Ribat

Kur’an kıssaları, dikkatle okunup ibret alınmak içindir. Kıssalar, tarihi malumat sahibi olmak için anlatılmaz Kur’an’da. Kıssa kelimesi izlenerek okunan şey anlamınadır. Kur’an kıssaları izlenerek okunmalıdır. Dolayısıyla Kur’an kıssasını okuyan kimse, kıssadaki kahramanın yerine kendisini koymalı ve kıssayı yaşayarak okumalı, kıssadan alacağı mesajları alıp hayatına taşımalıdır.

 

Kur’an’da anlatılan çarpıcı kıssalardan biri de yüz yıl uyutulan adamın kıssasıdır. Kıssa şöyle anlatılır:

Yahut altı üstüne gelmiş bir kente uğrayan kimseyi görmedin mi? «Allah burayı ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek?» dedi. 

Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti, «Ne kadar kaldın?» dedi. 

«Bir gün veya bir günden az kaldım» dedi.

 «Hayır, yüz yıl kaldın, yiyeceğine içeceğine bak, bozulmamış; eşeğine bak ve hem seni insanlar için bir ibret kılacağız,  bir de şu kemiklere bak, onları nasıl birleştirip, sonra onlara et giydiriyoruz» dedi.

Bu ona apaçık belli olunca, «Artık Allah'ın her şeye Kadir olduğuna inanmış bulunuyorum» dedi. (Bakara, 2/259)

Ayette dikkatimizi çeken hususları şu şekilde özetleyebiliriz:

Görmedin mi? Bu ifade, anlatılan olayı gönül gözüyle okumanın ve görürcesine izlemenin gereğine işaret etmektedir. Görür gibi izle ve görmüşçesine anla. Bunun için derinlemesine düşün.

Altı üstüne gelmiş bir kent… Mesaj evrensel olsun, bütün zaman ve mekânları kapsasın diye bu kentin neresi olduğu açıkça belirtilmemiştir. Kur’an’ın hedefi, tarihî bilgiler vermek olmadığı için, olayın geçtiği yeri, zamanı ve olayın kahramanlarını açıkça vermez. Çünkü bu gibi bilgilerin mesajla doğrudan bir ilgisi yoktur. Ancak kaynaklarımız bu şehrin, işgal ve istila sırasında yerle bir olmuş, enkazı insan ve diğer canlıların parçalarına karışmış Beytü’l Makdis olduğunu söylerler. Altı üstüne gelmiş, harabeye dönmüş bir şehir. Şehrin enkazını gören kimse, Allah’ın kudretinin bu şehir ahalisini nasıl yeniden dirilteceğini merak ediyor. Bu kimse, öldükten sonra dirilmeyi duymuş ve buna inanmış biridir. Ancak o, bu işin nasıl gerçekleşeceğini merak etmektedir. Tıpkı bir sonraki ayette bildirildiği üzere, İbrahim Peygamberin, inandığı halde, sırf kalbinin mutmain olması için Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, göster bana diye sorduğu gibi.

Kente uğrayan kimse… O kimsenin adı da geçmez ayette. Bu ya ilk muhataplar tarafından bilindiğindendir yahut da mesaj herkese şamil olsun diyedir. Bazı ilim adamları bu kişinin dirilişe inanmayan bir kâfir olduğunu söyleseler de doğru olan, bu kimsenin inançlı kişi Hz. Üzeyr olmasıdır. Çünkü ayetin devamında Yüce Allah yahut O’nun gönderdiği bir melek onunla konuşmuş, ne kadar kaldığını sormuş, onun cevabı üzerine kaldığı süreyi ona açıklamıştır.

«Allah burayı ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek?» dedi. Taklitten tahkike erebilmek için sorgulamak güzeldir. Burada önemli olan hakikati arama için sormak ve sorgulamaktır. Peygamberimiz, “soru sormak bilgisiz kimsenin şifasıdır” buyurur. “Sizden öncekilerin helak edilme sebeplerinden biri de çok soru sormalarıdır” hadisinde kastedilen soru ise art niyetli ve lüzumsuz soru ve tartışmalardır. Müslüman hikmet ve hakikatin aşığıdır. Ona ulaşmak için yolculuklar yapar, sorar soruşturur. Demek ki kendi içimizde bir kısım sorular aklımıza gelebilir, bunlardan kaçmak yerine bunlara makul cevaplar bulmak için gayret etmeli, okuyup araştırmalı, sorup soruşturmalıyız. Aynı şekilde muhataplarımızdan çok farklı sorular duyabiliriz, bunun için de onları ikna edecek cevaplar bulmalıyız. Sorudan kaçmak, soru sorana kızmak çözüm değildir.

Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti… Öldüren ve dirilten Yüce Allah’tır. O, dilediğini, dilediği vakitte ve dilediği şekilde öldürür ve diriltir. Uyku da küçük ölümdür.  İnsan hayatında çok önemli bir yeri olan uyku ve uyanma, bir nevi ölüm ve diriliş antrenmanıdır.

Bir gün veya bir günden az kaldım… Zamanı yöneten Yüce Allah’tır. İnsan, zamanı Yüce Allah’ın izin verdiği ölçüde O’nun kendisine sağladığı ölçüler çerçevesinde bilebilir. Çoğu zaman insan, zamanın nasıl geçtiğini bilemez. Bu durum uykuda olduğu gibi uyanıklıkta da olabilir. Nice zamanlar uykusundan uyanan insan, çok kısa uyuduğu halde saatlerce uyuduğunu sanabilir yahut uzun süre uyuduğu halde çok kısa uyuduğunu zannedebilir. O adam da kısa bir süre uyuduğunu sanmıştı.

Zamanın izafî olduğuna dair Kur’an’da başka örnekler de vardır:

Üç yüz dokuz yıl uyutulduktan sonra uyandırılan Ashab-ı Kehf’in, ne kadar kaldınız sorusuna Bir gün veya daha az bir müddet kaldık diye cevap vermeleri. (Kehf, 18/19, 25)

Yüce Allah’ın, yeryüzünde ne kadar kaldınız sorusuna ateş ehlinin Bir gün veya daha az bir süre kaldık demeleri. (Müminûn, 23/113)

Bir başka ayette insanların dünyada kalış sürelerini çok kısa bulacakları şöyle anlatılır: Kıyameti gördükleri gün dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış olduklarını sanırlar. (Naziât, 79/46)

Bir ayette Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibi (Hac, 22/47) olduğu bildirilir. Başka bir ayette de şöyle buyrulur: Gökten yere kadar, olan bütün işleri Allah düzenler, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir gün içinde O'na yükselir. (Secde, 32/5)

Yine Kur’an’da, melekler ve Cebrail’in elli bin yıllık bir günde ulaşacakları mesafeden bahsedilir. (Meâric, 70/4)

Hayır, yüz yıl kaldın, yiyeceğine içeceğine bak, bozulmamış; eşeğine bak ve hem seni insanlar için bir ibret kılacağız kemiklerine bak, onları nasıl birleştirip, sonra onlara et giydiriyoruz… Adam bir asır uyumuştu, ancak o bir gün uyuduğunu düşünüyordu. Bu uzun süre içerisinde o öldü mü yoksa bitkisel hayat mı yaşadı bilmiyoruz. Bilinen ise, adamın bir asır kaldığına dair bedeninde herhangi bir değişiklik hissetmemesidir. Eşeği ise yüz yıl önce ölmüş bir canlı idi ve kemikleri çürümeye yüz tutmuştu. Adamın yanındaki yiyeceği ise henüz bozulmamıştı. Demek ki adam ve yiyeceği için zaman adeta durdurulmuş, eşek için ise zaman işletilmişti. Adamın yiyeceğinin üzerinden bir gün yahut yarım gün geçmişti; eşeğinin üzerinden ise bir asır geçmişti. Çünkü yiyecek bozulmamış, ancak eşek çürümüştü.

Sonunda olmazları olduran Yüce Allah, eşeği tekrar diriltip hayata döndürüyor. Adamın tanık olduğu bu ilginç olay Kur’an’da anlatılarak bütün insanların olaya şahit olması sağlanıyor. Evet, hakikati kabul etmek için bu gibi eşsiz olayların herkesin hayatında ayrı ayrı olması gerekmez. Önemli olan olanlardan ibret alabilmektir. Tarih boyunca pek çok insanın sorduğu ve ikna edici pek çok cevap aldığı aynı soruları tekrarlamakla vakit kaybetmeye gerek yoktur. Nitekim tarihte Ashab-ı Kehf de üç asırdan fazla bir süre uyutulup uyandırılmış, ölümü tattıktan sonra tekrar hayata döndürülüp sonra yeniden ruhları kabzedilmiştir. Hz. İsa peygamberin eliyle de ölmüş bazı kimseler, bu dünya hayatında diriltilmişlerdi. Yine Hz. Musa döneminde, bir maktul, kesilen ineğin bir parçası kendisine vurulduğunda hayata dönmüş ve katilini söylemişti.

Ayette üç kere, bak/ünzur emri tekrarlanıyor. Adamın eşeğinin çürümüş kemiklerine, bozulmayan yiyeceğine ve eşeğin tekrar dirilişine ayrı ayrı bakması isteniyor. Aslında çevremizde cereyan eden sayısız olay, öldükten sonra dirilişi ve Yüce Allah’ın erişilmez kudretini haykırmaktadır. Önemli olan onlara ibret gözüyle bakabilmektir. Ölü arzın diriltilmesi, kurumuş ağaçların baharla birlikte tekrar canlanmaları, kuru bitki tohumlarının tekrar yeşerip neşv ü nema bulması, bir su damlacığından insanın dünyaya gelmesi, bir yumurtadan canlıların çıkması ve benzeri pek çok şey bize bu gerçeği haykırmaktadır. Tabii ki gören gözlere, duyan kulaklara, anlayan gönüllere…

Artık Allah'ın her şeye Kadir olduğuna inanmış bulunuyorum… O halde bizler de Allah ve ahiret inancımızı bir kez daha gözden geçirelim ve Allah’a inandığımız gibi, öldükten sonra tekrar diriltileceğimize de iman edelim. Bu imanın gereği olarak da kendimizi ebedî yaşayacağımız ahirete hazırlayalım. 

Nisan 2012

Sesli Dinlemek İçin Tıklayınız.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile