Ribat

Eylül 2011 - Ribat

Suresi, adını 18. ayette geçen karınca anlamına gelen Neml kelimesinden alır. Surenin teması Süleyman peygamber ve Sebe’ kraliçesi, Salih ve Lut peygamberler, kıyamet, müminler ve müşriklerin akıbetinden bahseden ayetlerdir.

Konumuz olan secde ayetinden önceki ayetlerde, kendisine pek çok şeyle beraber kuşlar müsahhar kılınan ve kuşdilini bilen Hz. Süleyman’ın ordusunu teftiş edip Hüdhüd isimli kuşu göremeyişi ve onun dönüşünde onunla konuşmaları anlatılır…

Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim. Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım. (Neml, 27/ 22-23)

Buna göre Hüdhüd, Hz. Süleyman’ın gitmediği yerlere gitmiş ve onun bilmediği bazı şeyleri tespit etmişti. Onun tespitine göre Sebe’ yurdunda başlarında bir kadın yönetici olan bir topluluk, kraliçeleri ile birlikte güneşe tapmakta ve güneşin huzurunda secde etmekteydiler.

Hüdhüd şöyle diyordu:

Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar.

Onlar, Allah’a değil de güneşe tapıyorlardı. Şeytan da, onlara bu yaptıklarını süslü/iyi/güzel gösteriyordu. Kur’an bu gerçeği şöyle dile getirir: Her taraftar kendi katındakini (fikir ve davranışını) iyi güzel görünür ve onunla avunur. (Müminûn, 23/53) En olmadık, akıl almaz işleri bir kimse yapmaya başladı mı artık o kendisine normal görünür, iyi ve makul bir şey olmaya başlar. Artık bu nokta aklın tek başına yetmediği noktadır. İşte bunun için Yüce Allah, insanlara sürekli uyarıcı göndermiş, onların sapan akıllarını yeniden hakikate yöneltmek için onları uyarmıştır.

Yöneticilik makamına çıkmış, işlerini istişare ile yapan, güçlü bir ordusu ve muhteşem bir tahtı bulunan, akıllı bir kimse olan Kraliçe, maiyetinde bulunan bunca akıllı kimse ile birlikte güneşe tapmaktan kurtulamamıştır. Durumu öğrenen Süleyman Peygamber, önce mektup yazarak sonra huzuruna davet ederek Sebe’ Melikesini uyarmış ve gökleri ve yeri yaratan Rabbe teslim olmaya çağırmış, onlar da bu uyarıya kulak vermişler ve müslüman olmuşlardır.

Ayette söz konusu edilen şeytan hem cin şeytanlarıdır, hem insan şeytanlarıdır. Zaten şeytanın ilk isyan etme sebebi secde konusudur. O, Yüce Allah’ın secde emrini terk etmiş ve kovulanlardan olmuştur. İnsanlığın atası Hz. Âdem’e secde etmeyen şeytan, Âdem’in neslini secdeden alıkoyarak yahut onları Allah’tan başka şeylere secde ettirerek saptırmış ve saptırmaktadır.  İblis, secde edenlerden olmadı. (A’raf, 7/11)

Şeytan, kendisi secde etmemekle kalmamış, başkalarının da Yüce Allah’a secde etmelerine engel olmaktadır. Allah’tan baka şeyleri secde edilmeye layık gösterip Yüce Mevlâ’nın büyüklüğünü, secdeye layık yegâne mabud oluşunu gizlemektedir. Tüm çirkinliğine ve saçmalığına rağmen o müşriklerin yaptıklarını onlara iyi/güzel/doğru göstermektedir. Bu sayede insanlık cansız putlara, hayvanlara, kendileri gibi insanlara tapabilmektedir. Bir tarafta ezelî ve ebedî olan Yüce Allah, öteki tarafta hiç kimseye hiçbir faydası yahut zararı dokunamayan, batan fâniler, putlar.

Elbette Yüce Allah’ın yaratıp insanın emrine sunduğu her şeyde pek çok özellik ve güzellik vardır. Ancak bunların hiç birisi o şeye tapılmayı ve onun huzurunda secdeyi gerektirmez. Aksine o şeyin asıl sahibi olan Yüce Allah’a tapılmayı ve secdeyi gerektirir. Güneş de bunlardan biridir. Elbette onda, insanlık için çok büyük yararlar vardır. Güneş, tarih boyunca bitmek bilmeyen enerjisi ile tüm kâinatı ışıtıp ısıtmaktadır. Bütün varlıklar, varlıklarını sürdürebilmek için güneşe ihtiyaç duyarlar. Ne var ki bunların hiçbiri güneşe tapmaya gerekçe olamaz. Güneş de, ay da, diğer gök cisimleri de Yüce Allah’ın varlığına ve erişilmez kudretine delalet eden ayetlerdendir. Onlar da yaratılış gayelerine uygun hareket ederler ve her konuda Yüce Yaratıcı’nın koyduğu ölçülere boyun eğerler:

Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor… (Hac, 22/18)

Nitekim Hz. İbrahim peygamberin kavmi de güneşe tapıyordu, o kavmini bu yanlıştan kurtarmak için ikna edici deliller getirmiş ve onları tüm her şeyin sahibi olan Yüce Allah’a tapmaya çağırmıştı:

Güneşi doğarken görünce de, Rabbim bu olabilir (mi), zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. (Enâm, 6/78-79) Hz. İbrahim, kavmine bu sözü söylemeden önce de güneşin battığını biliyordu, o kavminin aklını vardırmak için böyle bir üslup kullanmıştır.

Bir başka secde ayetinde, bu husus şöyle açıklanmıştır: Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun ayetlerindendir. Eğer Allah’a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de, aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin! (Fussılet, 41/37)

Şeytan süslü göstermektedir ancak burada tek suçlu şeytan değildir, puta tapan insanın kendisi de suçludur. Zira o, bu konuda aklını kullanmamış, şeytanın çağrısına kulak verirken, peygamberler ve onların yolunda olan davetçilerin çağrılarına kulak tıkamıştır. Nitekim şeytan, Allah adına yemin ederek yalan söylemiş ve ilk insanı eşiyle birlikte kandırıp yasak meyveden yemelerini sağlamıştı. Ancak Hz. Âdem ve eşi, yaptıkları yanlışı anladıklarında, asla şeytanı suçlama cihetine gitmemişler ve şöyle dua etmişlerdir: Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, kesinlikle kaybedenlerden oluruz! (A’râf, 7/23)

(Şeytan böyle yapmış ki) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmesinler.

Ayetin başındaki ellâ yescüdû ifadesi, farklı şekillerde okunmuş ve bu kıraatlardan farklı anlamlar çıkmıştır. Şöyle ki: elâ yâ secedû, ellâ yescüdû, hellâ tescüdûne gibi farklı şekillerde okunmuştur. Bunlardan birincisine göre mana, Ey falanlar secde ediniz; ikinciye göre mana,onlar secde etme makamına ulaşamadılar, üçüncüye göre ise mana, secde etsenize! şeklinde olur. Zaten secde ayetlerinde ya doğrudan secde emredilmiştir yahut secde edenler övülmüş yahut da secde etmeyenler zemmedilmiştir. (Bkz. Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr. XXIV, 191-192)

Allah’tan başkasına secde eden insan, şöyle bir düşünse, Yüce Allah’ın erişilmez kudreti karşısında o secde ettiği şeyler küçük ve basit kalır. Bunun için Yüce Allah’ın tanınması ve sürekli hatırda tutulması gerekir.

Büyük Arş’ın sahibi olan Allah’tan başka tanrı yoktur. O, secde edilmeye layık yegâne kudrettir. İnsan yalnız O’nu secdeye layık görmeli ve yalnızca O’nun huzurunda secdeye baş koymalıdır. Allah’a secde eden kimsenin ise, O’ndan başkası önünde eğilmesi söz konusu olamaz. İnsanı, diğer varlıkların kulu olmaktan kurtaracak olan da Yüce Allah’a boyun eğip O’na teslim olmasıdır.

Buna göre insanın karşısında iki seçenek vardır: Ya kendince uygun gördüğü bir kısım şeylerin kulu olacak, onlara boyun eğip secde edecek yahut tüm her şeyin sahibi olan Yüce Allah’a kul olacak ve O’na boyun eğip secdeye kapanacaktır. İnsan karar vermeli, gizli açık her şeyi gören, dünya ve ahirette kullarını koruyup kollayan Yüce Allah mı, yoksa başlarına gelen bir zararı savmaktan aciz olan diğer varlıklar mı? Akıllı insan için seçenek tektir: Âlemlerin Rabbi olan Allah’a kul olmakla gerçek özgürlüğü tatmak! O halde bu bilinçle buyurunuz secdeye!

Sesli Dinlemek İçin Tıklayınız.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile