Kalem ve Hokka Aşkına! Kalemşorün Sorumluluğu
İniş sırasına göre Kur’ân surelerini sıralayanlar ilk sırada Fatiha suresini ikinci sırada da Kalem suresini gösterirler. Alak suresinin ilk beş ayeti ilk inen vahiydir, ancak surenin kalan kısmı daha sonra indiği için Alak suresi beşinci sıraya yerleştirilmiştir.
Fatiha suresinin Kur’ân’ın önsözü, anası, açılışı olması bakımından ilk sırada olması anlamlıdır. Bunun yanında kaleme yeminle başlayan Kalem suresinin de ilk inen vahiy cümlesinden olması oldukça manidardır. Yüce Rabbimiz, Rasülüne indirdiği ilk ayetlerde Oku, Yaradan Rabbinin adıyla… Oku, Rabbin kerem sahibidir. O, kalemle öğretti…buyurmuştur. Çoğu okuma yazma yazma bilmeyen ümmî bir kavme ve ümmî bir Peygambere ilk emrin bu şekilde gelmesi ve okuma yazmaya bu kadar önem verilmesi çok anlamlıdır. Zira kişi neye nasıl inanacağını okuyup öğrenecek ki doğru bir inanca sahip olsun. Kime nasıl ibadet edeceğini okuyup öğrenecek ki sahih bir ibadeti yapabilsin. Neyin faydalı ve zararlı olduğunu okuyup öğrenecek ki faydalı olanları işlesin, Zaralı olanlardan uzak dursun. Onun için okumak önemlidir, okuyup öğrendiklerini yazmak da bir o kadar gereklidir. Çünkü söz uçar, yazı kalır. İlim sadırlarda değil, satırlardadır. Onun için Peygamberimiz, Yüce Allah’ın yarattığı ilk şey kalemdir buyurmuştur. İlk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem’e okuması için ilk kitap/sayfalar halinde verilmiştir. Okuma yazma ilk insanla başlamıştır. Peygamberler ya doğrudan kendilerine indirilen yahut da daha önceki peygamberlere indirilen ilahî kitapları okuyarak insanlığı doğru yola davet etmişlerdir.
Dinin son Peygamberine indirilen ana kaynağın adı da Kur’ân’dır, Kitap’tır. O Kur’ân’dır, her daim okunandır. Kur’ân, vahiy meleğinin Peygambere okumasıyla inmiş, Peygamberin ashabına okumasıyla insanlığa ulaşmış, namazda, sohbette, günlük hayatta hep okunan ve kıyamete kadar da okunacak olandır. O okunmasıyla ve anlaşılıp yaşanmasıyla sevap kazandıran kitaptır.
O Kitaptır, İlahî Arşiv, Levh-i Mahfuzda yazılmıştır, peygamberine iner inmez vahiy kâtiplerince yazıya geçirilmiştir. Onun için Kur’ân, Peygamberinin hayatında yazıya geçirilmiş son olan ilahî kitaptır.
Kur’ân, özel olarak kendini okumayı, genel olarak bilgilenme adına okumayı emreden ifadelerle doludur. İslam’ın en temel ibadeti namazın rükünlerinden biri de okuma/kıraattir.
İndiği gibi değişmeden günümüze kadar gelen Kur’ân’ın tespiti, öncelikle okuma ile olmuştur. Zira Kur’ân’ın indiği Mekke toplumu, okuma yazma oranının çok düşük olduğu ümmî bir toplumdur. Kur’ân’ın tespitinde önemli olan ikinci yol ise onun yazılmasıdır. Ancak onun yazı ile tespiti, daha çok sonraki kuşaklar içindir. Çünkü ümmî bir toplumda, sınırlı sayıda yazı bilenler ve kısıtlı yazı malzemeleri ile gerçekleşen yazım da sınırlı olmuştur. Nitekim Kur’ân’ın kitaplaştırıldığı/Mushaf haline getirildiği Hz. Ebubekir döneminde sahabî sayısı yüz binden fazladır ve sınırlı sayıdaki kişisel Mushaflar dışında elde tek bir Mushaf vardır. Hz. Osman döneminde, belli merkezlere gönderilmek için çoğaltılan Mushafların sayısı ise beş veya yedi adettir. Mekke, Medine, Kufe, Basra, Şam, Yemen, Bahreyn gibi büyük yerleşim merkezleri için tek bir Mushaf, herkesin okumak için başvuracağı bir kaynak olmaktan çok, ihtilaf söz konusu olduğunda/ihtiyaç duyulduğunda başvurulacak bir kaynak mesabesindeydi. Bütün bunlar bize Kur’ân’ın ilk dönemden itibaren öncelikle okunan bir kitap olduğunu gösterir. Evet, Kur’ân, önce Hz. Peygambere okunuyordu, o da vahiy kâtipleri başta olmak üzere ashabına okuyordu. İlk Müslümanlar, onu kendi evlerinde, kendi aralarında, namazlarında, dini tebliğ ederken sürekli okuyorlardı. Bu nedenle Kur’ân, en çok okunan kitap olarak tarihe geçmiştir.
İşte ilk sıralarda inen bir Kur’ân suresi, kaleme yemin ederek geliyor ve kalem sureye isim oluyor, ilk yemin ayetinin geçtiği bu surede Rabbimiz şöyle buyuruyordu:
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُون مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
Nûn! Kalem ve onların yazdıklarına and olsun ki! Sen Rabbinin nimeti sayesinde mecnun/deli değilsin. Doğrusu sana kesintisiz bir ecir vardır. Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsin.
Surenin başındaki Nûn harfi dikkat çekmek için gelmiştir. Nûn kelimesi balık ve mürekkep hokkası anlamına da gelir. Nitekim balık tarafında yutulan Yunus Peygamber için Zü’n-Nûn yahut Sahibü’l-Hût/ Balık sahibi denmiştir. Ancak burada hokka anlamına gelmesi daha anlamlıdır. Buna göre kalem ve onun mürekkep kutusunun yan yana olması en uygun olandır. Bazı âlimler Yüce Rabbimizin Nûn ifadesiyle, Hokkaya yemin ederek sureye başladığını söylerler. Buna göre mana şöyle olur: Hokka aşkına! Kalem aşkına! Onların yazdıkları yazı aşkına! Bu üç yeminle yazı malzemesi kalem ve hokkanın önemine, yine yazının kendisine dikkat çekilmekte ve bunların önemine vurgu yapılmaktadır.
Gerçekten yazı önemlidir, yazı malzemeleri de o kadar önemlidir. İnsanlık tarihinde yazının ayrı bir yeri vardır. Yazı sayesinde doğru bilgiler, değişmeden, unutulmadan, tahrife uğramadan sonraki kuşaklara aktarılabilmiştir. İnsanlık, önceki kuşaklardan devraldığı yazılı birikimi değerlendirerek ve onları geliştirerek çok büyük ve önemli buluşlara imza atabilmiştir. Diğer kutsal kitapların aksine son ilahî kitabın değişmeden, indiği gibi orijinal haliyle günümüze gelmesi de yazı sayesinde olmuştur. Bizim kültürümüzde yazı malzemeleri olan kâğıda, kaleme, kalemtıraş artıklarına, kitaba, deftere ayrı bir yer verilir.
Ayetteki el-Kalem, Yüce Rabbimizin ilk yarattığı şey olan Levh-i Mahfûz kalemi, Kader kalemi, Yazıcı Melekler/Kiramen Kâtibinin kalemleri olarak anlaşıldığı gibi; insanlığın yazı için kullandığı kalemler olarak da anlaşılmıştır. Kelimenin başındaki el takısı, belli bir kaleme işaret edebileceği gibi, cins için bütün kalemleri de içine alabilmektedir. Buna göre kalemin farklı şekillerde olması önemli değil, önemli olan yazı aleti olmasıdır. Çünkü tarih boyunca kalem, kalıp, çivi, divit, kamış, kurşun kalem, dolma kalem, tükenmez kalem, daktilo tuşları, bilgisayar klavyesi, dijital kalemler olabilmiştir.
Yazı malzemesine ve yazılanlara yemin edilmekle yazar/kalemşor olmanın sorumluluğuna da dikkat çekilmiştir. Zira yazarlar, yazdıklarından sorumludurlar. Eli kalem tutan kalemşorlar tıpkı silahşorlar gibi, doğruyu, güzeli, faydalı olanı yazarak tarihe not düşmelidirler. Boş anlamsız ve faydasız şeyleri, yalan yanlış ve zararlı şeyleri yazanlar yazdıklarından ve yazdıklarıyla yaptıkları tahribatlardan sorumludurlar.
Ayetlerde hitap peygamberimize, onun şahsında hepimizedir. Bunaa göre anlam şöyledir: Kalem ve kalemle yazılan Kitaba yemin olsun ki, sen kalem ve Kitabla oldukça mecnun olamazsın. Zaten Yüce Rabbin kalemle insana bilmediğini öğretmesi, sana Kitabı indirmesi en büyük nimetidir. Bu nimete mazhar olan, bu nimetin kıymetini bilen deli olamaz, ins ve cin şeytanların şerrinden korunur ve muhteşem bir ahlak üzere olur. İşte bu nimet ve lütflar sayesinde Peygamberimiz muhteşem bir ahlak üzereydi. O peygamber olmadan önceki kırk yıllık hayatıyla da ahlak üzere idi, peygamber olarak görevlendirildikten sonra bu güzellikleri artarak kemâle ermişti. Onun ahlakı, bütünüyle Kur’ândı. O, yaşayan ve yürüyen Kur’ân’dı. Bütün ahkâm ve ayetiyle Hazreti Kur’ân onun şahsında ete kemiği bürünmüştü.
Ayetlerde üç şeye yemin edildi. Hokka, Kalem ve Yazı… Yeminin cevabında da üç büyük nimete dikkat çekildi. Rabbinin nimetiyle delilikten korunma, Dünya ve Ahirette kesintisiz ödüle nail olma ve muhteşem bir ahlak üzere olma… Bunları sağlayan da Kalem ve yazı değil midir? İnsanlık da kalem, yazı ve Kitap sayesinde bu nimetlere dünya ve ahirette sahip ve nail olacaktır.
Evet, bu ayetlerin ilk muhatabı olan Peygamberimiz ümmi idi. Eline kalem almamıştı. Ancak o, kendisine gelen ilk emirle okumaya başladı ve vefat edinceye kadar hep okudu. Okuyup öğrendiklerini kendi hayatında yaşadı, çevresindekilere ve tüm insanlığa ulaştırdı. Okuyup yazmaktan maksat, doğruyu öğrenmek, öğrendiklerini yaşamak ve yaşatmak değil midir? O da bütün bunları layıkıyla yerine getirdi.
