Kalpleri Taşlardan Daha Katı Olanlar

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنْ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi (ke’l-hıcâra), hatta daha da katı oldu. Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir.

Ayette sözkonusu edilenler, İsrailoğulları. Hz. Yakub peygamberin adını taşıyan ve onun soyundan gelen Yahudiler. Kur’ân’ın Kitap ehli diyerek en fazla bize anlattığı kimseler. Kendilerine gelen bunca peygambere rağmen, bunca ilahî kitap ve ayetlere rağmen sapan ve saptıran, sonuçta peygamberlerinin diliyle lanetlenmiş melun toplum. Peygamberleri gördüler onlara düşman oldular, hatta onları katlettiler. Onların eliyle nice mucizelere şahit oldular, hafife alıp inkâr ettiler. Nice ayetlere muhatap oldular, umursamadılar. Nihayet son Peygamber geldi, hem de yaşadıkları Medine’ye. Onu yakından gördüler, dinlediler, izlediler ama ondan da nasiplenemediler. Ona karşı olmakla kalmadılar, ona karşı düşmanlıkta müşriklerle iş tuttular, putperestlere sizin dininiz daha doğru demekten utanmadılar. Son peygambere suikastlar düzenlemekten geri durmadılar. Çünkü kalpleri hakikate kapalıydı. Gözleri perdeli kulakları tıkalıydı. Sonuçta taşlar yumuşayıp eridi, taşlar yuvarlandı, un ufak oldu; ama o taş kalpli insanlar etkilenmediler.

Kur’ân, pek çok ayetinde onları konu ederek aslında onlar üzerinden bizi eğitiyor. Onları bize tanıtarak, onlara benzememizi, onlar gibi önlerinde peygamber, ellerinde Kitap olduğu halde sapanlardan olmamamızı bizden istiyor. Zira istikamet yolculuğunda onlar için sözkonusu olan tehlikeler, bizler için de söz konusudur.

Taşlardan daha katı kalpler… Kalbin taşlaşması ve taştan daha katı olması çok çarpıcı bir anlatımdır. Cansız dediğimiz taşların Allah korkusundan yuvarlanması ise çok daha dikkat çekicidir.

Biz meleklerin, insan ve cinlerin dili olduğunu biliyoruz. Hayvanların dili olduğunu da Hz. Süleyman kıssasından öğreniyoruz. Onun Hüdhüd isimli kuş ile konuşması, karıncalar kraliçesinin sözlerini anlayıp tebessüm ettiğini ve kendisine kuş dili (mantık-ı tayr) verildiğini Kur’ân bize anlatıyor.

Bitkilerin dilinin ve duygu yönlerinin olduğu da hem bilimsel olarak tespit edilmiş, hem de tecrübe ile sabit olmuş hususlardandır. Zira bir çok bitkinin ilgi, sevgi ve güzel/hoş konuşma ve seslerden etkilendiği hep anlatılır. Tam tersi çiçek açmayan bazı bitkilerin karanlık ve kapalı yerlere konulup cezalandırılmaları sonucu, çiçek açmaya başladığı anlatılır.

Öte yandan cansız dediğimiz taş ve benzeri varlıkların dilinin ve duygusunun olup olmadığı konusu bugün, bilimsel olarak tartışılıyor ve o varlıkların da dillerinin ve duygularının olabileceği söyleniyor.

Kur’ân’da temsilî anlatım diye tanımlanan bazı anlatımlarda bu konuya işaret edilmektedir. Sözgelimi Kur’ân, yerlerin göklerin konuşmasından, gök-yer ve dağların emaneti yüklenmekten korkup kaçındıklarından bahseder. Kur’ân’ın dağlara indirilmesi durumunda dağların Allah korkusu ile paramparça olacağını söyler. Şimdi şu ayetleri okuyalım:

Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: «İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin» dedi. İkisi de : «İsteyerek geldik» dediler.

Doğrusu Biz, emaneti yüklenme işini göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir.

Eğer Biz Kur’ân’ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen, onun, Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu misalleri, insanlar düşünsünler diye veriyoruz.

Yine Kur’ân, kıyamet gününde yerin konuşacağını, hesap gününde organların dile gelip şahitlik yapacağını ve hesap gününde cehenneme dolup dolmadığı sorulduğunda cehennemin verdiği cevabı bize anlatır.

İşte o gün, yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle kendi haberlerini anlatır.

Kendilerine söylenmiş olan kıyamet başlarına geldiği zaman, yerden bir çesit hayvan (dâbbetü’l-arz) çıkarırız ki o, onlara, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıkların söyler.

İşte o gün ağızlarını mühürleriz, Bizimle elleri konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder. Kendi (et parçası organ olarak) dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarına şahitlik ettikleri gün onlar büyük azaba uğrayacaklardır.

Sonunda oraya varınca, kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları hakkında onların aleyhinde şahitlik ederler. Derilerine: «Aleyhimize niçin şahitlik ettiniz?» derler. «Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi önce yaratan O’dur ve O’na döndürülüyorsunuz» cevabını verirler. Siz, gözleriniz, kulaklarınız ve derilerinizin aleyhinize şahitlik edeceğinden korkarak kötü iş işlemekten çekinmiyordunuz. Hayır; Allah’ın, yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini sanıyordunuz.

O gün cehenneme: «Doldun mu?» deriz; o, «Daha var mı?» der.

İçerisinde yaşadığımız zaman ve mekânın yapıp ettiklerimize şahitlik edeceğini düşündüğümüzde cansız gördüğümüz varlıkların da dillerinin hatta duygularının olabileceğini söyleyebiliriz.

Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: «Rabbim! Bana Kendini göster, Sana bakayım» dedi. Allah: «Sen Beni göremeyeceksin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de Beni göreceksin» buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düştü; ayılınca: «Ya Rabbi, münezzehsin, Sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim» dedi.

Demek ki taş deyip geçmemeli. Şu dünya hayatında nice farklı taşların varlığına şahitlik etmekteyiz. Hacerü’l-Esved taşından, şeytan taşlamada kullanılan taşlara varıncaya kadar. Hz. Musa’nın asasıyla vurup on iki göze su fışkıran kaya da bir taş kütlesiydi. Hz. Sâlih’in mucize devesinin içerisinden çıktığı şey de bir kaya parçası idi. Ka’be’yi yıkmaya gelen Ebrehe ve ordusunu helak eden de Ebâbil kuşlarının attığı küçücük taşlardan başka bir şey değildi. Nitekim kimi kavimlerin helaki de tepelerine semadan yağan taşlarla olmuştur. Ahirette de taşlar cehennem yakıtı olacaktır.

Taşların da sertlik derecesi farklı farklıdır. Kimi taşlar vardır, kolay parçalanamaz, delinemez, işlenemez. Kimi taşlar vardır, kolayca işlenir, istenilen şekillere girer. İnsan kalbi de benzerdir. Kimi kalpler vardır Kur’ân ayetleriyle incelir, yumuşar ve dinlediklerinden etkilenir. Kimi kalpler vardır katılıkta taş gibidir, hatta taştan daha serttir. Hakikate kapalıdır. Dinlemez, duymaz, anlamaz ve etkilenmez.

Taş serttir, cansızdır, ama o öyle yaratılmıştır, taşın gözü, kulağı, aklı kalbi yoktur. Ama insan taş değildir, o mükemmel bir donanımda yaratılmıştır. Yüce Yaratıcı ona hakikati görecek göz, dinleyip işitecek kulak, anlayacak akıl, inanacak kalp vermiştir. O halde insana yakışan taş kalpli olmak değil, hakikat karşısında yumuşayan, incelen, anlayan ve inanan kalbin sahibi olmaktır.

Ayette hakikati anlamaya ve kabul etmeye yanaşmayanlar taş kalplilere benzetilmiştir de demir yahut başka bir madene benzetilmemiştir. Çünkü ne kadar sert de olsa demir, belli ateşte eritilir sıvı haline getirilir ve ondan pek çok faydalı eşya yapılır. Diğer madenler de öyledir. Ama katı taşlar, kırılır fakat eritilemez. Onun için hakikate kapalı olan, onu kabul etmemekte direnen insanlar taş kalplidir, hatta taştan daha sert kalplidir. Sonuçta onlar kalpsiz kimselerdir. Çünkü kalp, sahibini imana götürdüğü takdirde diridir. Aksi takdirde ölüden, taş kütlesinden farksızdır.

Peygamberimizin mescidinde üzerine dayanarak hutbe okuduğu kuru bir hurma kütüğü, minber yapıldığında, peygamberden ayrılmanın hüznü ile cemaatin gözü önünde inlemişti. Sonunda Peygamberimiz onun üzerine elini koymuş, onunla konuşmuş ve onu teskin etmişti. Evet, böyle hassas kütükler vardır. Ama bir de içi boş kütükler vardır. Münafıklar onlardır: Onlara baktığın zaman cüsseleri hoşuna gider; konuşurlarsa sözlerini dinlersin; tıpkı, sıralanmış kof kütük gibidirler… Peygamberimizden gelen bir rivayet şöyledir: Nübüvvet öncesi bir taş bana selam verirdi, ben onu şimdi de tanıyorum!

Hayat Kitabımız Kur’ân sertlik ve katılıkta taşlara benzettiği kalpler yanında hakikat karşısında yumuşayıp incelen kalplerden de bahseder. Demek ki kalpleri bu hallere dönüştürmek insanın elindedir. Kalbin sahibi, kalp alıcısını hakikate açarsa, hakikati anlama gayret ve çabası içerisinde olursa kalbi yumuşar ve incelir. Ama ön yargılar içerisinde, hakikate kalp alıcısını açmazsa, hakikatten kaçarsa kalbi katılaşır, kararır, dinlemez-anlamaz-kavramaz olur. İşte konuyla ilgili bazı ayetler:

İşte bu cennet, Allah’a yönelen, O’nun buyruklarına riayet eden; görmediği Rahman’dan korkan, Allah’a yönelmiş bir kalple gelen sizlere, hepinize söz verilen yerdir. Oraya esenlikle girin; işte sonsuzluk günü budur. Doğrusu bunda, kalbi olana veya hazır bulunup kulak verene ders vardır.

O gün, Allah’a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gündür…

Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir.

Allah tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalpleri nefretle çarpar, ama Allah’tan başka putlar anıldığı zaman hemen yüzleri güler.

İnananlar ancak, o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır. Ve Rablerine güvenirler; namaz kılarlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfederler.

Allah anıldığı zaman kalpleri titreyen, başlarına gelene sabreden, namaz kılan, kendilerine verdiğimiz rızıktan sarfeden ve Allah’a gönül vermiş olan kimselere müjde et.

Çarpıcı Meselin İbretlik Dersi:

Kalp insanın hem maddî hem manevî merkezidir. Maddî kalp vücudun bütün organlarıyla irtibatlı olarak çalıştığı ve onlara termiz kan gönderdiği sürece insan bedeni diri kalır ve sağlıkla yaşar. İmanın merkezi kalp de gerçek anlamda imanla dolup taşarsa, kalpte kökleşen iman bütün organlara yansır, o organlar vasıtasıyla meyveye durursa insan manen de diri, ruhen de sağlıklı ve huzurlu olur.

Maddî kalbi temel gıdalarla düzenli, dengeli ve devamlı beslemek gerektiği gibi; manevî olarak da kalbi düzenli, dengeli ve devamlı beslemek gerekir. Bu meyanda kalbin/ruhun gıdası vahiydir. Vahiyle/Kur’ân ve Sünnetle beslenen kalpler diri kalır, sağlıklı olur, sahiplerine huzur verir. Kalpler de demirin paslandığı gibi paslanır. Onları paslardan arındırıp yenileyecek olan tevhidin yansımalarıdır. Ayet ve hadislerle beslenen kalpler yenilenir, cilalanır, diri kalır ve sahibine huzur verir. Tabi ki ayet ve hadisleri dinlemek ve hatta anlamak yetmez. Onları önyargısız bir biçimde sâlim kafayla anlayıp, kalb-i selim ile özümsemek gerekir. Ayet ve hadislerle sağlıklı ve düzenli beslenmeyen kalpler ise stres ve buhran bataklığında kıvranmaya devam eder. Peygamberimiz, şöyle buyurur: Allah hatırlanmayan sözlerden sakının. Zira içerisinde Allah geçmeyen sözleri söylemek kalp katılığındandır. İnsanların Allah’a en uzak olanı kalbi katı olanıdır… Şu dört şey bahtsızlıktır. Yaşarmayan göz, katı kalp, bitmeyen emel ve dünya hırsı.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir