Kur’ân’dan İstifade Edemeyenler
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ وَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى أُوْلَئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ
Biz bu Kur’ân’ı yabancı bir dil ile ortaya koysaydık: «Ayetleri uzunca açıklanmalı değil miydi? Bir araba yabancı bir dille söylenir mi?» derlerdi. De ki: «Bu, inananlara doğruluk rehberi ve gönüllerine şifadır.» İnanmayanların kulaklarında ağırlık vardır ve onlara kapalıdır; sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.
وَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًا
وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْآنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلَى أَدْبَارِهِمْ نُفُورًا
Kur’ân okuduğun zaman senin ile ahirete inanmayan kimseler arasına görünmeyen bir perde çekeriz. Kur’ân’ı anlarlar diye kalplerine örtüler ve kulaklarına da ağırlık koyduk. Kur’ân’da Rabbini bir tek olarak andığın zaman, onlar ürkerek ardlarına dönerler.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ
Onlardan seni (okuduğun Kur’ân’ı) dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: «Bu Kur’ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir» diyerek seninle tartışırlar.
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ فَأَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ تَدْعُهُمْ إِلَى الْهُدَى فَلَنْ يَهْتَدُوا إِذًا أَبَدًا
Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim kimdir? Kur’ân’ı anlarlar diye kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.
وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِرًا كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْرًا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
Ayetlerimiz sapık kimseye okunduğu zaman sanki kulaklarında ağırlık var da işitmiyormuş gibi büyüklenerek sırt çevirir. İşte ona can yakıcı azabı müjdele.
Kur’ân, tüm insanlığa gelmiştir. O, peygamberinin ve ilk muhataplarının dili Arapça olarak inmiştir. Onun Arapça oluşu, başka dilleri konuşanlar tarafından anlaşılmayacağı anlamına gelmez. Zira onun okunması, ezberlenmesi, anlaşılması ve yaşanması bizzat Yüce Allah tarafından kolaylaştırılmıştır. Biz Kur’ân’ı Allah’a karşı gelmekten sakınanları müjdelemen ve inatçı toplumu uyarman için senin dilinde indirerek kolaylaştırdık. Biz, öğüt alırlar diye, Kur’ân’ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık. And olsun ki Kur’ân’ı, öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur? Kamer suresinde bu ayet tam dört kere tekrarlanarak onun okunması, anlaşılması, ezberlenmesi ve yaşanmasının kolaylaştırıldığı yeminli ifade ile belirtilmiştir. Nitekim Kur’ân’ın dilini konuşan nice insan indiği günden beri ona inanırken, yine aynı dili konuşan nice insan onu inkâr etmiştir. Onlar, Kur’ân’ın mesajını anladıkları halde inkâr etmişler ve ona karşı çıkmışlardır. Onun Allah kelamı olduğunu kabul etmemişler, onun beşer sözü olduğunu ileri sürmüşler, Hz. Muhammed’in onu uydurduğunu iddia etmişler, ona sihirbaz, kâhin, şâir gibi iftiralar atmaktan çekinmemişlerdir. Demek ki Kur’ân’ın Arapça oluşu, ona inanmanın ve onu anlamanın önünde bir engel değildir. Nitekim tarih boyunca Arap olmayan pek çok insan Kur’ân’ı okumuş, anlamış ve ona iman etmiştir. Arap olanlardan ona inanmayanlar olmuş, Arap olmayanlardan ona iman edenler hep olmuştur.
Kur’ân, kendisine inanmayanların «Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız» dediklerini söyler. Yine Kur’ân, çağrısına şartlı yaklaşan ön yargılı kimseleri Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azap onlar içindir diye tanımlar. Onlar mühürlenmeyi hak etmiş, Yüce Allah da onların kalplerini mühürlemiştir. Yoksa onlar, Allah mühürlediği için inanmayan kimseler değildir. Öyle olsaydı Peygamberler, kâfirlere daveti götürmezlerdi. Oysa nice kâfir, kendilerine davet ulaşınca inkârlarından vaz geçip Müslüman olmuştur.
Gerçeği anlamak istemeyen anlayamaz, görmek istemeyen göremez, duymak istemeyen duyamaz. Işığa gözünü kapatan kimse onu göremez, söze kulaklarını tıkayan kimse onu duyamaz, hakikati anlamak için gayret göstermeyen kimse onu anlayamaz. Bu gerçek ayette şöyle dile getirilmiştir: Allah küfürleri yüzünden kalplerini damgalamıştır. Hayır, bilakis onların kazandıkları kalpleri üzerine bir perde çekmiştir. Bu gerçeğin açıklanması davetçilere moral ve teselli içindir. Şöyle ki davetçi kimin kalbinin mühürlü, gözünün perdeli, kulaklarının tıkalı olduğunu bilemez. O davet vazifesini yerine getirecek, ancak bunca uğraşısına rağmen hidayet nasip olmazsa üzülmeyecek, yılgınlık göstermeyecek ve yoluna devam edecektir. Şunu da bilecek ki Yüce Allah, ezelî ilmiyle o kişilerin inanmayacağını bildiği için kalplerini mühürlemiştir. Yüce Allah’ın ezelî ilmiyle önceden bilmesi de kâfirin iman etmesine engel değildir. Nitekim Kur’ân, kalplerine imanı yazmış olduğu kimselerden de bahseder. Dolayısıyla insanın hidayet yahut dalalete layık olup olmayacağının önceden bilinmesi Yüce Allah’ı ilgilendiren bir husustur. Yüce Allah, hak eden kulu için hak ettiğini bilir ve yaratır. Nitekim pek çok ayette bu konuya açıklık getirilir:
Doğrusu sizin çalışmalarınız çeşitlidir. Elinde bulunandan verenin, Allah’a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah’ın birliğini doğrulayanın cennet yolunu kolaylaştırırız. Ama, cimrilik eden, kendini Allah’tan müstağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğrama/cehennem yolunu kolaylaştırırız.
Allah, kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir. Allah’a güvenen kimseye O yeter.
Hadiste de bu gerçeğe şöyle işaret edilmiştir: “Doğrusu bu Kur’ân, ondan hoşlanmayan kimseye zor ve çetin gelir. Ona uyana ise, gayet kolay gelir.”
Yukarıdaki ayetlerde Kur’ân’ı anlamak istemeyenler ile Kur’ân arasına hicap/perde konulacağı, onların anlamalarını engelleyecek kalplerine ekinne/örtüler, kulaklarına da vakr/ağırlık/tıkaç konulduğu belirtilmektedir.
Aslında bu insanlar okunan Kur’ân ayetlerini dinliyorlar, anlıyorlardı fakat bu dinleme ve anlamalarının gereğini yerine getirmiyorlardı. Tıpkı gördüğünün, dinlediğinin ve anladığının gereğini yerine getirmeyenlerin körler, sağırlar, kalpsizler olarak tanımlanması gibi. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden doğru yola dönmezler. İnkâr edenlerin durumu, çağırma ve bağırmadan başkasını duymayarak haykıran gibidir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden akledemezler. And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir. Onların gözlerindeki perde, kulaklarındaki ağırlı/sağırlık aslında kendi inatları, ön yargılarıydı. Onlar dinliyorlardı, ama anlamak ve doğruyu bulmak için değil; akılları sıra ayetlerdeki tutarsızlığı bulmak, bunlarla alay etmek için dinliyorlardı. Mekke müşriklerinin yahut müsteşriklerin yaptıkları gibi. Hakikat arayışı içerisinde ön yargısız dinleselerdi, Kur’ân’ın gerçeğin ta kendisi olduğunu anlayacaklar ve ona iman edeceklerdi. Nitekim müşrik iken Müslüman olan pek çok insanın Kur’ân ile dirildiği gibi. Hz. Ömer, peygamberi öldürmek için çıktığı yolculuğunda Kur’ân ayetleriyle sarsılmış ve Müslüman olmuştu. Şairin dediği gibi.
O ses, sokağa vuran/Nedir? İşte bak, Kur’ân!
Baktı, çarpıldı bir ân…/İçi süt liman oldu.
Ömer müslüman oldu.
Kur’ân, esrar oluğu…/Sonsuzluğun soluğu…/Gösteren ok, kulluğu…
İnkârı iman oldu./Ömer müslüman oldu.
Nitekim insanlık tarihi boyunca bu hep böyle olmuştur. Peygamberlerin elinde gerçekleşen hissî mucizeleri gören nice insan, mucizedeki Yüce Allah’ın erişilmez kudretini görmüş iman etmiş; bir nicesi de onu sihir büyü diyerek inkâr etmiştir. Kur’ân ayetleri için de böyledir. Kur’ân ile kendisi arasına perde koyan, engel oluşturan insanın kendisidir, inadıdır, bağnazlığıdır, küfre şartlanmışlığıdır, nefsidir, kibir ve gururudur, kinidir, hakikate ve ona çağırana düşmanlığıdır, dünyevileşme tutkusudur.
Mesajlar:
Hayat düsturu olarak tüm insanlığa indirilen Kur’ân, iyi niyetli hakikat arayışı içinde olanların anlayıp iman edeceği ve gereklerini yapacağı kolaylıktadır. Zira Yüce Yaratıcı, hiç kimseye gücünün yetmeyeceği şeyleri yüklemez.
Kur’ân’dan istifade edebilmek için ona yönelmek, alıcılarını ona açmak, önyargısız bir biçimde onun çağrılarına kulak vermek gerekir.
İnkara şartlanmış olanlar, önyargılı bir biçimde Kur’ân’a yaklaşanlara Kur’ân sırlarını açmaz. Kur’ân’ın sırlarına vâkıf olabilmek için ona yönelmek gerekir. Kibir ve önyargıları onların gözlerine perde, kulaklarına tıkaç, anlayışlarına engel olmuştur.
Elbette Yüce Yaratıcının Evrensel Son Çağrısını anlayabilmek için, ciddiyet ve samimiyetle onu gündeme taşımak, onda yoğunlaşmak gerekir.
Kur’ân vericisine kapalı olanlar, onu şartlı okuyup dinleyenler, ondan istifade edemeyeceklerdir. Böylelerinin Kur’ân nefret ve hüsranını artıracaktır. Çünkü bunlar iyi niyetli kimseler değildir.
