Kitap

Tarih boyunca güçlü milletler, güçlü kültürlere sahip toplumlar olmuşlardır. Güçlü kültür ise, doğru düşünen akıl ve mantığa, evrensel insanî değerlere ters düşmeyen manevî değerlere, kısaca gerçek/hak dine dayanan değerler toplamıdır. Bilim, adalet, hürriyet, çalışkanlık, doğruluk-dürüstlük, yardımseverlik, her an, her şartta, her yerde ve herkese iyilik gibi değerlere dayanan bir din, bütün kurumlarıyla çalıştırıldığı takdirde ilerlememek için hiçbir sebep yoktur kanaatindeyiz. Nitekim bu temel değerler üzerine bina edilen İslam dini, tüm kurumlarıyla işlerlik kazandığı dönemlerde, saliklerine dünya saadet ve saygınlığı kazandırmıştır hep.

Yunus Emre, Mevlana, gibi bugün bizi dünyaya tanıtan evrensel abide pek çok şahsiyetimizin yetişmesinde İslam ve onun mukaddes kitabı Kur’ân’ın ayrı bir yeri vardır. Şöyle ki bunlardan Hz. Mevlana’nın[1] büyük eseri Mesnevî’nin ‘Mağz-ı Kur’ân (Kur’ân’ın özü) olduğu söylenmiştir. Kısaca söylemek gerekirse Kur’ân bu ve benzeri şahsiyetlerin, onların eser ve görüşlerinin hamuru olmuştur.

Bin yıldır İslam’la yoğrulan ve asırlarca İslam’ın bayraktarlığını yapan milletimizin bize emaneti olan kültürümüzün hemen her alanında bu yüce dinin motiflerini taşımaktadır. Onun hayatının hemen her alanında İslam’ın izlerini görmek mümkündür. Ev hayatından iş hayatına, camiden mezara kadar her alan İslamî çizgilerle süslüdür. Yahya Kemal’in şu dizeleri bu gerçeği ne güzel dile getirir:

Bu geniş ülkede, binlerce lâtif illerde,

Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,

Manevi varlığının resmini çizmiş havaya.

Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü’yaya.

 

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.

Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;

Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;

Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.

Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,

Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.

Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda![2]

Rıza Tevfik Harap Mabed adlı şiirinde şu dizelere yer verir:

Vardım eşiğine yüzümü sürdüm,

Etrafını bütün dikenler almış.

Ulu mihrabında yazılar gördüm,

Kim bilir ne mutlu zamandan kalmış?

Âyât-ı hikmet var kitabesinde,

Bir ders-i ibret var hitabesinde;

Bağ-ı cennet olan harabesinde,

Tekbir sedâları artık bunalmış.[3]

Aynı bağlamda Mehmet Akif de şunları söyler:

Enbiyâ yurdu bu toprak; şühedâ burcu bu yer;

Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer!

Dışı baştanbaşa bir nesl-i kerîmin yâdı,

İçi boydan boya milyonla şehîd ecsâdı.[4]

 Şöyle bir bakıldığında hemen görülür ki, şu aziz vatanın dağları-taşları, âbideleri-kubbeleri, camileri-minareleri, mezar taşları-türbeleri Kur’ân’ın terennüm ettiği tevhîd nağmelerini haykırırlar. Kur’ân’ın ezelî ve ebedî nurunu, atom zerrelerine kadar  nüfuz edip ilan ettiği tevhid gerçeğini , hiçbir kuvvet bu vatanın ve bu milletin temiz sinesinden silip atamayacaktır. İslam, adeta bu milletin varlık sebebi olmuş ve onu tarihteki o seçkin yerine oturtan en önemli faktör olmuştur. Dün olduğu gibi bugün de dünyanın dört bir yanında Türk olmak, Müslüman olmakla eş değerde sayılmaya devam etmektedir. Bu nedenle, Türk Milletini İslam’dan koparmak hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Örneğin bu millete mensup olan biri, dinin en önemli şiarından olan ezan sesini duyduğunda oturuşunu düzeltir, ağzındaki sigarasını atar ve kendine çeki düzen verir. Benzeri şeyler Kur’ân okunurken ve dinlenirken de yapılır.

Aynı şekilde bir Türk, Dininin Peygamberi Hz. Muhammed’in adını saygıyla anar ve onun adını anarken sağ elini göğsüne götürerek lisan-ı hal ile ‘kalbimizdesin’ der. Hz. Peygamberin doğumundan vefatına kadar tüm hayatını konu alan Mevlid, doğum, ölüm, sünnet, düğün ve benzeri pek çok toplantıda okunarak her vesileyle Peygamber anılmaya ve hep gündemde tutulmaya çalışılır. Mevlidde onun doğumunu anlatan dizeler okunurken, bir büyüğün karşılanışında yapıldığı gibi ayağa kalkılarak adeta yeni dünyaya gelen Muhammed’e buyur denilir. Yine onun sakal-ı şerifi Anadolu’nun dört bir yanında elden ele dolaşır, saygıyla öpülür ve muhafaza edilir. Ona ait olduğu söylenen bir takım eşyalar ‘Mukaddes Emanetler’ adı altında asırlardan beri bu milletin bağrında korunur.

Yine o peygamberin ismini çocuğuna koyarken, çocuğun kötü biri olması ihtimalinde ilerde hırsız, soysuz gibi kötü bir sıfatla anılması durumunda, bunun peygamberin ismine saygısızlık olacağı düşüncesiyle Muhammed ismini değil, Osmanlıca aynı yazılışta ama farklı okunan ‘Mehmed’ ismini tercih eder.

Genel olarak bu milletin tüm fertleri birer ‘Mehmetçik’ yani, küçük birer Muhammet’tirler. Özel olarak da hemen her Türk evinde Hz. Peygamberin, yahut aile ve ashabının isimlerinden bir isim bulunur. Ahmet, Mehmet, Mahmut, Mustafa, Gül, Gülizar, Güllü, Gülşen, Songül, İlknur, Ayşe, Hatice, Fatma, Betül, Hasan, Hüseyin, Ali, Ömer, Osman.. gibi.

Hakkında açık bir nass olmadığı halde, belki de sadece bu milletin çocukları Kur’ân Mushaf’ını belden yukarda taşır, okurken yüksek rahlelere koyarak onu okur, Anadolu’da her evin baş köşesinde mutlaka bir Kur’ân Mushaf’ı bulunduğu gibi, kızların çeyizlerinde mutlaka bir Mushaf bulunur. Her Müslüman Türk, imansız, Kur’ân’sız olmanın bahtsızlık olduğunu iyi bilir  ve dualarında bu duruma düşmemek için sürekli Allah’a yalvarır.

Eskiden beri Anadolu’da hemen her evin yahut her işyerinin duvarını, Besmele, Mülk Allah’ındır, Allah’ın dediği olur, Rızık Allah’ındır, Allah dilerse olur, Allah mübarek etsin, Allah, Muhammed.. gibi bir dinî cümle yazılı hat tabloları süsler. Bunlardan birini evde yahut işyerinde bulundurmak, adeta o evi yahut iş yerinin olmazsa olmazıdır.

Bunun yanında ata sözlerimiz, deyimlerimiz, dualarımız, türkülerimiz, bilmecelerimiz bile İslam motifleriyle bezenmiş, nakış nakış işlenmiştir. Kısaca edebiyatımız, sanatımızın hemen her alanında dinî motiflere rastlamak mümkündür. Sözgelimi mimarî yapılarımızın süslenmesinde ayet ve hadisler çok önemli yer tutarlar. Dinî motifler yalnızca camilerde sınırlı kalmamış, camiler yanında evler, hanlar, türbeler, çeşmeler, alet ve edevatlar da aynı şekilde bundan nasibini almıştır. Ve yazılan her yazı, yazıldığı yerle, o yerin konum ve önemiyle bağlantılı bir biçimde en güzel bir şekilde yazılmıştır. Bu şekilde hem mimarî eserler süslenmiş, hem de hat ustaları yerli yerince ibareleri yazarak dinî bilinç düzeylerini ve güzel yazı yazma maharetlerini ortaya koymuşlardır.

Kısaca söylemek gerekirse, kültürümüzün en temellerinden biri Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’ân, millet olarak bizim taşımız-toprağımız, ekmeğimiz-aşımız, huyumuz-suyumuz, yolumuz-yöntemimiz ve her şeyimiz olmuştur. Beşikten mezar taşına kadar her şeyde, hayatın her alanında onun izlerini görmek, yahut başkalarına göstermek istemişiz sürekli. Bunun içinde ondan bir şeyleri, uygun düşen her şeye kazımak ihtiyacı duymuşuz. Bu, biraz da tüm bu alanlarda ona göre yaşama ve yapıp ettiğimiz hemen her şeyi ona dayandırma, onda mesnedini bulma arzusundan kaynaklanmıştır. Bir deyimimizde kendisini bulduğu gibi, yapıp ettiğimiz her şeyin Kitaptan yerini bulmak, Kitabına uydurmak[5] istemişiz hep. İpe sapa gelmez işler yapanlar için ‘kitapsız’ tabirini kullanır olmuşuz. Şairin dediği gibi Allah’ın Kitabı bizim her şeyimiz olmuş: “Hasta olsam, ilacım, çorbam, sütüm o Kitap/ Suda mantarım, gökte paraşütüm o Kitap.”[6] Gerçekten de bu milletin dualarını o Kitabın dua örnekleri süslemiş, hastalıklarının devasını o  Kitabın şifa ayetlerinde aramıştır. Evet bu, hep böyle olmuş ve böyle olmaya da devam edecektir. Çünkü bu millet, Kitaplı olmaktan bir zarar görmemiştir. Bu yüzden dilimizde ‘Kitapsızlık’ olumsuz anlam ifade etmektedir. Kitaplı olmak ve bunun Kur’ân gibi bir kitapla olması, bu millet için önemli bir ayrıcalık ve üstünlük sebebidir.

Kur’ân, elbette bizim bu mütevazı çalışmamızda tespit edebildiğimiz ayetler mecmuasından ibaret değildir. Kur’ân bir bütündür ve bir bütün olarak algılanıp yaşanmalıdır. Bizim bu çalışmada tespit ettiklerimiz de kültürümüzde yer almış Kur’ân ayetlerinin tümünü kapsamaz. Ama bizim tespit ettiklerimiz, fizikî dünyaya yansıyan, yazılabilen, ilk etapta akla gelen, göze çarpan ve bir Müslüman’ın öncelikle öğrenmesi gereken gerçeklerdir. Şunu da itiraf edelim ki, kültür dünyamızı sarıp sarmalayan ayetler, bu tespit ettiğimiz ayetlerden de ibaret değildir. Bunlar bizim tespit edebildiklerimiz. Bir de kültür dünyamızda yer alan hadisler var ki, onlar hem daha çok ve hem de ayrı bir çalışmanın konusudur.

Kısaca söylemek gerekirse, bugün toplum olarak geleceğe kendimizi hazırlayabilmek için, temellerimizi keşfetmek, kendimizi tanımak zorundayız. Hep olumsuzlukları gündeme taşımak yerine güzellikleri öne çıkarmayı denemeliyiz. Bunun için de öz benliğimizin temelini oluşturan kültürümüze kazınmış ve asırlar geçtiği halde silinemeyen tevhid izlerini görmezden gelemeyiz. Yüce Allah İsra olayında, evrensel tevhid izlerini peygamberine göstermek için onu Mescid-i Aksa’ya götürdüğüne vurgu yapıyor. Biz neden içiçe yaşadığımız halde kendi değerlerimizdeki güzellikleri görmezden gelelim? Neden hala üzerinde ayet yazılı bir levhayı, anlamadan sadece sanatsal bir etkinlik olarak duvara asalım ve onu o gözle izleyelim? İşte bu çalışma kültür hayatımızı nakış nakış dokuyan ayetler koleksiyonunun farkına varma, onları anlama ve onları daha bilinçli bir biçimde kullanma amacına yönelik olarak yapılmıştır.

Çalışmamızın özellikle yeni yetişen kuşakların, kendi öz kökleriyle tanışarak geleceğe yönelik ufuklarının açılmasına yardımcı olmasına, insanımızın gezip gördüğü yerleri daha bir bilinçli bir şekilde okuyup değerlendirmesine vesile olması en içten temennimizdir.

Doç. Dr. Ali AKPINAR


 

[1] Hz. Mevlana, Kur’ân ile ilgisini şu sözleriyle özetler: “Canım tenimde oldukça ben Kur’ân’ın kölesi, Tanrı’nın seçkin elçisi Hz. Muhammed’in yolunun toprağıyım. Her kim, bundan başka benden bir söz naklederse, ona çok üzülür ve o sözden de çok üzüntü duyarım.” Mevlânâ’nın Rubâileri, Beyit, 1052, s, 216.

[2] Yahya Kemal,’Koca Mustafapaşa’,  Kendi Gök Kubbemiz, s, 45-46.

[3] Rıza Tevfik, Serâb-ı Ömrüm, İstanbul,

[4] Ersoy Mehmet Akif, Safahât, s, 151.

[5] Gerçi bu deyim, kanun ve kaide dışı bir şeyi uygunmuş gibi gösterme işi için, olumsuz anlamda kullanılmıştır. Bkz. Doğan Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, s, 661.

[6] Kısakürek N. Fazıl, Çile, s, 364.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile