İki Yüzlü Münafıklara İki Misal Birden

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُون صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ

أَوْ كَصَيِّبٍ مِنْ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنْ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللَّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden doğru yola dönmezler.

Bir kısmı da karanlıklarda, gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sağanağa tutulup, yıldırımlardan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzer. Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır; onları aydınlattıkça ışığında yürürler ve üzerlerine karanlık basınca durakalırlar. Allah dileseydi işitme ve görmelerini giderirdi. Doğrusu Allah her şeye Kadir’dir.

Yüce Yaratıcı, insana bir kalp vermiş ve bu bir kalpte tek inancın olmasını istemiştir: Allah insanın içine iki kalp koymamıştır. Mekke’de yaşayan Fihrî denilen çok akıllı bir adam vardı, duyduğu her şeyi ezberlerdi. İnsanlar onun için bunun iki kalbi/iki aklı var derlerdi. Bu kişi de benim iki kalbim/iki aklım var, onlarla Muhammed’den daha iyi görür ve bilirim diye övünürdü. Bu kişi, Bedir savaşına katılıp bozguna uğrayan müşriklerin arasında kaçarken ayakkabısının biri ayağında, diğeri elinde görülünce şöyle denildi: Şayet bu adamda iki kalp/iki akıl olsaydı bu komik duruma düşmezdi! İşte ayet bu gibi kişiler hakkında inmiş ve bir kişinin içinde hem iman hem küfrün bir araya gelemeyeceğini açıklanmıştır.

Aslında insana çifter çifter verilen kulak, göz, el, ayak da birbirleriyle uyumlu çalışsınlar, aynı hedefe sahiplerini götürsünler diye bahşedilmiştir. İki göz birlikte görür, iki kulak birlikte duyar, iki el ve iki ayak aynı hedefe doğru birlikte hareket ederler. Yani insan, tek hedefe odaklanıp tek Yaratıcısını bulmak, bilmek ve O’nun olmak için yaratılmıştır. Bu gerçeği anlamayan münafıklar ise, ikili oynamayı seven, iç dünyaları başka, dış dünyaları başka, iki yüzlü kimselerdir. Onlar, bir kısım dünyevî çıkarlar için dilleriyle inandık dedikleri halde, aslında inanmayan kimselerdir. İşte bu iki örnekte münafık tipli insanlar söz konusu edilerek Müslümanlar uyarılmıştır. Onlar gibi olmamaları için, onları tanıyıp onlardan gelebilecek zarardan korunabilmeleri için, hayatın içerisinden iki çarpıcı misalle tanımlanmışlardır. Aslında münafıklar için verilen bu farklı misaller, farklı nifak çeşitlerine de işaret etmektedir.

İlki, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimse… Işığa alışmışken ateşi sönüp karanlıkta kalan kimse misali… Münafıklar, dilleriyle söyledikleri tevhid sözü ile geçici bir ışığa kavuşurlar. Bir nûr, bir ışık içinde bulunan, sonra da ışığı elinden alınan kimsenin şaşkınlığı; devamlı karanlık içinde yol alan kimsenin şaşkınlığından daha fazladır. İkiyüzlülükleri sebebiyle Yüce Allah, münafıkların ışıklarını giderir ve onlar yaptıklarıyla kalıcı bir karanlıkta bocalarlar. Gözler, ışığa alışmışken karanlıkta kalıvermek sahibinin ne yapacağını şaşırmasına, bocalayıp kalmasına sebep olur. Işığı bilip görüp karanlıkta kalmak ne acı! Münafıkların dilleriyle söyledikleri Müslümanlıkla elde ettikleri dünyalıklar, saman alevi gibi geçicidir.

Ayette nâr ve nûr tekil, zulumât ise çoğul olarak gelmiştir. Zira münafıkların yaktıkları ateş, dilleriyle söyledikleri Müslümanlık sözüdür. Dışarıdan onları görenler içi dışı bir Müslüman sanır ve onları nûr üzerinde görür. Ancak Yüce Allah, onların kalplerindeki küfür sebebiyle ışıklarını gideriverince onlar karanlıklar içerisinde kalakalırlar. Artık onların ruh halleri karmaşıktır. Hakikat ile bâtıl arasında gidip gelmektedir. Doğrusu münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, oysa O, onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir. Onlar namaza tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ne onlarla ne de bunlarla olur, ikisi arasında bocalayarak Allah’ı pek az anarlar. Allah’ın saptırdığı kimseye yol bulamayacaksın.

Bir adı da nûr olan Kur’ân’ın çağrısını duyup ona uymayanların hali budur. Onların elinde ateş vardır, ancak ateşin etrafa saçacağı nûr/ışıktan mahrumdurlar. Çünkü onlar o ateşten istifade edemeyen kimselerdir. Yaktıkları ateş etraflarını aydınlattı, fakat onların inkârları ateşin sönmesine sebep oldu ve onlar ellerine geçen bu fırsatı değerlendiremediler, o ateşin aydınlığında yol yürüyemediler, sonuçta çaresizlik içerisinde karanlıkta kalakaldılar. Aslında hakikat ateşi sönmemiştir, ama onlar o ateşten faydalanamadıkları için sanki onlara sönmüş gelmektedir. Zira hakikat nuru parlayıp dururken onlar ona gözlerini kapatmışlardır. Onlar, hakikat ateşini görmezden gelip nifak-fitne-harp ateşini yakanlardır. Onlar, savaş ateşini ne zaman körükleseler Allah onu söndürür. Yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah bozguncuları sevmez.

Münafıkların ateşleri geçicidir ve sönmeye mahkumdur. Onlar dilleriyle iman sözünü söylemekle geçici bir ışığa kavuşurlar, Müslüman olmanın dünyevî nimetlerinden faydalanırlar, ama bu çok sürmez, zira dünya sonludur, dünyalıklar da. Onların ışığını Yüce Allah gidermiş, onların gerçek yüzlerini ortaya çıkarmıştır. Onların bu durumu, hiç ateş görmemiş ve gözleri devamlı karanlığa alışmış kimselerden daha kötü olmuştur. Onun için münafıklar, kâfirlerden daha aşağıdırlar: Doğrusu münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onlara yardımcı bulamayacaksın.

İkinci misal; karanlıklarda, gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sağanağa tutulup, yıldırımlardan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkayan kimse misali… Semadan inen sağanaktan kasıt vahiydir. Vahiyle onların hayatında gök gürüldüyor, şimşekler çakıyor, çok açık, net ve sert uyarılar almakta, ama bunlardan faydalanmamaktadırlar.

Vahiy, sağanak sağanak yağan rahmet yağmurları gibidir, herkese ulaşır. Kuru ve ölü topraklar o yağmurla hayat bulurlar. Vahiy ile de ölü kalpler dirilir, ölü ruhlar can bulur. O yağmurlar herkese ulaşır ulaşmasına, ancak onlardan herkes yararlanamaz. Münafıklar da onlardandır. Zira Vahye kulak tıkayan adamlar, deve kuşu gibi kafalarını kuma sokanlardır. Karanlıklar, onların ruh halini yansıtmaktadır.

Cennet ve cehennemi, izzetli yaşayan ve helak olan kavimleri anlatan Kur’ân ayetleri ve gerçek hayatta yaşanan olumlu olumsuz olaylar, gök gürültüsü ve şimşeklere benzer. Müminlerin eliyle kafirlere ulaşan uyarılar ise yıldırım gibidir. Onlar tüm bu uyarıcı ayetlerle iç içedirler. Ama münafıklar, bunca ayetten alınması gereken dersi alamayanlardır.

Bu misalde İslâm dini hayat sebebi olmakta kuvvetli bir yağmura, Peygamberimiz döneminde ve her zaman İslâm’a karşı olan kâfirlerin şüpheleri karanlıklara; dinin va’di ve vaîd/müjdeli ve korkutucu uyarıları şimşek ve gök gürültüsüne; kâfirlerin ve münafıkların müstahak oldukları musibetler ve ceza, yıldırımlara benzetilmiştir. Başka bir deyişle sağanak yağmur, tüm insanlığa rahmet olarak gelen İslâm’ı temsil eder; karanlık, gök gürültüsü ve şimşek ise öne çıkan engelleri, İslâm düşmanlarının ortaya koyduğu güçlü savunma nedeniyle yaşanan tehlike ve güçleri temsil eder. Durum biraz yatıştığında kararsız kimseler, İslâm’a doğru yönelirler, fakat zorluk bulutları ortaya çıktığında veya kendi çıkarlarına, bâtıl inançlarına, önyargılarına ters düşen emirler verildiğinde öylece şaşkınlık içinde kalakalırlar.

Onlar ölüm korkusu içerisindedirler. Çünkü ölüm sonrası için hazır olmayan ölümden korkar.

Aslında ışık, gözün görmesi içindir; münafıklar ise karanlık adamlar olduğu için ışık gözlerini alacak olur.

İşte münafıkların vahim durumu ayetteki bu temsil gibidir. Karanlıklar içerisinde kalmış, ne yapacağını şaşırmış, gök gürlemesi, şimşek çakması ve yıldırım düşmesinden korkan ve bu korkunç sesleri duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkayan kimsenin durumu gibi. Halbuki görmesini ve faydalanmasını bilen kimse için sağanak yağmurlar ve o yağmurların habercisi olan şeyler aslında birer müjdedir. Ama bu insanlar bunları helak sebebi görmekte ve korkmaktadırlar. Tıpkı hakikat karşısındaki münafıklar gibi. Oysa yanan hakikat nuruna gözü kapatmak o nuru söndürmeyecek, hakikatin sesine kulak tıkamak o sesi kısmayacak, hakikate sırt çevirmek hakikate zarar vermeyecektir. Bütün bu durumlarda zarar görenler, gerçekle yüzleşmek istemeyenlerdir.

Onlar, dilleriyle tevhid sözünü söylemekle az bir miktar geçinirler, kendilerine Müslüman muamelesi yapılır, Müslümanların sahip oldukları haklardan faydalanırlar. Ama bütün bunlar gelip geçici ve dünyevî şeylerdir. Onlar, nifakı tercih ettiler, Allah da onlara o yolu kolaylaştırdı. Zira kim neyi ister ve neye yönelirse Yüce Allah ona o yöneldiği şeyi kolaylaştırır. Cenneti isteyip cennet yoluna giren kimseye cennetin yolu; cehennem isteyip cehennem yoluna giren kimseye de cehennem yolu açılır: Elinde bulunandan verenin, Allah’a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah’ın birliğini doğrulayanın işlerini kolaylaştırırız. Ama, cimrilik eden, kendini Allah’tan müstağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız.

Çarpıcı Misalin İbretlik Dersi

Her insan Kâinat kitabının ve Kur’ân’ın uyarıcı ayetleriyle karşı karşıyadır. Kâinatta var olan tüm varlıklar, onlarla birlikte yaşanan tüm olayların her biri birer ayettir. Ateşin yanıp sönmesi, aydınlık ve karanlıkların peşpeşe gelmesi, gök gürültüsü, şimşek, yıldırım ve gökten yere inen yağışlar… İnsanların geçmişte ve günümüzde karşılaştığı olaylar… Kur’ân’ın hikmetli cümleleri… Her biri birer ayettir. Tabi ki görmesini, ibret almasını bilenlere.

Ayetler ibret almak, gerçeği, Rabbi bulmak içindir. Münafık karakterli olanlar ise bu ayetlerden alınması gereken dersi alamayan, ayetlerin yakınına geldikleri halde onlardan istifade etmesini bilemeyen kimselerdir. Akıl, kalp, göz, kulak, dil ve diğer tüm organlar ve duyular hakkı/hakikati bulmak ve Hakkın yolunda kullanılmak içindir. Elbette bütün bu organlar yaptıklarından sorumludur. Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.

Hakikat nurunu görmezden gelenler o nura zarar veremez, onu söndüremezler. Hakikatin sesini duymak istemeyenler de o sesi kısamazlar. Kâfirler, münafıklar istemese de Yüce Allah nurunu tamamlayacaktır.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir