde olmalıdır.

C. DİN GÖREVLİSİNİN BAZI SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Kişilikli bir din görevlisinin tanımını ve bu alanın önemini ortaya koyduktan sonra, şimdi de günümüz din görevlisinin sorunlarından öne çıkanları ve bunlara getirdiğimiz çözüm önerilerini kısa kısa vermeye çalışalım:

1. Bilgisizlik/ Yetersizlik/ Yüzeysellik/ Bilgiyi içselleştirememe: Eğitim-Öğretim kurumlarımızda not/sınıf geçme kaygısıyla yapılan eğitim, eğitilenleri plansız, sınavdan sınava günübirlik çalışmalara yöneltmekte, bu ise sonuçta bilgisizliğe ve bilgiyi içselleştirmemeye götürmektedir. Oysa bize değer kazandıracak olan ilim ve ilmin etkinleştirilmesidir. Yüce Allah’ın Peygamberimize tavsiye ettiği bir duada “Rabbim ilimce beni artır”[12] denmesi oldukça dikkat çekicidir. Demek ki biz ilmimizin artması yanında, elde edeceğimiz bilgiyle değer kazanmayı hedeflemeliyiz. Buna göre gerçeğin ilmi, bizim hem insanlar, hem de Allah katında değerimizi artıracaktır.

O halde her gün, her saat bizim yeni şeyler öğrenmemize zemin oluşturmalıdır. Planlı ve düzenli okumalarımızı, yine düzenli alacağımız notlarla kalıcı hale getirmeliyiz. Duyduğumuz her güzel şeyi sistemli olarak yazmalıyız. Güzel ülkemizin çok değişik yerlerinde hizmet eden, o güzellikleri bizzat yaşayan görevlilerimiz, içerisinde bulundukları yerlerin dinî, tarihî, fizikî özellik ve güzelliklerini tespit edip değerlendirerek çok faydalı eserler meydana getirebilirler. Nitekim bir müftümüz, hizmet ettiği ilçesinde görev yapan müftülerin biyografilerinden bir eser meydana getirmiş; bir müftümüz imamlarını, bulunduklar köy yahut mahallenin geçmişte ve bugünkü dinî haritasını çıkartmaya yönlendirmiştir.

Günümüz din görevlilerinin önemli bir kısmı bilgi eksikliğinden, tecrübesizlikten, yetişme ortamından, mesleğin hafife alınmasından, âmirlerin baskısından kaynaklanan güvensizlik sorunu ile karşı karşıyadır. Bunu aşmanın yolu ise bilgi eksikliklerini tamamlamaktan, birikimli kişilerin tecrübelerinden yararlanmaktan, görev sorumluluğu bilinci içerisinde olmaktan, verimli hizmet ve üretkenlikleriyle yöneticilerimize kendimizi kabul ettirmekten geçmektedir.

2. Amelsizlik: İlim adamı, bilgisiyle olduğu kadar eylemiyle de kendini göstermelidir. Peygamberimiz Allah’tan hep faydalı ilim istemiş[13], faydasız ilimden O’na sığınmıştır[14]. Kur’ân, ilmiyle âmil olmayanları, köpek[15] ve eşeğe[16] benzetir. İşlenen her günahın insanın gönlünde, beyninde ve kişiliğinde olumsuz etkileri vardır. Yaşanmayan ilim, sönmeye ve yok olmaya mahkûmdur.

Öte yandan olması gerektiği halde olamamak, ideal ben ile yaşayan ben çatışmasına yol açmaktadır. İdealimizde, olmamız gerekenin bilgisi var, ama olmadığımız/olamadığımız için bir iç çatışma içerisinde oluyoruz. Bu çatışma ise hizmet alanında başarıyı engellemektedir.

O halde sonraya bırakmadan, zaman kötü, şartlar elvermiyor, elimizden bir şey gelmiyor, tek kişi ile bir şey yapılmıyor gibi savunma mekanizmaları geliştirmeden öğrendiklerimizi hayata geçirmeliyiz. Bildiklerimizi biz yaşamazsak, anlattığımız kimseler hiç yaşamayacaktır. Bunun için Kur’ân şu uyarıda bulunur: “Ey iman edenler, yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz?[17]

Bir de öğrendiklerimizi yaşayarak ve başkalarına taşıyarak kalıcı hale getirmeliyiz. Zira pratik hayatta kullanılmayan bilgi zayi olur. Hz. Ali, mal/para harcandıkça tükenir, ilim ise harcandıkça artar, demiştir.

3. Etkin ve yetkin olamama: Zayıf ve yetersizlik etkin ve yetkin olamamayı beraberinde getirmiştir. Ev, okul, çarşı, kahvehane, düğün, dernek her neresi olursa olsun, bulunduğu yerde gündemi din görevlisi belirleyememektedir.

Cami görevlisi, özellikle cami içerisinde söz sahibi olmalıdır. Cami içerisindeki gidişatı kendisi belirlemelidir. Camiye gele çocuk, yaşlı, kadın erkek herkesin uyarılması ve yetiştirilmesinde söz sahibi olmalıdır.

Hizmette etkin ve yetkin olma, her şeyden önce, her bakımdan güçlü ve donanımlı olmayı gerektirmektedir. Bilgi, görgü, davranış, kılık kıyafet, ses seda, diksiyon vb.

Bunun için din görevlisi sürekli kendini yenilemeli, bilgi, görgü ve donanımını artırmaya çalışmalıdır. İmam Ebu Yusuf’a öğütlerinde Büyük İmam Ebu Hanife, kılık kıyafetine dikkat etmesini, bazı insanların ilme baktıklarını, bazılarının ise dış görünüşe önem verdiklerini söyler.[18]

Hakla meşgul olmayanı batıl işgal eder. Kur’ân kendi gerçeklerini Ahsenü’l-Hadîs (Sözün en güzeli), kendi gerçeklerine aykırı olanları ise Lehve’l-Hadîs (Boş ve yararsız sözler) olarak niteler. O halde din görevlisi olarak bizler Ahsenü’l-Hadisi gündeme taşımazsak, lehve’l hadîs hayatımızı istila edecektir.[19] Kur’ân’ın deyişiyle “Allah’ı anmaktan gafil olana şeytanı musallat ederiz, artık o onun ayrılmaz bir yandaşı olur.”[20] Bundan sonra söylenen hakikatler etkinliğini kaybedecek, bu ise söyleyenleri silik ve ümitsiz bir hale getirecektir.

4. İşimizin/konumumuzun önemini kavrayamamak: Eğer din görevliliğini bir meslek olarak göreceksek o her şeyden önce Peygamberlerin mesleğidir. Dünyayı ve Ahireti birlikte kazandıran kutlu bir meslektir. Belki bu alanın içerisinde olan çoğumuz bunun farkında değiliz. Gönlümüz ve gözümüz başka yerlerde, başka mesleklerde olmaya devam ettikçe, içerisinde bulunduğumuz görevde istenilen başarıya ulaşılamayacaktır.

Bugün birçoğumuz çeşitli platformlarda kimliğimizi açıklamaktan çekiniyor ve korkuyoruz. Konuşma ve yazmaya başlarken besmele, hamdele, salvele çekmekten kaçınıyoruz. Oysa biz ne kadar kendimizi gizlesek yahut başka türlü göstersek de biz İlahiyatçıyız, din görevlisiyiz ve bizim işimiz öncelikle dinle ilgili şeylerdir. Bizler, bulunduğumuz her yerde dinin temsilcisi olarak din konuşuruz/konuşmalıyız. Öyle olmasak bile, bizim söylem ve eylemlerimiz dine mal edilecektir. O halde gizlemeye saklamaya çalışmak anlamsız ve faydasızdır. Dinimiz Din-i Mübin, Kitabımız Kitab-ı Mübin, Peygamberimiz Rasül-i Mübin iken, bizim kendimizi mesleğimizi gizlememiz anlamsızdır.

Bu göreve kaderin kalın çizgilerini çizen Yüce Yaratıcı atamış bizleri. İyi ki atamış. O halde O’na hamd etmeli, hamd ve şükrümüzü ise, nimeti O’nun yolunda kullanarak fiilen yapmalıyız. Zira bu konuda Yüce Allah’ın va’di ve tehdidi açıktır: “Andolsun ki şükrederseniz, artırırım. Nankörlük yaparsanız, doğrusu Benim azabım çetindir.”[21] Nimeti artırma her bakımdan olabilir; azap/azaltma/alçaltma da dünya ve ahirette çeşitli şekillerde kendisini gösterebilir. Bu nedenle görev sorumluluğu bilinci içerisinde din görevlisi sürekli kendisini yenileyip geliştirerek en verimli hizmeti sunma gayreti içerisinde olmalıdır. Peygamber mesleğini devam ettirenler olarak, peygamberler gibi sevgi temelli, inanarak, isteyerek ve severek görev yapmalıyız.

İşimizin hakkını vermeliyiz. Camide Kur’ân’ı hatmeden görevliler yanında, onun tefsirini defalarca hatmeden, hadis mecmualarını ve temel kaynakları baştan sona okuyan görevlilerin olduğunu unutmamalıyız.[22] Namazı bütün yönleri ile tanımalı ve camidekilere tanıtmalıyız. Duaları, kılınış şekli, hikmeti, sureleri ile namazı doğru olarak anlamalı ve anlatmalıyız. Namaz sonrası okunan aşır ve duaların anlamlarını cemaate vermeyi gelenek haline getirmeliyiz.

Kültürümüzde Kur’ân okumaları yanında, onun baştan sona tefsirini okuma geleneği, hadis ve fıkıh eserlerini okuma geleneği vardı. Bugün maalesef bu gelenek devam ettirilmiyor. Mesela hafızların ve Kur’ân okumaların çok yoğun olduğu Erzurum’da Cumhuriyet döneminde müftülük yapmış olan Solakzâde Muhammed Sadık Efendi (1884/1960) dedesinin ve babasının geleneğini devam ettirerek görev yaptığı Lâlâ Paşa Camii kürsüsünde iki kere Kur’ân’ın baştan sona tefsir hatmini yapmış biri olarak tarihe geçmiştir.[23]

Aynı şekilde hizmet merkezimiz olan cami, bütün aksamı ile (mihrabı, minberi, minaresi, mahfilleri, hat yazıları, lukata-sadaka taşları, tarihi, külliyesi vb) tanınmalı ve tanıtılmalıdır. Bizim bu gayret ve çabalarımız bu mesleğin saygınlık ve etkinliğini artırarak bize güven kazandıracaktır

5. Köksüzlük/Temel kaynaklarımızdan kopukluk: Kişilerin ve toplumların parlak gelecekleri, onların dayandıkları köklü temellerle mümkündür. Bizim kökümüz Kur’ân-Sünnet temelli, Hz. Peygamber ve onun seçkin ashabı/ altın nesil ve İslam büyükleri, onların seçkin hayatlarıdır. Konuşmalarımızda, yazışmalarımızda bu malzemeyi yoğun olarak kullanmıyoruz. Moda kaynaklar, özenti bir dil, bizim olmayan konuşma ve yazma tarzları bugün çoğumuzu etkilemiş durumdadır.

 Günlük hayatta karşılaşabileceğimiz her konuyla ilgili bir ayet ve hadis olmalı ezberimizde. Bu anlamda hiç olmazsa yüz ayetlik ve yüz hadislik bir Kur’ân ve Sünnet kültürü[24] oluşturmalıyız. Konuşmalarımızın merkezini de Kur’ân ve Sünnet tayin etmelidir.

Kulaktan duyma bilgi kırıntılarıyla, takvim yapraklarından edinilmiş bilgilerle bir yere varılamaz. Kaynaklara inmeliyiz. Muhammed b. Sirin’in şu sözü yolumuzu aydınlatmalıdır: “Bu iş din işidir, dininizi kimden aldığınıza dikkat edin.”[25] Mutlaka bir tefsir, bir hadis, bir fıkıh, bir İslam Tarihi kaynağını düzenli ve devamlı bir şekilde, not alarak okumalıyız. Yeri ve zamanı geldikçe bu bilgileri, günümüze uyarlayarak kullanabilmeli ve aktarabilmeliyiz.

Mezun olduğumuz okul ve kurumlarla irtibatımızı kesmemeliyiz. Genellikle İmam Hatip’den, İlahiyattan yahut Kur’ân Kursundan mezun olanlar, yetişmelerine çok önemli katkıları olan bu kurumlara bir daha uğramazlar. Oysa onların hala o kurumlardan alacağı ve onlara vereceği pek çok şey vardır. Bu koordine ile o kurumlarda hizmete devam eden hocaların yeni bilgi ve bulgularından istifade etmeye devam ederken; uygulamanın içerisinde bulunan bizlerin elde ettiği kazanım ve tespitleri o kurumlara aktarma imkanı doğacaktır.

6. Halktan/Sosyal Hayattan kopukluk: Halkla bütünleşemiyoruz, onları önemsemiyoruz, onlarla sıcak bir diyalog kuramıyoruz, halkla olmayı küçümsüyoruz. Oysa bizim işimiz onlarladır. Camiden cemaatten kopuk bir hayat sergiliyoruz. Oysa Peygamberin ilk yaptırdığı yer camidir. Onun hayatı büyük ölçüde orada geçmiş ve o camiyi çok yönlü olarak kullanmıştır.

Din görevlisi olarak bizim, bir cemaat yahut gruba angaje olmamız, hizmet alanımızı daraltacaktır. Bu yüzden bizler, gruplar üstü olarak her kesim ve gruptan her insana açık olmalıyız.

İşi, yaşı, konumu ne olursa olsun her insan bizim muhatabımız ve ilgi alanımızdır. Toplumda hiç kimseyi yok sayamayız, dışlayamayız. Çocuk, genç, ihtiyar, kadın-erkek, şucu-bucu, sosyete, içkici, açık-saçık, beynamaz ve benzeri ayırımları yapamayız. Nitekim Peygamberler en kötü, en rezil insanları muhatap olarak almışlar ve onlara doğruları anlatmışlardır. Hz. Nuh, Hz. Lut, Hz. Şuayb, gibi. Sonuçlardan biz sorumlu değiliz, biz bize düşeni yapmalıyız. Biz zaferden değil, seferden sorumluyuz. Biz insanları, kendi grubumuza, kendi cemaatimize, kendi partimize değil, İslam’a çağırmalıyız. Bu konuda Kur’ân’ın yönlendirmesi nettir: De ki: "İşte benim yolum budur: Allah'a basiretle davet ederim. Ben ve bana uyanlar... Allâh'ın şanı yücedir, ben ortak koşanlardan değilim."[26] İnsanları Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?[27]

Her din görevlisi, kendisini toplum mühendisi olarak görmeli ve toplumun içerisinde çeşitli sosyal etkinliklerde aktif olarak görev almalıdır. Bunun için de hazırlıklı olmalıdır. Bir düğün, dernek, cenaze, taziye, açılış vb. toplantılarda gündemi din görevlisi belirlemeli, hiç olmazsa orada bir din görevlisinin de bulunduğu fark edilmelidir. Bunun için, toplantının özelliğine göre okuyabileceğimiz hazır aşırlarımız, ayet ve hadislerden oluşmuş küçük sohbet konularımız olmalıdır. Ama din görevlisi okuduğu aşırın mealini yahut kısa açıklamasını verebilmelidir.

Sürekli eleştiren, karşısındakini yok sayan, dışlayan, küçümseyen davranışlardan kaçınmalıyız. Asgari müşterekler bulmalıyız. Nitekim Kur’ân’ın Kitap ehline çağrısı: “Ey Kitap ehli, sizinle bizim aramızdaki ortak kelimeye gelin”[28] olmuştur. Peygamberler, şirk ve günah bataklığında yüzen toplumlara “Ey kavmim( Yâ Kavmi)” diye seslenmişlerdir. Hz. İbrahim, putçu babasına sürekli “Babacığım (Yâ Ebetî)”[29] diye hitap etmiştir. Bu ifadelerde onların o insanları sahiplenmesi, onlara değer vermesi ve hatta onları çağrıyı anlamaya teşvik ve tahrik etme gibi incelikler vardır.

Peygamberimiz, muhataplarının İslam öncesi yaptıkları iyilik ve güzelliklerini hayırla yadetmiştir. Cahiliyye döneminde yaptıkları iyiliklerin durumunu soranlara Peygamberimiz şöyle cevap vermiştir: "Kim bilir belki de sizin İslam olmadan önce yaptığınız iyilikler, sizin Müslüman olmanızı sağlamıştır./Sen geride bıraktığın hayırlar üzere Müslüman oldun."[30]

Yine Peygamberimiz İslam'dan önceki insanları değerlendirirken şöyle buyurmuştur: "Onların Cahiliyye döneminde hayırlı olanları, anlayış sahibi olup Müslüman oldukları takdirde İslâmî dönemde de hayırlı kimseler olurlar."[31]

Yine o, İslam öncesi ‘Erdemliler Derneği’ anlamına gelen Hılfu'l-Fudul ile ilgili olarak “ona bugün de çağrılsam, hiç tereddüt etmeden katılırdım” demiştir. Özetle söylemek gerekirse din hizmetlisi, muhatapları ile iletişim kurmayı, nlarla kaynaşmayı, onları sevmeyi ve kendisini onlara sevdirmeyi iyi bilmelidir. Zira bizim, çevremizde bulunan insanlarla o kadar çok müşterek noktamız var ki! Bunlar asgarî müşterekler değil, azamî müştereklerdir. Müslüman olmamız, Müslüman bir millete mensup olmamız, Müslüman bir anne-babadan gelmemiz, Müslüman isimleri taşımamız gibi müşterekler, bizi kaynaştıracak en temel ve en büyük noktalardır.

7. Toplumda iyi bir intiba bırakamamak: Toplumda genel olarak kötü bir din adamı imajı/tiplemesi var. Oysa onlar, Yüce Allah’ın dininin temsilcileri, Allah’ın ehli, Peygamber varisleri, toplum önderleridir. Gönüllü olarak bu hizmeti veren, gönülden konuşan, gönüllere seslenen, gönüllerde taht kuran gönül erleridir. Kara sakal, kara cüppe, kara çarşaf, çatık kaş- asık surat, kaba saba, itici, menfaatçi/paracı, yiyici, elinde değnek olan vb. bir tip. Bunların, Peygamberin güzel örnekliği ile bağdaşmayan şeyler olduğu açıktır. Bunun böyle olmadığını güzel örneklerle ispat etmeye çalışmalıyız. Geçmişte ve şimdi bulunduğumuz toplumda iyi bir imajımız olmalıdır. Peygamberimiz, peygamber olmadan önce de ‘Emin/Güvenilir Muhammed’di. İlk inen ayetler “Doğrusu sen büyük bir ahlak üzeresin”[32] diyerek onun sahip olduğu ahlakî güzelliği tescil etmektedir. Nitekim o “Ben, peygamberlerin ilki olan bir türedi değilim..”[33], “Ben bundan önce bir ömür boyu aranızda durmuştum..”[34] diyerek temiz geçmişine dikkat çekmiştir. Aksi takdirde geçmişte yapılan yanlışlar, dini anlatırken başımıza kakılabilir. Tıpkı Hz. Musa’nın başına geldiği gibi. Hz. Musa. Peygamber olmadan önce, hataen bir adamın ölümüne neden olur. Onun peygamber olarak görevlendirildiğinde, kardeşi Harun’u yanında yardımcı ve destekçi kılmasını Yüce Allah’tan isteme nedenlerinden biri de budur. Yıllar sonra peygamber olarak Firavun’un karşısına çıkınca onun bu yanlışı şöyle yüzüne vurulur: “Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda yapacağını yaptın, sen nankörün birisin..”[35] Bu yüzden toplumda iyi tanınmaya gayret etmeliyiz. Bu, hem bizim kendimiz için gereklidir, hem de hizmetlerimizde başarılı olabilmemiz için kaçınılmazdır.

Onun için iyi bir arkadaş çevremiz olmalı. Bize dinimizi yaşama konusunda engel olan değil, destek olanlarla arkadaşlık ve dostluk kurmalıyız. İnsanlarla ilişkilerimizi, toplum, çevre, zamane gidişatı değil; İslamî ölçüler belirlemelidir.

8. İlahî Yardımdan mahrumiyet: İnsanın kendi çaba ve gayretleriyle elde ettiği kesbî ilimleri, Allah vergisi olan vehbî ilimlerle bütünleştirememesi, manevî donanım eksikliğine yol açmaktadır. Burada Vehbî ilimden ille de olağanüstü kazanımlar anlaşılmamalıdır. Yüce Allah’ın işlerimizi rast getirmesi, zihnimizi ve ufkumuzu açması, öğrenme imkanları ve fırsatları açması, karşımıza bize destek olan güzel insanlar çıkarması da bunun içerisinde değerlendirilmelidir. İnsanın ilk öğreticisinin Yüce Allah olduğuna vurgu yapan Kur’ân ledünnî ilme[36] dikkat çeker, peygamberlerin Allah’ın lütfu ile hikmet ve gerçeğin ilmine ulaştıklarını haber verir. Ledünnî ilim, Allah’ın lütfu olan bilgidir. Peygamberimiz de “Bildikleriyle amel edene, Allah bilmediklerini öğretir”[37] diyerek ilim yolcusunun Allah’ın yardımını hak etmesinin önemine dikkat çekmiştir.

O halde Yüce Yaratıcının razı ve hoşnut olacağı bir kullukla O’ndan istemeli ve O’nun yardımını hak etmeliyiz. Bu konuda Kur’ân’ın şu çağrıları bize yol göstermelidir: “Ey iman edenler, siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.”[38] “Allah yardım ederse sizi yenecek yoktur.”[39] “İnanıp iyi işler yapanların, Rableri tarafından Muhammed'e indirilen gerçeğe inananların da günahlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.”[40] “Kim Allahın yasaklarından sakınırsa Allâh ona nice çıkış yolları yaratır. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a dayanırsa O, ona yeter. Allâh, buyruğunu yerine getirendir. Allâh her şey için bir ölçü koymuştur.”[41] “Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki Allâh işlerinizi düzeltsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, büyük bir başarıya ermiş olur.”[42]

 

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Bugün din hizmeti verenlerde en belirgin sorun kişilik etrafında odaklanmaktadır. Bu yüzden diyoruz ki, şahsiyetli bir din görevlisi olmak, işin görev ve sorumluluklarının bilincinde olmak, eksikliklerimizi tamamlamak, yanlışlarımızı düzeltmek, sürekli kendini yenilemekle mümkün olacaktır. Bunun için bu hizmetin içerisinde bulunanlar, işlerinin önemini kavramalıdır. Görevlerini en iyi şekilde ve hakkıyla yerine getirebilmenin kararlılığı içerisinde olmalıdır. Çeşitli faktörlerden kaynaklanan kompleksleri aşarak büyük düşünüp kendilerini büyük hedeflere hazırlamalıdır. Bir takım savunma mekanizmalarına sığınarak sızlanmayı bir kenara bırakarak mevcut şartlar içerisinde en iyisini ortaya koymaya gayret edilmelidir. Öncelikleri iyi bir şekilde belirleyip onların gereklerini yerine getirmelidir. Temizlik, samimiyet ve estetik gibi değerlere önem vermeli, sevgi merkezli bir hizmetin içerisinde olunmalıdır. En önemlisi de omuzlardaki sorumluluk bilinci içerisinde çok çalışılmalı ve Yüce Yaratıcının yardımlarına müstahak olunmalıdır.

Din görevlilerinin görev başında ve yerinde eğitimine önem verilmeli ve bu eğitim faklı periyotlarla sürekli olarak devam ettirilmelidir.

Elemanların eksikleri çeşitli aralıklarla bilimsel metotlarla tespit edilip ona göre hizmet içi eğitim kurslarına yönlendirilmelidir.

Aylık toplantılar, görevlilerin eğitimi, yetiştirilmesi, geliştirilmesi ve eksikliklerinin giderilmesi açısından daha iyi değerlendirilmelidir.

Bazı müftülüklerimizin yaptıkları gibi din görevlileri arasında yapılan ödüllü hutbe hazırlama, hutbe okuma, vaaz hazırlama ve vaaz etme yarışmaları yaygınlaştırılarak sürdürülmelidir.

Aynı şekilde örnek imam, örnek camii, örnek Kur’ân Kursu ve Örnek Öretici seçimleri ile meslek ve hizmet cazibesi artırılmalıdır.

Bazı hizmet bölgelerinin özel durumları göz önünde bulundurularak o bölgelerde görev yapanlar için özel kurslar düzenlenmelidir. Alevîlik, Caferîlik/Şiilik, Hıristiyanlık vb. konular.

Bugün yurt çapında uygulanan merkezî sistem vaaz ve ezan okumanın getirdiği olumlu taraflar yanında, görevlilerin kendilerini geliştirmesini etkilediği de göz önünde bulundurularak yetenekli elemanların olduğu camilerde canlı ezan ve vaaz edilme yoluna gidilmesinin yararlı olacağı düşünülmektedir.

Müftülüklerin yönlendirmesi ile imamlar arasında koordineli bir iletişim kurulmalı ve bu iletişim yalnızca daire haberlerinin telefon zinciri ile görevlilere ulaştırılmasında değil; din görevlilerinin kendilerini yetiştirmeleri ve gelişmeler karşısında kendilerini yenilemelerine katkı sağlayacak şekilde değerlendirilmelidir.

Din hizmeti verenlerin hizmet alanları cami dışında da devam etmeli, ancak bu caminin göz ardı edilmesine yol açmamalı, tüm din hizmetleri cami merkezli olarak sürmelidir.

 


 

EK. I

GÖNÜLLÜ BİR HİZMET İÇİ EĞİTİM KURSU

Sivas Örneği

Cami görevlilerinin talebi doğrultusunda, 07.05-22.06.2007 tarihlerinde, gönüllü olarak dört derslik bir hizmet içi eğitim kursu düzenlenmiştir. Görevler aksamadan yapılan, haftada üç gün ikişer saatlik 40-50 kişinin katıldığı bu kursta şu dersler yer almış ve aşağıda belirtilen konular işlenmiştir:

Kur’ân-ı Kerim: Kur’ân-ı güzel okuma, tashih-i hurûf, ezberlerin gözden geçirilmesi/sağlanması ve yeni ezberlerin yapılması hedeflenmiştir.

Tefsir: Kur’ân’ı okumaktaki temel amacın onu doğru anlamak olduğu gerçeğinden hareket edilerek, öncelikle namazda sürekli okunan namaz dua ve surelerinin anlamları üzerinde durulmuş, meâl okuma ve tefsir okuma teknikleri verilmeye çalışılmıştır. Ayrıca her konuda bir Kur’ân ayeti metin ve meâli ile ezberlenerek bir Kur’ân Kültürü oluşturma yoluna gidilmiştir.

Hadis: Dinin ikinci temel kaynağı olan hadislerin öğrenilmesi, değerlendirilmesi ve doğru anlaşılması için temel başvuru kaynaklarının tanıtımı yapılmış ve her konuda bir hadis ezberlenerek bir Hadis Kültürü oluşturma hedeflenmiştir. Hadis okuma teknikleri, bir hadisi kaynağından bulma teknikleri de verilmeye çalışılmıştır.

Fıkıh: Fıkhın önemi, temel ilmihal bilgilerinin gözden geçirilmesi, çağdaş bazı meselelerin tartışılması ve çözüm yolları, bunlarla ilgili kaynakların tanıtımı yapılmıştır.

Not: İsteğe ve şartlara bağlı olarak bu derslere Hitabet, Hat, Musikî gibi yenileri de eklenebilir.


 

EK II

‘KUR’AN VE SÜNNET KÜLTÜRÜ’ OLUŞTURABİLMEK İÇİN TEMEL BAZI KONULAR[43]

Bu çalışma ile aşağıda verilen konularla ilgili en az bir ayet ve bir hadisin metin, meal ve kısa açıklamasıyla birlikte ezberlenmesi hedeflenmiştir. Böylece ilk etapta yaklaşık olarak yüz ayet ve yüz hadislik bir Kur’ân-Sünnet kültürü oluşturulmuş olacaktır.

     Allah’ın nimetlerinin kıymetini bilmek

     Yüce Yaratıcının kullarıyla iletişim aracı Kur’ân

     Peygamberlerin geliş amacı

     Peygamber en güzel örnektir

     Peygambere itaat Allah’a itaattir

     Allah’ın insanlık için uygun gördüğü din İslam’dır

     İslam dini kolaylık dinidir

     İslam parçalanmaz bir bütündür

     Gerçek izzet ve şeref kaynağı Yüce Allah’tır 

     Herkes ne yaparsa kendine yapar

     Gidişatı hak etmek

     Her şeyi O bilir ve her şey O’nun izniyle olur

     İyiliği yayıp kötülüklere engel olmak

     Gerçek iyilik

     Hayırda yarışmak

     İyilik ve kötülüğü küçümsememek

     İnsanları gerçeğe en güzel şekilde davet etmek

     Her işte ve her şartta adaleti gözetmek

     Hep dosdoğru olmak

     Dinin direği namaz

     Takvaya götüren ibadet oruc

     Müminliğin temel şartı infak

     Allah’ın müminler üzerindeki hakkı Hacc

     O’nun için yaşamak/Hayatı O’na adamak

     Hakikatin önünde en büyük engel fitne

     Fitne engelini ortadan kaldırmak bir görevdir

     Şehidler ölmez

     Haksız yere cana kıymak haramdır

     Nikah Allah'ın emridir

     Çocuk ve mal birer sınav aracıdır

     Zina haramdır

     Şura bir Kur’ân ilkesidir

     Ana-babaya iyilik yapmak

     Allah kimleri sever?

     Allah, kimlerle beraberdir?

     Allah kimleri sevmez?

     Günahlardan sakınmak

     Şeytanın yandaşları kimlerdir?

     İçki kumar fal haramdır

     Faiz haramdır

     Ümitvar olmak

     Kıyametin zamanını Ancak Allah bilir ve o çok yakındır

     Hesap gününün bilincinde olmak

 


 

EK III

 

BÖYLE İMAMLAR DA VAR! [44]

ÖRNEK BİR İMAMDAN İBRET VERİCİ MESAJLAR!

İmam öncü ve önder demektir. İmam olan kişi, her bakımdan kendisine uyan ve kendisini izleyen kimselere örnek olan kimsedir. İmam, aynı zamanda dinin temsilcisidir. İmamlık, peygamber mesleğidir. Bu yüzden imam olacak kimseler, taşıdıkları misyonun farkında olmalıdırlar. Yıllardır bizim dışımızdaki insanlar, ah şu Müslümanların elindeki imkânlar bizde olacak, yüz bine yakın cami bizim elimizde olacak, neler yapardık neler, diye iç geçiririler. Ama bizler elimizdeki nimetlerin kıymetini layıkıyla bilip onları değerlendiremeyiz.

Günümüzde genelde imamlar/hocalar, olumsuz tiplemelerle gündeme gelir. Batı filmlerinde papazların temiz giyimli, temiz yüzlü, kişilikli kimseler olarak lanse edilmesine karşın; bizim filmlerde imamlar, kaba saba, menfaatçi, yiyici kimseler olarak tiplenir. Sosyal haklardan en az yararlanan meslek erbabı olmasına rağmen imamlar, toplumun en çok, eleştirilen, gidişatın faturası en çok kendilerine çıkarılan kişilerdir. Diğer meslek erbabı kişilerin çoğunluğunun yaptığı bir yanlışı bir imam yapsa hemen dile dolanır ve tüm imamlar kötülenir.

Biz bu yazımızda olumlu bir yaklaşımla bir güzel örneği öne çıkarmak istiyoruz. Çok yakından tanıdığımız ve şehir merkezinde yıllardır imamlık yapan bir arkadaşımızla yaptığımız mini röportajı sizlere sunarak imamların sosyal hizmetlerdeki olumlu katkılarını gözler önüne sermek, mevcut imamlara iyi ve güzel bir örneklik ortaya koymak istedik. Belki de söyleşiyi okuduğunuzda, “bu devirde demek böyle imamlar da varmış, imamlık görevi bu şekilde de ifa edilirmiş” demekten kendinizi alamayacaksınız. Şunu da itiraf edelim ki bizler iyi bir cemaat olduğumuzda, başımıza iyi imamlar gelecektir.

-                    Saygıdeğer hocam, sizleri yıllardır izliyoruz. Şehrimizin tarihi bir camisinde yıllardır dolu dolu görev yapmaktasınız. Kaç yıldır bu görevi ifa ediyorsunuz?

Rabbimin lütfü keremiyle iki camide takriben yirmi dört yıldır bu göreve devam ediyorum.

-                    Bildiğimiz kadarıyla siz ilahiyat fakültesi mezunusunuz, sizinle mezun olan pek çok arkadaş başka kurumlara geçtiler, siz ise imamlıkta kaldınız, hiç pişmanlık duyduğunuz oldu mu?

 Hayır asla, sizin de belirttiğiniz gibi Milli Eğitim ve benzeri kurumlarda görev almak da vardı, ama ben imam hatipliği tercih ettim ve asla pişman olmadım. Bu görevde kaldığım için hep Rabbime şükrettim. Moda tabirle, bir kez daha dünyaya gelseydim, yine imam hatiplik görevini tercih ederdim. Bu düşüncemi oğlumun birini fiilen bu göreve başlatarak göstermiş oldum.

 -Peki neden?

—Şunun için efendim, ben şöyle düşünüyorum ve bunları tahdis-i nimet kabilinden söylüyorum. Peygamberlik Allah vergisi bir rütbedir. Ama farz edelim ki bizler peygamber olarak görevlendirilmiş olsaydık, rızkımız için çalışacak, ibadetlerimiz yapacak ve Allah’ın dinini ulaştırmak için insanların ayağına gidecektik. Bu görevin içerisinde biz her üçüne de nâil olduk. Rızkımızı temin ediyoruz, ibadetlerimizi ifa ediyoruz ve üstelik insanlar da bizim ayağımıza geliyorlar. Bundan sonrası biz imamların çalışıp gayret etmesine kalıyor.

 —Hocam, siz camide namaz kıldırma dışında bir takım hizmetleri de yerine getiriyorsunuz, bunlardan da kısaca bahseder misiniz?

—Efendim öncelikle asli görevimiz olan imam hatiplik görevini aksatmadan ve severek yerine getirmeye çalışıyorum. Bunun dışında diyanetimizin cami derslerini başlatmasından çok daha önce biz, camimizde dersler başlattık. Oluşturduğumuz ders halkalarında tefsir, hadis ve ilmihal dersleri yaptık, halen de bunlara devam ediyoruz.

 -Siz camiyi bir okula çevirmişe benziyorsunuz..

 —Evet evet, tamamen öyle. Bu konudaki örneğimiz Hz. Peygamberin uygulamasıdır. Onun mescidi bir ibadethane olması yanında, aynı zamanda bir okuldu. Altın çağın insanları, o mescidde yetişti.

 —Şimdiye kadar bu derslerde hangi kitapları okudunuz?
- Şöyle söyleyeyim, öğle namazından yarım saat kadar önce yaptığımız tefsir derslerinde Elmalılı’nın Hak Dini Kuran Dili’ni, Mevdudi’nin Tefhim’ini, Sabuni’nin Saffetüt’t Tefâsiri'ni baştan sona cemaatimize okuduk. İkindi namazlarından hemen önce yaptığımız hadis derslerinde ise Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce, Nesâî, Müsned, Dârimî ve Muvattâ’yı baştan sona okuduk. Bunun yanında Riyazüs’s Salihîn, Camius-Sağir, Ramuzu’l Ehâdîs gibi hadis mecmualarını da bitirdik. Şimdi Terğib ve Terhib adlı hadis kitabını okumaktayız. İlmihal derslerinde ise Ömer Nasûhi, Fikri Yavuz ve Diyanet İlmihalleri baştan sona cemaate okundu.

 - Derse katılan cemaat sayısı ne kadardı Hocam?

 - 8-10 kişi ile derse başlıyoruz, bu sayı dersin sonuna doğru 70-80 kişiye ulaşıyor.
- Hocam, eskiden hocalarımız anlatırdı, Konya’nın falan camisinde Mülteka okunur, filan camisinde Tac okunur, bir başka mescidinde Beyzâvî tefsiri okunur diye.. Maşallah siz bunların hepsini bir mescidde okumuş bulunuyorsunuz.

 - Rabbime sonsuz hamd-ü senalar olsun, öyle oldu.

 - Derslerin sonuçları hakkında neler söyleyeceksiniz?

 - Öncelikle şunu belirteyim, ben Yüce Rabbimizin Rızasını kazanmak ve kendi bilgimi artırmak için bu derslere başladım. Bunca senedir, bu kadar temel eseri baştana sona okumuş oldum. Bu okumalarımın her zaman ve her yerde yararını gördüm.
Herhangi bir yerde, herhangi bir konuda bir sohbet, konuşma yapma durumunda hiç zorluk çekmedim. Vaktin, benim için nasıl bereketlendiğini bizzat müşahede ettim. Cemaatin takdirini kazandım, hep hayır dualar aldım. Yaz kurslarında bana yardım edecek hoca arkadaşlar kazandım, cami hizmetlerinden hep yanımda olan samimi dostların sahibi oldum.

 - Derse devam edenler üzerinden gözlemlerinizden bahseder misiniz?

 - Derslere devamlı gelenlerin söz ve tavırlarında gözle görünür değişikler gözlemledim. Yapılanların asla boşa gitmediğini gördüm.

 - Bu çalışmalarınızı yadırgayanlar oldu mu?

 - Maalesef oldu, Hocam kendini niye bu kadar yoruyorsun, bu insanlar adam olmaz, bunları sen mi düzelteceksin, boşa kürek çekiyorsun diyenler oldu. Hele bir gün bir ilahiyat hocası, “hoca efendi bunlar derici ve gerici, boşuna yorulma”, dedi.

 - Bu gibi sözler sizi etkiledi mi?

 - Etkilemiş olsa da çalışmalarımızı aksatmadı. Zira biz, yaptığımız işin doğru olduğunu bilerek ve inanarak yapıyorduk.

 - Müftülük nasıl tepki verdi?

 - Elbette olumlu. Zaten biz, müftülüğümüzden izin alarak bu dersleri yaptık ve yapmaktayız. Fahri teşekkür ve takdir belgeleri aldık.

 - Cami değiştirmeyi düşünmediniz mi?

- Hayır, çünkü hizmetin bereketli olması için, bir yerde uzun bir süre kalmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

 - Caminizin lojmanı var mı?

 - Hayır yok ve ben kendi evimde oturmaktayım.

 - Sizin gibi hizmet eden çok imam hatip var mı, şehrimizde?

- Zannedersem sayıları onu bulmaz.

-Peki bunu neye bağlıyorsunuz?

 - Tabii bunun pek çok sebebi var, statü ve sosyal haklar bakımında imamlar mağdur edildiklerini düşünüyorlar.. Görevini sevgi temelli devam ettiren arkadaş sayımız az. Pek çok imam arkadaşın ikinci işi var, hatta imamlık ikincil bir görev gibi algılanıyor.. Hâlbuki bizim bu meslek, gönül, sevgi ve fedakârlık ister.

 - Son olarak imam hatiplere neler söylemek istersiniz?

 - Dediğim gibi arkadaşlarımız, imamlığın peygamber mesleği olduğunun bilincinde severek, isteyerek ve asıl karşılığını Yüce Allah’tan bekleyerek bu görevi yerine getirsinler.. Asla hiçbir kişiyi küçük görmesinler ve dışlamasınlar.. Çünkü bizim her seviye ve yaştaki insana ihtiyacımız var, onların hepsini muhatap almak zorundayız..

 — Cami cemaatine neler söylemek istersiniz?

 - Onlar da caminin, cemaatin ve imamlarının değerlerini bilsinler.. Cami merkezli bir hayatın adamı olsunlar.. Çoluk çocuk camiye cemaate devam etsinler.. Camilerin namaz ibadeti dışında da önemli görevler üstlendiğini bilsinler ve bu konuda hocalarına teklifler götürsünler, onların bu konudaki gayretlerini artırıcı şeyler yapsınlar.

 - Hocam güzel bir söyleşi oldu, çok teşekkür ederim..

 - Asıl ben teşekkür eder, söyleşimizin hayırlara vesile olmasını dilerim.

   Yazımızı şöyle bağlayalım: Hep birilerini suçlar, hep başkalarından bir şeyler bekleriz. İmamları suçlarız, müftülükleri suçlarız, imamların yanlışlarını öne çıkarır, olumsuzlukların sebebi olarak gösteririz. Peki imamlar olarak bizler üzerimize düşeni yapabildik mi? Cemaat olarak yükümlülüklerimizi yerine getirebildik mi?


[1] Din görevlilerimizin sayısını yüz bin, nüfusumuzu da 70 milyon kabul edersek yedi yüz kişiye bir görevlinin düştüğünü söyleyebiliriz. Küçük yaşta olanları da düşündüğümüzde bu sonuç aslında sayı olarak yeterli din görevlisi olduğunu gösterse de bu yeterli sayıda yetkin elemanların olduğu anlamına gelmez.

[2] Doğan D. Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul, 1996, s, 1014.

[3] Güvenç Bozkurt, Türk Kimliği, Ankara, 1994, s, 3, 8; Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, II, 378-380; Çakan İ. Lütfi, Müslüman Kimliği, İstanbul, 2202, s, 49-51.

[4] 6 Enam 116.

[5] Tirmizî, Birr 62.

[6] Mübarekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî, VI, 145-146.

[7] Bkz. 2 Bakara 143.

[8] Bkz. 3 Alu Imran 110.

[9] Buharî, Cuma1, 12…

[10] İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, I, 67.

[11] Tabi burada, insanımızın olaya hangi kriterlerle baktığı da önemlidir. Aslında yetkin ve donanımlı bir din görevlisinin, bizim toplumumuzda gördüğü saygınlığı, başka bir hizmet alanında bulunan kimseler göremez. Dolayısıyla olaya sadece parasal açıdan bakmamak gerekir diye düşünüyoruz. Kaldı ki din görevlisi olarak hac ibadeti başta olmak üzere, yurt içi ve yurt dışında pek çok yerlere gidebilmek, lojman ve benzeri imkânlardan yararlanmak da bu alanın önemli maddî getirilerindendir.

[12] 20 Taha 114.

[13] İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlim, s, 215.

[14] Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 56.

[15] Bkz. 7 Araf 176.

[16] Bkz. 62 Cuma 5.

[17] 61 Saf 2.

[18] Bkz. Müsedü’l-İmâm Ebî Hanîfe, Tahkîk: Saffetü’s-Sekâ, s, eserin sonu.

[19] Bkz. 31 Lokman 6, 39 Zümer 23.

[20] 43 Zuhruf 36.

[21] 14 İbrahim 7.

[22] Örnek için bkz. Ek III

[24] Örnek için bkz Ek II.

[25] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 302.

[26] 12 Yusuf 108.

[27] 41 Fussılet 33.

[28] 3 Alu Imran 64.

[29] Yalnızca Meryem suresinde (19/42, 43, 44, 45) babasına hitap ederken dört kere bu ifadeyi kullanmıştır.

[30]  Buhârî, Edeb 16, Zekat 24, Buyu' 100, Itk 12; Müslim, İman 194-196; Ahmed, III, 402, 434.

[31]  Buhârî, Enbiyâ 8, 14, 19, Menâkıb 1, Tefsîr 12/2; Müslim, Fedâil 168, 199.

[32] 68 Kalem 4.

[33] 46 Ahkaf  9.

[34] 10 Yunus 16.

[35] 26 Şuara 18-19.

[36] 18 Kehf 65.

[37] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 365.

[38] 47 Muhammed 7.

[39] 3 Alu Imran 160.

[40] 47 Muhammed 2.

[41] 65 Talak 2-3.

[42] 33 Ahzab 70-71.

[43] Bu konuda örnek çalışmalar için bkz. Mevlana Muhammed Ali, Kur’ân’dan İktibaslar, (Çeviren: Ömer Rıza Doğrul), Konya 1982; Ali Akpınar, Kur’ân’dan Evrensel Mesajlar, (Ders Notu), Sivas, 2005; Bekir Topaloğlu, Kur’ân’dan Evrensel Mesajlar, İstanbul, 2005.

[44] Günlük Konya Gazetelerinden Memleket’te yayınlanmış olan bu yazı, mevcut şartlarda nelerin yapılabileceğini anlatması açısından önemli bulunduğu için buraya alınmıştır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile