Ayet: İlahî Afet Ayetleri
Rahman ve Rahim sıfatlarının sahibi olan Yüce Allah, yarattığı varlıklara karşı son derece merhametlidir. O, kâinatı enva-i çeşit nimetlerle donatmış ve bütün bunları yeryüzünün halifesi olan insanın emrine sunmuştur. Aslolan Kâinattaki her şeyin belli bir düzen içerisinde merhamet tecellisi olarak seyretmesi, yaratılış gayesi doğrultusunda varlığını sürdürmesidir. Ancak insanların bu düzeni bozma girişimi, bir kısım musibetleri beraberinde getirmiştir. Bu durumda hayat sebebi olan su, canlıların boğulup helak olmasına; rahmet rüzgârları yıkıcı ve ölümcül kasırgalara, sükûnet içerisinde bir döşek gibi canlıları bağrında taşıyan yer sarsıcı ve yutucu deprem yurduna dönebilmektedir. Yoksa Rabbin, şehirlerin halkı ıslah olmuşken, haksız yere onları yok etmez. Bana bildirin. Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zalimlerden başkası mı yok olur? Bu bir bildiridir; yoldan çıkmış olanlardan başkası mı yok edilir? Rabbin kentlerin halkına, onlara ayetlerimizi okuyacak bir peygamber göndermedikçe onları yok etmiş değildir. Zaten Biz yalnız, halkı zalim olan kentleri yok etmişizdir.
Bozguncu ve kan dökücü azgın insanların yapıp ettikleri sebebiyle yeryüzünde helakler kaçınılmaz olmuştur. Çoğu zaman işlenen günahlar, yapılan taşkınlıklar çeşitli dünyevî azaplar için adeta davetiye olmuştur. Yüce Allah, kullarının pek çok taşkınlığını ve günahını ise ya affetmiş yahut onların cezasını ahirete bırakmıştır. Allah insanları haksızlıklarından ötürü yakalayacak olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Süreleri dolunca onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler. İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır.
Her birini günahı sebebiyle yakaladık; kimine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini bir çığlık yok etti, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Onlara, Allah zulmetmiyordu, fakat onlar kendilerine yazık ediyorlardı.
Size korku ve ümit veren şimşeği göstermesi, gökten su indirip ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi O’nun varlığının ayetlerindendir. Bunlarda, düşünen millet için dersler vardır.
Her bir azap ayeti Yüce Allah’ın erişilmez kudretini gösterir. Rüzgârlar, sesler, su, toprak, ateş… Aslında bunlar canlıların yararına olan nimetlerdir. Azap hak edilince bunlar afete, azaba dönüşüyor. Râzînin dediği gibi, Yüce Allah insanın varlığının sebebi olan şeyleri yok olmasına sebep kılmıştır. O, onlara asla haksızlık yapmamıştır. Onlar nimetlere layık kimseler olmadığından onları yok etmiştir. İşlenen günahlara göre azaplar geliyor. Suçun cinsine göre ceza geliyor. Kibir ve gururla sahip oldukları variyete, konuma, makama, evlat ve yardımcılarına güvenenler, küçültücü azaplarla helak ediliyorlar.
Sözgelimi, Ben sizin en yüce Rabbinizim diyen Firavun, suyla boğularak helaktan kendini kurtaramamıştır. Yine tanrılık davasına kalkan, Ben de diriltir ve öldürürüm diyen Nemrut bir sivrisineğin musallat olmasıyla helak olmuştur. Kendisine verilen variyetle böbürlenen Kârûn, sahip olduğu hazinesiyle beraber yerin dibine geçirilmekle yok olup gitmişti. Hz. Nuh vasıtasıyla haykırılan tevhid sesini inkârlarıyla boğmak isteyen kavmi, suyla boğularak helak olmuştur. Semûd kavmi zorlu bir sarsıntıyla, çok yüksek sütunlu binalar sahibi olan Âd kavmi her şeyi kasıp kavuran uğultulu bir kasırga ile, Yüce Allah’ın kadın erkek konusunda koyduğu ilâhî yasayı ters yüz eden Lût kavmi, ters yüz edilip yerin dibine geçirilmekle helak olmuşlardır. Rahmet sebebi olan kara bulutlar, ölçüde tartıda hile yapan Medyen ahalisi için helak edici yıldırımlara neden olmuştu. Davetçilerin sesini kısmak isteyen azgınların sesini kesmeye bir tek sayha yetmişti.
Bu kavimlerin farklı şekillerde helak edilmesi Yüce Allah’ın erişilmez kudretine işaret eder. İlahî hikmetin gereği kavimlerin isyanlarıyla helak şekilleri birbiriyle bağlantılı olmuştur. Yine bu tecellî her şeyin Yüce Allah’ın kudret elinde ve kontrolünde olduğunu gösterir. Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah’ındır. Allah bilendir, Hakim olandır. Göklerin ve yerin kilitleri O’nundur. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, işte onlar hüsrandadırlar. Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu ki apaçık Kitap’tadır ancak O bilir.
Biz helak olan bu kavimlerin kıssalarını okudukça ibret almalı, onların düştüğü yanlışlara düşmemeye gayret etmeliyiz. Benzer günahlar işlendiği halde, aynı helaklerin bu insanların başına gelmesini beklememeliyiz. Çünkü işlenen günah ve isyanların ne zaman ve ne şekilde cezalandırılacağına karar verecek olan Yüce Allah’tır. Hiç kimse O’nu karar vermeye zorlayamaz. O, kullarının yapıp ettiklerine göre karar vermez. O, onlara fırsat verir, mühlet verir ama asla ihmal etmez. Hiç kimsenin yapıp ettikleri de yanına kalmaz. Önemli olan helak edilen kavimlerin kıssalarını bir ibret vesikası olarak görmektir. Onların kalıntıları olan ören yerlerinden ibretle geçmektir.
Sizden önce neler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin de, yalancıların sonunun ne olduğuna bir bakın. Yeryüzünde gezin; peygamberleri yalanlayanların sonlarının nasıl olduğunu görün.
Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce geçmiş kimselerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Ki onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler, yeryüzünü kazıp alt üst ederek onlardan çok imar etmiş kimseydiler ve onlara belgelerle peygamberler gelmişti. Böylece Allah onlara zulmetmiyor, onlar kendilerine zulmediyorlardı. Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden daha çok, daha kuvvetli, yeryüzünde bıraktıkları eserler daha sağlam olan öncekilerin sonuçlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Kazandıkları onlara bir fayda vermemiştir.
Yüce Rabbimiz, helak edilen toplumların yurtlarından geçenlerin ibret almadıklarını da şöyle anlatır: Sonra diğerlerini yok etmiştik. Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?
Helak edilen toplumların kıssalarını ibretle okumalı, onların yaşadıkları yerleri ibretle gezmeli, onların helak şekilleri üzerinde durup düşünmeli. Tarihî olayları, ibretle ve derin tefekkürle okuyup değerlendirmelidir. Gökyüzünde görünen bir kara bulutu rahmet yağmurlarının müjdecisi olarak görüp ümitvar olmalı, o bulutun taş yağdıran bir azaba dönüşüvereceği endişesini taşıyıp Yüce Allah’a dua etmelidir. Mecrasında akıp giden akarsuları, havzasında sükûnet içerisinde duran deryaları da nimet sebebi olarak görmeli, ancak onların Yüce Rabbin dilemesiyle azap sebebi oluvereceği endişesi de taşımalıdır. Üzerindeki varlıkları bir anne şefkati ile taşıyıp bağrına basan yeryüzü nimetinden dolayı Yüce Rabbe şükrederken, onun depremiyle, tufanıyla bir azap kuşağına dönüvereceği de akıldan uzak tutulmamalıdır.
Nitekim Peygamberimiz Medine’de iken gökyüzünde bir bulut gördüğünde, rüzgârlar estiğinde insanlar yağmur yağacak diye sevinirken, kendisi o bulutun azap sebebi oluvereceği endişesi taşırdı. Bir defasında Onun bu endişesini gören Hz. Âişe, Ey Allah’ın Rasülü, insanlar yağmur yağacak diye sevinçle beklerken, bu endişeniz niye, diye sorduğunda o şöyle cevap vermişti: Ey Âişe, bu bulutun azap bulutu olmadığını bana kim söyleyebilir? Geçmişte Âd kavmi de bulutu görünce yağmur bulutu diye ümitlenmişler, ama o bulutun getirdiği kasırga ile helak edilmişlerdi.
Musa peygamberin de benzer endişeyi taşıdığını bize Kur’ân anlatır: Musa, tayin ettiğimiz müddette milletinden yetmiş kişi seçti; onları sarsıntı tutunca dedi ki: ‘Rabbim! Dileseydin daha önce beni ve onları yok ederdin, aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi yok eder misin? Bu, Senin imtihanından başka bir şey değildir, bununla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin; bizim dostumuz Sensin; bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.’
Yüce Rabbim, işlediğimiz günahlar ve içimizdeki günahkârlar yüzünden bizleri helak etmesin!
