Hatalarında Israr Edenler
YANLIŞ YAPTIKLARI HALDE DOĞRU YAPTIKLARINI SANANLAR
İnsan beşerdir, yanlış yapabilir. Önemli olan yanlış yaptığının farkına varmak ve yanlıştan dönmektir. Nitekim bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurur: Her insan yanlış yapabilir. Yanlış yapanların en hayırlısı ise, yanlışından dönüp tevbe edenlerdir. Demek ki, yanlış yapmak insanî bir şeydir. Yanlıştan dönüp tevbe etmek ise, insan için erdemdir.
Bir de yanlışının farkına varamayan yahut yanlış yaptığını bile bile yanlışında ısrar eden ve hatta doğru yaptığını iddia edenler vardır. Tehlikeli olan da budur. Zira yanlış yapan insan, yanlışının farkına vardığında, yanlışından vazgeçse ve tevbe etse kendisi için hayırlı olacaktır. Şayet yanlışıyla saptırdığı kimseler varsa, onların da hatalarını düzeltmelerine sebep olacak ve onlardan helallik dileyecektir.
Ne var ki, çoğu yanlış yapan insan, yaptığı yanlışın, yanlış olduğunu görmez, görmek istemez, savunmaya geçer ve yaptığının isabetli olduğunu söylemeye başlar ve sonunda kendisi de kendi yalanının/yanlışının doğru olduğuna inanmaya başlar. Yanlışta ısrar etme ve yanlışı sebebiyle savunmaya geçmek şeytanî bir tavırdır. Zira Yüce Allah’ın, Âdem’e secde emrini yapmayan şeytan, yanlışında ısrar etmiş ve onu çamurdan beni ateşten yarattın, ben ondan hayırlıyım diyerek savunma mekanizması geliştirmiştir. Yüce Rabbin, yasak meyveye yaklaşma yasağını çiğneyen Hz. Âdem ise, hatasını kabul etmiş, içten tevbeye sığınmıştır. Sonuçta işlediği o bir tek günah sebebiyle şeytan lanetlenmiş ve Huzur’dan kovulmuş, makam mansıbından olmuştur. Hatasını kabul edip tevbeye sığınan Hz. Âdem ise, ilahî affa mazhar olmuş ve peygamber olmuştur.
Yanlış yapan ve yaptığı yanlışı kabullenmeyip savunmaya geçen şeytanın bu huyu insan da geçmiştir. Kim bilir belki de şeytan, bu meyanda çoğu insanı kendine benzetmiştir. Kur’ân’da onlarca ayet yanlış yapan ve yaptığı yanlışı yanlış görmediği gibi iyi, güzel, faydalı gören insanlardan bahseder. Bunlar, inkârcı kâfilerdir, ölçüsüz müsriflerdir, Firavun mantığına sahip azgınlardır, ikiyüzlü münafıklardır. İşte o ayetlerden bir kısmı:
Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber verelim mi? de. Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.
Hiç değilse, onlara azabımız geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler? Lakin kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel gösterdi.
Kâfirlere de, işledikleri güzel gösterilmiştir.
İşlerinde ölçüsüz olan müsriflere, yaptıkları böylece güzel görünür.
Firavun’a, kötü işi böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkondu.
Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse, kötülüğü hiç işlemeyene benzer mi? Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Artık onlara üzülerek kendini harap etme; Allah onların yaptıklarını şüphesiz bilir.
Rabbinin katından bir belgesi olan kimse, kötü işi kendisine güzel gösterilen kimseye benzer mi? Bunlar heveslerine uymuşlardır.
İnsanı yoldan çıkaran ve ona yanlış yaptıran şeytan, yapıp ettiklerini ona iyi-güzel gösterir. İnsanın nefsi de yapıp ettiklerini kendine iyi-güzel gösterir. Bu sâikle yanlış yapan insan da yapıp ettiklerini iyi-güzel görmeye başlar. Artık basireti bağlanmıştır onun. Bir türlü uyarılar kâr etmez. Çünkü hakikat arayışı içerisinde değildir ve hakikate alıcılarını kapatmıştır. İnsanın bu tutumu, onu yanlışını sürdürmesine ve iyice suç bataklığına saplanmasına, sonuçta helakine sebep olur.
İnsanın, yaptığı yanlışı iyi güzel sanması, genellikle yoruma açık olan şeylerdedir. Zira içki, kumar, fuhuş gibi şeylerin yanlış-zararlı olduğu, selîm akıl sahibi herkes tarafından kabul edilir. Nitekim bu kötülükleri yapan çoğu insan, alışmışız, kurtulamıyoruz, şeytana uyduk bir kere, Allah bizi affetsin gibi ifadeler kullanmaktan çekinmez. Ama bazı şeyler vardır ki onların yanlış olduğunu anlayabilmek için vahye kulak vermek gerekir, basiret ve firasetle olaylara bakmak gerekir, ümmetin seçkinlerinin uyarılarına kulak vermek gerekir. Çok daha önemlisi, hangi makam ve konumda olursa olsun insanın yanılabileceğini bilmesi gerekir. İnsan kendini yanılmaz, hata yapmaz görmeye başladı mı kendini tanrılaştırır ve adeta kendine tapmaya başlar, artık yaptığı yanlışları görmemeye başlar. Kur’ân bu tip insanlardan da bahseder:
Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapıklığı hak etti, çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı.
Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkoyarlar, bunlar da doğru yola eriştiklerini sanırlar.
O münafıklar kendilerini bir şey üzere olduklarını sanırlar.
Onun için iman adamı, istikamet yolunda ne kadar ilerlerse ilerlesin, yaptığı sâlih amelleri ne kadar fazla olursa olsun, bir an şeytana ve nefse uyabileceğini, yanlış yapabileceğini göz ardı etmez ve şu Kur’ân dualarını dilinden düşürmez:
Bizi doğru yola eriştir/bizi doğru yolda sabit kıl. Bu Fatiha duasını, bizler bir Müslüman olarak sıkça okumaktayız.
Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunansın. Demek ki hidayete erdikten sonra, kayma ve yanlış yapma hepimiz için söz konusudur.
Rabbimiz! Doğrusu biz Rabbinize inanın diye inanmaya çağıran bir çağrıcıyı işittik de iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bize bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı iyelerle beraber al. Duada iman ettik dedikten sonra bizim canımızı iyilerle beraber al ifadesi ne kadar anlamlı ve dikkat çekicidir.
Rabbimiz! Bize sabır ver ve canımızı müslüman olarak al. Son anda yaptıklarına tevbe edip ölümü/şahadeti göze alan Firavun dönemi sihirbazlarının duasındaki bizim canimizi Müslüman olarak al cümlesi dikkat çekicidir.
Ve işte Hz. Yusuf’un duası: Hem de bunca zor geçitlerden geçmiş, tabi tutulduğu sınavın zorlu sorularını başarıyla bitirmiş olan Yusuf peygamberin ahir ömrüne doğru okuduğu dua: Rabbim! Bana hükümranlık verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaradanı! Dünya ve ahirette işlerimi yoluna koyan sensin; benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat.
