Hayır Adamı Mümin ve Şer Odağı Kâfir

ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا عَبْدًا مَمْلُوكًا لَا يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًا هَلْ يَسْتَوُونَ الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلَيْنِ أَحَدُهُمَا أَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلَى مَوْلَاهُ أَيْنَمَا يُوَجِّهُّ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍ هَلْ يَسْتَوِي هُوَ وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَهُوَ عَلَى صِرَاطٍ

مُسْتَقِيمٍ

Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarf eden kimseyi misal gösterir: «Hiç bunlar eşit olur mu? Övülmeye layık olan Allah’tır, fakat çoğu bilmezler.

Allah iki adamı misal veriyor: Biri hiçbir şeye gücü yetmeyen bir dilsiz ki efendisine yüktür, nereye gönderse bir hayır çıkmaz. Böyle bir kimse, doğru yolda olan, adaletle emreden kimse ile bir olabilir mı?

Yine hayatın içerisinden iki güzel ve çarpıcı misal. Herkes üzerinde düşünsün ve anlasın, alacağı dersi alsın diye. Aslında insanlar, birbirlerine kul köle olsunlar diye değil, yalnızca Yüce Allah’a kul olsunlar diye yaratıldılar. Ne var ki, Yüce Allah’a kul olamayan insanlar, birbirlerinin kulu kölesi oldular. İnsanın saygınlığını kavrayamayan kimseler, anaların özgür olarak doğurduğu kimi insanları köleleştirdiler. Sonuçta kimi insanlar da kendileri gibi insanların köleleri olmayı kanıksadılar ve sonuçta onların da ruhları köleleşti. Halbuki kurtuluş efendilerin de kölelerin de Yüce Allah’a kul olmalarındaydı. Zira gerçek özgürlük Yüce Allah’a kulluktaydı. İnsan ya Allah’a kul olur, özgürlüğün tadını alırdı; ya da Allah’tan başkalarına kul olur köleleşir giderdi.

Peygamberler, insanlığı başka şeylerin kulu kölesi olmaktan kurtarmak ve onları yalnızca Yüce Allah’a kul etmek için uğraşmışlardır. Sözgelimi Hz. Musa, Allah’ın dininden sapmaları, peygamberlerini dinlememeleri sebebiyle lanetlenmiş, zillet ve meskenete maruz kalarak köleleşmiş İsrailoğullarını kurtarıp özgürleştirmek için çırpınmıştır. Son Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem de köleliği kaldırmak için sözlü pek çok uyarıda bulunmuş, fiili olarak da köleliği kaldırmak için tedbirler almıştır. Sözgelimi Kur’ân, hatayla adam öldürme keffareti, kadının onurunu incitme söylemi demek olan zıhâr keffareti, yemin keffareti gibi pek çok uygulama ile köleliği kaldırmayı hedefine koymuş; köle azat etmeyi zorlu sınav yokuşlarını aşıp Yüce Yaratıcının rızasını kazanma sebebi saymıştır. Zekâtın harcama kalemlerinden biri de kölelikten kurtulmak isteyenlere yapılacak yardımdır. Peygamberimiz de pek çok hadislerinde köle azat etmenin faziletine vurgu yaparak Müslümanları, yaşadıkları toplumda yaygın olan köleleri azat etmeye davet etmiştir. Sonuçta büyük ölçüde İslam’ın hâkim olduğu toplumlarda kölelik olabildiğince azalmıştır. İslam’a göre, köle almak, bir anlamda köle olmak gibidir. Çünkü Müslüman esiri/hizmetlisi/kölesine yediğinden yedirecek, giydiğinden giydirecek, ona ağır yükler yüklemeyecek, ona sözle hakaret etmeyecek, şiddet uygulamayacak, ağır işlerinde ona yardımcı olacaktır.

Ne var ki hak batıl mücadelesi ve tarafların birbirleriyle savaşları sonucu esir alma ve esir düşme savaşın kaçınılmazı olduğundan kölelik kapısı tümüyle kapatılmamıştır. Buna insanların birbirlerini sömürme ve köleleştirme tutkuları, kimi insanların da köleliği kabullenip ona yatkın olmaları da eklenince kölelik, dün olduğu gibi bugün de yürürlüktedir. Ezen ve ezilen, zâlim ve mazlumların, sömüren ve sömürülen kimselerin olduğu toplumlarda isimler değişse de kölelik devam etmektedir. Sonuç olarak ne kadar tedbir alınırsa alınışın kölelik her dönem varlığını sürdürmüş bir olgudur. İşte ayetlerde insanların alışageldikleri bu olgu üzerinden onlara dersler vermektedir.

Mümin Kâfir Farkı/Köle Efendi Farkı

Bu girişten sonra şimdi ayetimizdeki çarpıcı misale dönelim: İki köle var ortada. Hatta ayetteki Hiç bunlar eşit olur mu? cümlesinden yola çıkarsak iki sınıf var ortada: Biri özgürlüğüne sahip olmamış/olamamış acîz köleler sınıfı; diğeri ise özgürlüğüne sahip çıkmış kudretli ve izzetli hürler sınıfı. Biri başkasının gözüne bakıp duran muhtaçlar grubu, diğeri güzel rızıklara sahip olmuş ve o rızıklardan muhtaç olanlara gizli ve açık olarak veren efendiler grubu. Bu iki grup bir olur mu, elbette olmaz.

İşte bunun gibi Allah’tan başkasına tapanlar, tıpkı o aciz köleler gibi hürriyetini başkalarına vermiş/kaptırmış olan kendileri gibi yaratıklara köle olmuş kimselerdir. Allah’tan başkasına kul köle olmayan ve yalnızca O’na inanıp kulluk yapan tevhid ehli ise gerçek özgürlüğe sahip çıkmış kimselerdir. İlahi, biz yalnızca Sana tapar ve yalnızca Senden yardım dileriz düsturuna göre hareket etmekten daha büyük ve açık hürriyet olmaz. Öte yandan küfür, şirk, inkâr bataklığına batmış olanların düştüğü esaret ve kölelik gibi zillet olmaz. Onun için hürriyet insan için büyük nimettir, bu nimetin korunması ise onu insana bahşeden Yüce Yaratıcıya bağlı olmakla mümkündür. Onun için müminler, Yüce Allah’a taparak sahip oldukları iman nimetine ve bu nimetin kendilerine kazandırdığı özgürlük nimetine hamdedenlerdir. Elhamdülillah, Hamd olsun Allah’a ki, bizlere hidayet yolunu gösterdi, hidayete erdirdi, kendine kul ederek bütün başka köleliklere son verdi. Tevhid ehli olarak sahip olunan özgürlükte hem kendini kurtarmak vardır hem başkalarını. Hem kendine hayrı dokunmak vardır hem de başkalarına. Onun için ayette, o kimselerin en temel özelliği infâk özellikle zikredilmiştir. Allah’a sonsuz hamdolsun ki, kölelerle efendiler arasındaki fark da küfür ile iman farkı da apaçık ortaya çıktı. İman ehli bu farkı en doğru şekilde anladılar ve saflarını belirlediler. Yüce Allah bu ve benzeri çarpıcı misallerle hakikatin gün yüzüne çıkmasını sağladı, Elhamdülillah.

İki Farklı Adam: Aciz Adam ve Âdil Adam

Sonraki ayette bir çarpıcı misalimiz daha var: İki adamın misali. Onlardan biri dilsiz, söz söyleyemez, bir şey anlayamaz, düşünemez ve bir iş beceremez, aciz mi aciz, düşkün mü düşkün. O kişi bir efendiye, bir bakıcıya muhtaçtır, ama efendisine de yüktür. Efendisinden yer içer, ama o yiyip içtiklerinin karşılığını bile veremez, hiçbir işe yaramaz. İşte inkârcı kâfirlerin durumu da bu adama benzer. Hayvanlar gibi yerler içerler, Mevlânın nimetlerinden faydalanırlar, ama yiyip içtiklerinin hakkını vermezler. Dilsiz değildirler belki ama, konuştuklarında hak söz söylemezler, haksızlık karşısında dilsiz şeytandırlar, hak/yararlı bir iş işlemezler, tam tersine kötülük üretirler, hem kendilerine zarar verirler, hem başkalarına. Kendilerine de hayırları yoktur, başkalarına da.

Öte tarafta bir adam daha vardır, o kişi hak üzeredir, hakkı söyler, hakkı eyler, haksızlık karşısında susmaz, hakikati haykırır. O kişi kendi ayakları üzere durur, kendi ihtiyaçlarını kendi karşılar. Herkese karşı adaleti uygular. Hem kendisi adaletlidir hem de çevresine adaleti haykırır. Her hak sahibine hakkını verir. Dilsiz değildir, düzgün konuşur ve hep hakkı adaleti söyler. O kişi her daim istikamet üzeredir. Ne pahasına olursa olsun, haktan, adaletten, istikametten sapmaz.

Şimdi bir düşünelim, bu iki kişinin durumu bir olur mu? Elbette olmaz. Onların dünyadaki değer ve konumları da bir değildir, ahiretteki değer ve konumları da. Mümin ile kâfir de bir olmaz. Müminin inandığı Yüce Allah ile, hiçbir şeye mâlik ve kâdir olmayan putlar da bir değildir.

Çarpıcı Misalin İbretlik Dersi:

Yüce Allah bu çarpıcı misalleriyle bizlere, tevhid üzere olmayı, iman ve sâlih amellerin adamı olmayı, adaletten sapmamayı buyuruyor. Köleleşmiş ruhlardan sıyrılıp gerçek hürriyeti sahiplenenlerden olmayı, her hal ü kârda adalet ve hakkaniyet üzere olmayı emrediyor. Başkasına yük olan aciz kimseler olmaktan, tükettiklerinin hakkını veremeyen çaresizlerden olmaktan bizleri sakındırıyor. Ayetlerde önümüze iki model, iki alternatif sunuluyor: Ya tevhid üzere olur, bir olan Yüce Yaratıcıya kul olur, gerçek hürriyeti tadarsın ve yaşarsın. Yahut kendin gibi yaratıkların esiri, kulu kölesi olur aciz varlıklar duruma düşer, kaybeder gidersin. Ya adam gibi adam olur, istikamet üzere kalır ve o yolda sapmadan ilerlersin; ya da sapar gider, sevildiğini bilmez, değerini anlamaz, insanlığından nasiplenmez bir güruhun içerisine yuvarlanırsın. Adam gibi adam olabilmek için, adamlığın kıymetini bilmek ve buna layık olmak gerekir. Zira nimetler, kıymetini bilemeyenlerden alınır.

Yüce Rabbimiz, kâfir ve mümin için iki çarpıcı örnek vermiştir. Hiçbir şeye gücü yetmeyen köle kâfire benzer, kendisine güzel bol rızık verilmiş ve bu rızkından infak eden kimse ise mümine benzer. Benzer şekilde Yüce Yaratıcıya inanan mümin, her yerde ve her şartta hakkı söyleyen, her işi hayır olan kimse mümindir. Hakkı tanımayan, hakikati söylemeyen, her yere şerri/zararı dokunan müşrik kimse ise dilsiz/anlamaz bilmez/elinden bir iş gelmez kimse gibidir. O halde hedef bellidir: Doğru örnekleri kendimize şiar edinmeli, rol model alacağımız kimseleri doğru seçmeli, ne olacağımıza doğru karar vermeli ve hep bu yüce hedeflerimizi gerçekleştirmek için koşturmalıyız.

Şairin dediği gibi:

“Dolaş da yırtıcı aslan kesil behey miskin!/Niçin yatıp kötürüm tilki olmak istersin?
Elin kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak/Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak…”

Adamlar bilirim coşkun/Adamlar bilirim durgun.

Adamlar bilirim sönük/Adamlar bilirim çürük.
Adamlar bilirim rozetleri/Yüreklerinden büyük.

Adamlar bilirim anlamamış/Anlamayacak ne olduğunu,
Adamlar bilirim dolduramamış/Dolduramayacak koltuğunu.

O halde adamlık koltuğunu dolduran, inandığı doğrular doğrultusunda koşturan, coşkulu, parlak ve sağlam kişiler olmak için gayret etmeliyiz.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir