Somuncu Baba

Peygamberler karyelilere/şehirlilere gelmiştir. Yine peygamberler, şehirli medenî insanların içerisinden seçilip gönderilmişlerdir. İlk Peygamber Hz. Âdem, Yüce Yaratıcının eğitiminden geçmiş, cennet kültürü ile donatılmış, o kültürü bizzat yaşamış, bu tecrübe ve birikimlerle yeryüzüne inmiş, çocuklarına/insanlığa örnek olan en medenî insandır.

Kur’ân’ın pek çok ayetinde geçen karye, insanların toplu olarak yaşadıkları merkezlerdir. Kur’ân, Hz. Yunus peygamberin yüz bin yahut daha fazla kişiye peygamber olarak gönderildiğini söyler.[1] Kur’ân’da şehirlerin/geçmiş kültür ve medeniyetlerin haberleri çokça anlatılır. Bu sana anlattıklarımız, o kentlerin haberlerindendir. Onlardan kimi hâlâ ayakta, kimi de biçilmiş/helak edilmiştir.[2] Kur’ân’a göre, yeryüzünün ilk mabedinin yapıldığı kadîm şehir Mekke Ümmü’l-Kurâ/şehirlerin anası diye isimlendirilir ve Kur’ân, hem Mekke ve hem de çevresindekileri uyarmak için gelmiş evrensel bir kitaptır.[3]

Şehir halkına gönderilen Peygamberler, Ey kavmim[4] diyerek toplumlarına seslenmişler, onları sahiplenmişler, onların hayrını dilemişler, bir kaç kişinin değil bütünüyle toplumun ıslahı için çalışmışlar ve onlarla birlikte İslam toplumunu kurmaya çalışmışlardır.

Kur’ân’da yer alan emir ve yasaklar genellikle çoğul kalıplarda gelmiştir. Çünkü ibadetler başta olmak üzere Kur’ân’ın isteklerini hakkıyla yerine getirebilmek için cemaate ihtiyaç vardır. Söz gelimi namazın gereği gibi kılınabilmesi (ikâme) için cemaate ihtiyaç vardır. Oruç, insanlarla birlikte tutulduğu zaman daha anlamlı hale gelir. Zekâtın uygulanabilmesi için, onu verenlerin yanında alanları da olması gerekir. Hac ibadeti başlı başına sosyal bir ibadettir. İslam’ın diğer emir ve yasakları için de durum böyledir.

Kur’ân’a göre, şehirden ve şehir kültüründen uzak yaşayan, ilim ve amel çevrelerinden uzak olanlar bedevî (A’rabî) kavramı ile tanımlanmıştır. Genellikle böyleleri kalbi katı ve sert tabiatlı olan, vahşî karakterli kimselerdir.[5] Bu konuda Kur’ân şöyle der:

Bedeviler, küfür ve iki yüzlülükçe daha yaman ve Allâh'ın, Elçisine indirdiği şeylerin sınırlarını tanımamağa daha müsâittirler. Allâh bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.

Bedevîlerden kimi var ki, verdiğini angarya sayar ve sizin başınıza belâlar gelmesini gözetler. Kötü belâ onların başına gelsin. Allâh işitendir, bilendir.

Bedevîlerden kimi de var ki Allah'a ve âhiret gününe inanır, verdiğini Allah'a yakın dereceler kazanmağa ve Elçinin du'âlarını almağa vesile sayar. Gerçekten o (verdikleri) kendileri için yakın dereceler(e vesile)dir. Allâh onları rahmetinin içine sokacaktır. Muhakkak ki Allâh bağışlayandır, esirgeyendir.[6]

Ayetlerden anlaşıldığına göre Kur’ân’ın hayat veren mesajına kulak tıkayan insanlar, metropollerde de yaşasalar bedevîlikten kurtulamayacaklardır. Bedevîlikten kurtulmanın yolu, coğrafya olarak küçük yerleşim yerlerinde yaşasa bile, Kur’ân’ın mesajına kulak veren ve onun gereklerini yerine getiren kimselerin arasında yer almaktır.

İslam Hukukçuları[7], köylerde Cuma-bayram namazları, hadler ve benzeri bazı hükümlerin uygulanamayacağını belirterek, insanları şehirlerde yaşamaya yönlendirmişlerdir. Bu köylerde yaşayanların kötülendiği anlamına gelmez. Zira nice büyük şehirlerde/metropollerde yaşadığı halde, medenî olamayan yığınlar vardır. Ancak, insanların dünya nimetlerinden en güzel bir şekilde istifade edebilmeleri, onlaı yerli yerince kullanabilmeleri ve onlara layıkıyla şükredebilmeleri için şehirleşmeye ihtiyaç vardır. Zira şehirler, medeniyet merkezleridir, öyle olmalıdırlar.

Son peygamber Hz. Muhammed, peygamber olmadan önce arayış içerisinde dağlara çıkıp Hıra mağarasına sığınıyor, orada kendini dinliyordu. İlk gelen vahiy ile Peygamberimize dağdan inip insanların arasına karışması ve onları uyarması emredilmiş; bir daha da o, dağa çıkmamıştır. Zira onun getirdiği din, tüm insanlığa yönelik olarak gelmiş, bütün insanların kurtuluş ve mutluluğunu hedefliyordu. Nitekim o, şöyle buyurarak ne pahasına olursa olsun, hedefinin insanlardan kaçmak değil, insanlara koşmak ve onlara kucak açmak olduğunu ilan etmişti: İnsanların arasına karışan ve onlara katlanan Müslüman, insanlara karışmayan ve onlara katlanmayan müslümandan çok daha hayırlıdır.[8] Ve o, ömrünün sonuna kadar insanlığın kurtuluşu için çırpınmış ve bu konuda asla elde ettiği ile yetinmemişti. Doğduğu şhir Mekke’yi fethetmiş, Medine’yi medeniyetin merkezi haline getirmiş, etraftaki şehirlerin İslam ile tanışmasını sağlamıştı. Ardından kendi döneminin en önemli merkezlerine davet mektupları göndermiş, kendisinden sonra ashabına da büyük hedefler göstererek dini tüm dünyaya ve tüm insanlığa ulaştırmalarını emretmişti. Onun İran ve Bizans topraklarının, İstanbul’un fethini işaret etmesini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Onun bu yönlendirmesi ile ashab, ondan sonra yeryüzünün dört bir yanına dağılmış ve Allah’ın dini ile insanları tanıştırmak için birbirleriyle yarışmışlardır. Mekke’de doğup Medine’den parlayan İlahî mesaj, Asya, Avrupa, Afrika ve Çin’e uzanan geniş bir yelpazeye ulaşmıştı.

 

Kur’ân Toplumu, Medeniyetin Mimarlarıdır!

Gönüllerde taht kuran Kur’ân, beyinleri, söylem ve eylemleri inşa ettikten sonra toplumu kurmayı hedeflemiş, pek çok ayetinde toplumu inşa edecek erleri ve idealindeki toplumu tanımlamıştı:

Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men'edersiniz ve Allah'a inanırsınız.[9]

İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men'eden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.[10]

Ayetlere göre, Kur’ân toplumunun varlığı insanlığın hayrına ve yararınadır. Onlar iyiliği yaygınlaştırma ve kötülükleri ortadan kaldırma görevi ile yükümlüdürler. Gerçek anlamda iman da ancak bu görevin hakkıyla yerine getirilmesi ile mümkündür. Bu yüzden ayette iman üçüncü sırada sayılmıştır.

Her ümmetten bir şâhid, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz zaman (halleri) nice olur?[11]

Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şâhid olasınız.[12]

Bu ayetler, Peygamberimiz başta olmak üzere, onun önderliğinde kurulacak olan İslam toplumunun hakikatin tanıkları olduğunu, adaleti hayata hâkim kılan denge ümmet, orta yolu tutan ölçülü/dengeli toplum olduğunu bildiriyor. Buna göre İslam toplumu, aşırı uçlarda yer alan değil, orta yolu tutan, her alanda ölçülü olandır. İnançta, amelde orta yolu tutandır. O, gündemi oluşturan, gidişatı belirleyen toplumdur.

 

Bütün İnsanlar Kur’ân’ın Muhatabıdır, Allah Hiç Kimseye Mecbur Değildir!

Kur’ân’ın hedeflediği bu toplumu oluşturacak olan insanların etnik yapısı, coğrafyası çok da önemli değildir. Önemli olan, tanımlanan bu toplumun özelliklerine sahip olmaktır. Yoksa insanlar bu özelliklere sahip olmazlarsa, Yüce Allah bu özelliklere sahip insanlar getirmeye kadirdir.  

Ey inananlar, sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki (O) onları sever, onlar da O'nu severler. Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihâd ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lutfudur, onu dilediğine verir. Allâh'ın lutfu pek geniştir, O, bilendir.[13]

Ayet, Kur’ân’ın hedeflediği toplumun temel özellikleri ile net ipuçları vermektedir. Şöyle ki: Allah’ı seven bir toplum. Bu sevgi sözde kalmayıp, Allah’ın ölçülerine göre bir hayatı benimsemekle ispatlanan bir sevgidir şüphesiz. Kendi aralarında son derece mütavazı bir toplum. Onların bu tevazuu, hakikati inkâr eden ve hakları çiğneyen kâfirlere karşı onursuz olmayı asla gerektirmez. Onlar, insanlığı gerçekle tanıştırma mücadelesi demek olan cihad ibadetini, söz ve eylem planında yerine getirirler. Onlar, bütün bunları yaparken sırf Allah’ın rızasını gözetirler, kınayıcıların kınamasına aldırış etmezler ve onlar bütün bunları bir toplum olarak gerçekleştirirler.

Peygamberimiz, kıyamete kadar bu dini ayakta tutan insanların olacağı müjdesini bizlere sunarken şöyle buyurur: Kıyamete kadar hak üzere kalıp bu dini ayakta tutanları Allah esik etmeyecektir.[14] Onun bu müjdesi, bizleri onlardan olmaya yönlendirmek içindir.

O halde Kur’ân’ın muhatapları olarak bizlere düşen Kur’ân’ın kurmayı hedeflediği bu toplumun bireylerinden olma gayret ve çabası içerisinde olmaktır. Unutmayalım ki medeniyeti kuracak ve yaşatacak olan toplum, Kur’ân toplumudur. Kur’ân’ı doğru anlayan, onun evrensel ilkelerini hayata geçiren, bu konuda onun en güzel yorumu demek olan Peygamberi kendisine örnek alan toplumdur. Yoksa adı süperliğe çıkmış, sürekli Medeniyet çığırtkanlığı yapanların, insanlığa kan ve gözyaşından başka bir şey sun(a)madıkları ortadadır.

 


[1] Bkz. 37 Saffat 147

[2] 11 Hud 100.

[3] Bkz. 6 Enam 92, 42 Şura 7.

[4] Kur’ân’da  kavim kelimesi  üç yüzden fazla tekrarlanır, yâ kavmî ifadesi ise 47 kere geçer.

[5] Bkz. Elmalılı, Hak Dini, IV, 2604.

[6] 9 Tevbe 97-99.

[7] Hukukçulara göre şehir/Medine, insanların hakkaniyet ölçüleri ve huzur içerisinde yaşayabildikleri, mazlumun hakkını zâlimden alacak sosyal ve siyasal alt yapıya sahip olan yerleşim merkezleridir. Bkz. Kitabü’l-Mezâhibi’l-Erbea, I, 335, el-İhtiyâr, I, 82.

[8] İbn Mâce, Fiten 23; Tirmizî, Kıyame 55; Ahmed, II, 43, V, 365.

[9] 3 Alu Imran 110.

[10] 3 Alu Imran 104.

[11] 4 Nisa 41.

[12] 2 Bakara 143.

[13] 5 Maide 54.

[14] İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 362.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile