Ribat

Furkân suresi Mekke döneminde inmiştir. Furkân, hak ile batılı birbirinden ayırt eden demektir. Kur’an’ın isimlerindendir. Surede genel olarak Yüce Allah’ın erişilmez kudreti, Hz. Peygamberin evrensel elçiliği, Kur’an’ı terk edenlerin Yüce Mahkeme’de peygamber tarafından dava edileceği, ibretlik kıssalar, şirkin kökünün kazınıp tevhidin hâkim olacağı müjde ve hedefi üzerinde durulur.

Sure, Allah ne ulu, ne yücedir anlamına gelen Tebâreke ifadesiyle başlar ve bu ifade surede (1, 10 ve 60. ayetler) üç kere tekrarlanır. İlkinde kuluna âlemleri uyarsın diye Kur’an’ı indiren Allah ne yücedir, sonrakinde ise sana o müşriklerin istedikleri dünyalıklardan çok daha hayırlısını veren/verecek olan Allah ne yücedir! buyrulur. Konumuz olan secde ayetinden hemen sonra gelen diğer ayette ise şöyle buyrulur: Gökte burçları var eden, onların içinde bir çerağ (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir.

Secde ayetinden önceki ayetlerde gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı aşamada yaratan, sonra Arş’a kurulan, ölümsüz olan, erişilmez kudret sahibi Rahman olan Yüce Allah’a güvenip dayanma, hamd ile tesbih etme emredildi (25/58-59) sonra secde ayeti ile insanlık secdeye çağrıldı. Ayette inanmayanların secde emri karşısındaki tavırları açıklanırken, müminler onlara benzeme konusunda uyarılmaktadır.

Secde ayetinden sonra gelen ayetlerde de gökyüzünde burçlar, ışık saçan ve ışığı kendisinde olan yıldızlar yaratan, geceyi gündüzü peş peşe var edenin erişilmez kudretine dikkat çekiliyor. (25/61-62) Ardından o Rahman’ın kullarının temel özellikleri sıralanıyor. Yeryüzünde ağırbaşlı bir şekilde yürüyüp cahillere sataşmadan hayatlarına devam eden Rahman’ın kullarının ikinci temel özelliğinin Rablerine secde ve kıyam ederek gecelemiş olmalarıdır.(25/63-64)

Bu giriş bilgilerinden sonra secde ayetimizi anlamaya çalışalım:

Onlara: Rahman'a secde edin! denildiği zaman… Rahman, var ettiği tüm her şeye engin merhametiyle muamele eden, rahmetini kullarından hiç esirgemeyen Allah… İnsan, birazcık düşünse, üzerindeki Rahman’ın sayısız nimetlerini görecektir. O’nun rahmetiyle var olduğunu, O’nun rahmetiyle varlığını sürdürdüğünü, Yüce Allah’ın kendisine peygamber gönderip kitap indirmesinin öncelikle O’nun rahmetinin yansıması olduğunu bilecek ve Rahman’ın sayısız nimetleri karşısında secdelere kapanacak ve O’na teslim olacaktır. Aslında O’nun bu rahmet tecellilerinden her biri, bir secde emridir. Bu gerçeği bilen insan, secde emri gelmeden de O’na secde edip boyun eğecektir.

 “Rahman da neymiş! Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç” derler… Tam şeytan mantığı... Oysa secde emrini veren Rahman olan Yüce Allah’tı. Bu emri alanlara düşen itirazsız, kayıtsız, şartsız ve geciktirmeden secdelere kapanmaktı. Ama onlar, secde etmeye niyetleri olmadığından, Rahman da neymiş diye sordular.

Bağlısı oldukları İblis de vaktiyle, secde emrini aldığında Âdem’de kimmiş, ateşten yaratılmış olan, hiç çamurdan yaratılana boyun eğer mi hiç!? demişti.

Firavun da Rabb’e kulluğa çağıran Hz. Musa’ya Âlemlerin Rabbi de ne imiş (Şuarâ, 26/23) diye soruyordu.

Demek ki şeytanî mantık tarih boyunca hiç değişmemiştir: Bir takım savunma mekanizmaları geliştirerek ilahî emirlerden kaçmak…

Onların Rahman da neymiş şeklindeki soruları tamamen inkâr temelli bir sorudur, yoksa öğrenme niyetiyle olan bir soru değildir. Bir de Rahman’ı cansız varlıklar mesabesine indirgeyerek, Rahman da kimmiş diye değil de Rahman da neymiş diye sordular. Çünkü onlar, Yüce Allah’ı kendi elleriyle yonttukları cansız putlar seviyesine indirgemek istiyorlardı. Zaten onlar, Rahman’a çocuk isnat ediyorlar, melekler Rahman’ın kızlarıdır diyorlardı.

Oysa her şey Rahman’ın huzuruna çıkıp yalnızca O’na hesap verecekti: Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahman'a gelecektir. (Meryem, 19/93) Bu yüzden ayetle insanlık, özellikle Rahman’a şirksiz şaibesiz secde etmekle emrolunmuştur.

Başka bir yoruma göre müşrikler, Peygamberimiz’e yönelik olarak Sen emrettin diye secde mi edecekmişiz, dediler. Oysa hakikat kimden gelirse gelsin, ona inkıyat etmek gerekirdi. Üstelik bu emir, sıradan herhangi bir insandan değil, kırk yıl doğruluk ve dürüstlüğünü haykırdıkları Emîn Muhammed’den geliyordu. Ve Hz. Peygamber, kendisi için bir şey istemiyordu. Kendisinin ve her şeyin yaratıcısı ve sahibi olana kulluk istiyordu.

Ve bu emir onların nefretini arttırır… Oysa ilahî emir, onların sevgisini celp etmeliydi. Çünkü Yüce Allah, onlara acımış, onlara değer vermiş, Rahman sıfatıyla tecelli ederek onlara peygamber gönderip kitap indirmişti. Ama onlar, bunun kıymetini anlayamadılar, bu yüzden ilahî çağrıya olan nefretleri arttı. Hâlbuki bu çağrı onların kendi özlerine/fıtratlarına dönüş çağrısıydı. Bu çağrıya icabet etmek, onların dünya ve ahirette hayırlarına olacaktı. Ne var ki onlar, Yaratıcılarının çağrısına değil de, şeytanların çağrısına kulak verdiler. Bu yüzden ilahî çağrı, onların nefretlerini artırdı. Onlar hakikat karşısında, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibioldular. Bilmediklerine düşman kesildiler. Zira alıcılarını ilahî çağrıya çevirmeyenler, onun güzelliğini anlamayacak, pırıltılarını göremeyecek, halâvetini tadamayacaktı.

Evet, gerçekler, onlara inananlar için bir anlam ifade eder, onlara hoş ve güzel gelir. İnanmayanlar için ise anlamsız gelir. Bu, gerçeğe bakış açısından kaynaklanmaktadır. İnsan, hakikati bulma ve ona tabi olma niyetiyle gerçeğe baksa onu görecek ve kabul edecektir. Ancak bir kısım ön yargılarla gerçeğe bakanlar, onun gerçek olduğunu göremeyecek ve anlayamayacaklardır. Bu yüzden aynı gerçek bir kısım insanların teslimiyet ve muhabbetlerini artırırken, bir kısım insanların da inkâr ve nefretlerini artırmaktadır.

Hakikatler kitabı olan Kur’an da öyledir: O, iman edenlerin imanına iman katar, onları coşkulu bir biçimde gereklerini yerine getirmeye sevk eder. Ama aynı Kur’an, inanmayanların küfürlerine küfür katmakta ve gerçekten uzaklaşmalarına yol açmaktadır. İşte alıcılarını Kur’an’a çeviren müminlerin Kur’an’dan etkilenişleri:

Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır. (Enfâl, 8/2-4)

Rablerinden korkanların, bu Kitab'ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar. (Zümer, 39/23)

Alıcılarını hakikate kapatanların Kur’an karşısındaki tavırları da şöyle anlatılmaktadır:

Biz, onların akıllarını başlarına toplamaları için bu Kur'an'da (çeşitli ikaz ve ihtarları) türlü şekillerde tekrar ettik. Fakat bu, onlara, daha da kaçıp uzaklaşmaktan başka bir şey sağlamıyor. (İsrâ, 17/41) Sen, Kur'an'da Rabbinin birliğini yâd ettiğinde onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisin geri dönüp giderler. (İsrâ, 17/46)

Fakat onlara uyarıcı (Muhammed) gelince, bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arttırmadı. (Fâtır, 35/42) Böyle iken onlara ne oluyor ki, âdeta aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi (hâlâ) öğütten yüz çeviriyorlar? (Müddessir, 74/49-51)

Müşrikler secde emrini alınca, Rahman da neymiş diye sorup secdeden kaçtılar. Hemen sonra gelen ayetlerde ise yüce Allah, Rahman’ın kulları başlığı altında temel özellikleriyle müminleri zikretti. İşte mümin, müşrik arasında en temel fark… Müşrik, itiraz eder, lüzumsuz sorularla demagoji yapar; mümin iman eder, teslim olur. Müşrikler emri de sorgularlar, emredeni de. Müminler ise Allah ve Rasûlü’nün emirlerine itirazsız inkıyat ederler. Müşrik, üzerindeki Rahman’ın sayısız merhamet tecellilerini görmez, görmezden gelir ve şükretmez; mümin ise onları görür, fark eder ve onlara şükreder. Secde emri, müşrikin nefretini artırır; müminin iman ve yakinini artırır. Müminler yalnızca Rahman olan Allah’a secde eder, müşrikler O’nun dûnundaki başka şeylere secde ederler.

Nitekim bu ayet nazil olunca, Allah'ın Rasûlü, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Osman b. Maz'ûn ve Amr b. Anbese secdeye kapandılar. Müşrikler onları bu halde görünce alay ederek, mescidin bir kenarına çekildiler. O halde bizler de safımızı belirleyip, ayet indiğinde Mescid-i Haram’da secdeye kapanan Hz. Peygamber ve ashabının cemaatine katılıp secdelere kapanalım ve hayatımız boyunca hiçbir konuda asla secdeden ürken, kaçan müşrikler safında yer almayalım.

Sesli Dinlemek İçin Tıklayınız.

Ağustos - 2011

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile