Hakikat Çağrısına Sağır Kesilen ve Gerçeği Görmezden Kâfirlerin Misali
وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ إِلَّا دُعَاءً وَنِدَاءً صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
İnkâr edenlerin durumu, çağırma ve bağırmadan başkasını duymayarak haykıran gibidir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden akletmezler.
İnsan yaratıldığı andan itibaren hakikat çağrısı hiç eksik olmamıştır. Yüce Yaratıcı, ilk insanı ilk peygamber kılmış, ona ilk kitabını vermiş, ona vahyetmiş, bu şekilde hakikatin gür sedası kâinatta çınlamaya başlamıştır. Peygamberler ve onların izini takip eden davetçiler hiç eksik olmamış, tepkilere ve tüm engellemelere rağmen insanları hakikate çağırmaya devam etmişlerdir.
Bu çağrıya icabet edenler olduğu gibi, bu çağrıya kulaklarını tıkayanlar, gözlerini kapatanlar, onu anlamak istemeyenler ve ona karşı çıkanlar hep olmuştur. Bunların isimleri, karşı duruşları ve tepkilerinin dozu farklı olsa da bunlar hep olmuştur. Tabiki onların sayısal çoğunluğu, insan ve cin şeytanlarıyla birlikte hareket etmeleri hakikatin sesini kesmeye yetmemiştir. Zira hakikatin ve hakikat davetçilerinin arkasında onun sahibi Yüce Allah olmuştur. O, gerçeğin düşmanları istemese de nurunu tamamlayacağını taahhüt etmiştir: Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. İnkarcılar ne kadar istemeseler, Allah nurunu, dinini tamamlayacaktır.
Konumuz olan ayet, hakikatin sesini kısmak, susturmak, engellemek isteyenleri hayvanlara benzetir. Sahipleri yahut çobanlarının sözlerini anlamayan hayvanlar. Çoban üflediği kaval sesiyle yahut çıkardığı anlamsız sesleriyle hayvanları toplamaya, durdurmaya, sevk etmeye çalışır. Çoban dur, gel, git dese de bu söylenenlerin hayvan için çok da fazla bir anlamı yoktur. Hayvan sadece içgüdüsü ile duyduğu sese tepki verir. Bazen ses yeterli olmaz, bu sefer çobanın sopası yahut bizatihi koşup gelmesi hayvana yön verir. Çoban, karşısındaki hayvana sesini duyurmak için bağırır, koşar yanına yaklaşır, hayvandan istediği olumlu tepkiyi alamayınca, sesini ona duyuruncaya ve o sesle istediğini yaptırıncaya kadar koşturur. Tekrar tekrar seslenir. Davetçi de bu azim ve kararlılıkta olmalıdır. Sesini duymazdan gelenler, onu yıldırmamalı, yolundan vaz geçirmemelidir. Bütün bu uğraşılarına rağmen sonuç alamazsa da asla pişman olmamalı, vazifesini yapmanın huzuru içerisinde farklı cephelerde, farklı muhataplarla davet yolculuğunu sürdürmelidir.
Ayette geçen duâ kelimesi yakında olana sesleniş, nidâ ise uzakta olana sesleniştir. Bu sebeple uzaktakilere namaz vaktini bildiren ezan için nidâ denmiş; bize bizden daha yakın olan Rabbimize yakarışımıza da duâ denmiştir.
Yine ayette sağırlık, dilsizlik ve körlük özellikle ve bu sıraya göre zikredilmiştir. Zira insan için işitme duyusu anlama ve kavrama için en önemli duyudur. İşitme duyusundan mahrum olma beraberinde dilsizliği de getirir. Konuşamama ise insanın kendini ifade edememesi, anladığını anlatamaması demektir. Ayetin sonunda onların akletmeyen kimseler olduğu söylenmiştir. Çünkü duyamayan, anlayamayan ve göremeyen kimseler; düşünüp anlayamazlar. Burada söz konusu edilen kimseler, aslında işitme, konuşma, görme ve akletme duyusuna sahiptirler, ama onlar bu yetilerini gerçeği dinleme, söyleme, görme, anlama ve kavrama için kullanmamaktadırlar. Bu yüzden bu yetilerden mahrum kimseler olarak nitelendirilmiştir. Zira gerçeği duyup dinlemeyen kulağın, hakkı söylemeyen dilin, gerçeği görmeyen gözün varlığı ile yokluğu birdir. Onun için göz odur ki hakkı göre, yol odur ki hakka vara denilmiştir.
İşte kâfirlerin durumu da tıpkı bu hayvanlara benzer, hatta onlardan da beterdir. Peygamberin Yüce Allah’tan getirdiği çağrıya kulak vermezler, can kulağıyla dinleyip anlamak ve gereğini yerine getirmek istemezler. Hikmetli, anlamlı sözleri duymazdan gelirler, anlamazlar yahut gereğini yapmazlar. Sonuçta söylenen sözleri anlamayan hayvanlar durumuna düşerler. Hatta hayvanlardan daha aşağı seviyelere yuvarlanırlar. Zira söylenen sözlerden hayvanlar sorumlu değildir, çağrı insan olanadır. Üstelik hayvan kendisi için çalınan, söylenen seslere hayvanca tepki verir, çoğu zaman da kendi menfaatine olacak şekilde sesin gereğini yapar. Ama inkârcılar bunu bile yapmazlar. İşitme duyuları olduğu halde işitmezler, görme yetileri olduğu halde gerçeği görmezler, düşünüp akletme yetileri olduğu halde akıllarını kullanıp gereğini yapmazlar. Nitekim başka ayetlerde de onlar hayvanlara benzetilmekte ve hatta hayvanlardan daha aşağı seviyelerde olduğuna dikkat çekilmektedir:
Allah katında, yeryüzündeki canlıların en kötüsü gerçeği akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.
And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.
Yoksa çoklarının söz dinlediklerini veya aklettiklerini mi sanırsın? Onlar şüphesiz davarlar gibidir, belki daha da sapık yolludurlar.
Durakları ateş olduğu halde kâfirler, zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler. Bırak onları yesinler, zevk alsınlar; ümit onları avundursun; ilerde öğrenecekler.
Ayetlerde bu insanlar, ağır bir teşbihle hayvanlara benzetilerek uyarılmakta, düştükleri durumdan kurtulmaya, gittikleri yanlıştan dönmeye davet edilmektedirler. Ayetten bir önceki ayette şöyle buyrulur: Onlara: «Allah’ın indirdiğine uyun» denilince, «Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız» derler; ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru olmayan kimseler idiyseler? Buna göre konumuz olan ayet, körükörüne atalar yolunu izleyen kör taklitçilere seslenir. Sizin atalarınız da hakikat çağrısını duymazdan geldiler, o çağrıya gözlerini kapattılar ve o çağrıyı anlayıp gereğini yapmadılar, sonuçta kaybettiler. Şimdi siz de aynı yolu izleyerek kaybedenler kervanına katılmayın!
Ayetler, bir taraftan davetçileri böyle duyarsız muhataplara karşı hazırlamakta, onların durumuna bakıp yılgınlığa ve ümitsizliğe düşmeleri konusunda onları uyarmakta; diğer yandan da bu durumda olanları içerisine düştükleri durumdan kurtulmaya çağırmaktadır. Öyle ya hangi insan, hayvanlar seviyesine düşmek ve o seviyesizlikte kalmak ister.
Duymayan, Konuşmayan, Görmeyen ve Anlamayan Putlardan Medet Umanlar!
Öte yandan ayetin, duymaktan, görmekten, anlamaktan aciz putlara tapan, onlara seslenen, onlardan bir şeyler isteyen müşriklerin bu gülünç durumunu anlattığı da söylenmiştir. Buna göre onların durumu, koyunlarını görmeyen ve sesini işitmeyen sürüsüne seslenen çobanın durumu gibidir. Onun bağırıp çağırmasından yanına kalan sadece yorgun düşmesidir. Putperestlerin de bütün çabaları karşılıksız kalacak, putları onlara hiçbir şey veremeyecektir. Çünkü onlar, onların hazır askerleridir. Putları yapan, diken, onlara ilah payesini veren ve onlara tapanlar müşriklerin kendileridir. Ayette denildiği gibi: Allah’ı bırakıp da kendilerine yardımı dokunur diye, başka tanrılar edindiler. Oysa onlar, onlara yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler. Oysa putlar ne onlara yardım edebilir ve ne de kendilerine bir yardımları olur. Allah, gerçekle hükmeder. O’nu bırakıp da yalvardıkları putlar bir şeye hüküm veremez. Şüphesiz Allah işitir ve görür.
Bir başka ayette de bu husus şöyle açıklanmıştır: Gerçek dua ve ibadet ancak O’nadır. O’ndan başka çağırdıkları putlar kendilerine hiçbir cevap vermezler. Durumları, suyun ağzına gelmesi için avuçlarını ona açmış bekleyen adamın durumu gibidir. Hiçbir zaman suya kavuşamaz. İşte kafirlerin yalvarışı da böyle, boşunadır. Bir su kuyusunun başına gelip duran, ellerini suya uzatan veya bur su başında durup ellerini uzatarak suyun gelmesini isteyen kimsenin nasıl ki ağzına su gelmeyecekse, duyma, konuşma, görme, anlama özelliği olmayan putların da kimseye bir faydası olmayacaktır. O halde dua yalnızca, duaları işiten ve icabet eden Yüce Allah’a yapılmalı; ibadet ve kulluk yalnızca gerçek mabuda yapılmalı; davet de yalnızca O’nun adına ve O’nun dinine yapılmalıdır.
Bu yaklaşıma göre ayetin manası şöyle olur:
İnkâr edenlerin putlara seslenişinin misali, çağırma ve bağırmadan başkasını duymayana haykıran kimse gibidir. O putlar ve putlara tapanlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden akletmezler.
Çarpıcı Misalin İbretlik Dersi
Yüce Yaratıcı, diğer canlılardan farklı olarak insana pek çok özellik bahşetmiştir. İşitme, konuşma, görme, anlama, kavrama vb. İnsana düşen kendisine verilen bu özelliklerini hayır ve hakta kullanmasıdır. Aksi takdirde bu özelliklere sahip olma ile olmama arasında bir fark kalmayacaktır. Üstelik bu organlar yerli yerinde kullanılmadığı zaman bunların vebali ağır olacaktır. Zira aklı, gözü, dili, kulağı olmayan varlıklar, bu organların beraberinde getirdiği sorumluluklardan muaftırlar. Ancak insan, hem bunlara sahip olur hem de bunları doğru yerde kullanıp faydalanmazsa sorumlu olacaktır. İnsan gibi kulağı olmayan bir taş söylenenleri duymadığı için kınanmaz. Konuşma melekeleri olmayan hayvanlar, bir takım sesler çıkarırlar, ancak insan gibi konuşamadıkları için yadırganmaz, söylenenleri anlayıp gereğini yerine getirmediklerinde ayıplanmazlar. Akılsız varlıklardan da akıllılardan beklenen şeyler beklenmez. Ama insan hem bunlara sahip olur hem de bunların gereğini yapmazsa kınanır ve organlarının hakkını vermediği için sorumlu olur.
İnsana düşen, insanlığının kıymetini bilmesi, insanlığının gereğini yerine getirmesi ve insan kalmasıdır. Bunun için de Yüce Allah’ın kendisine bahşettiği her organın hakkını vermeli ve onu yerinde kullanmalıdır. Çağrıya kulağını açıp can kulağıyla dinleme, hakikate tercüman olma, hakkı görüp üzerinde düşünme ve gereğini yerine getirme insana yakışandır. İşte o zaman insan diğer canlılardan farklı olduğunu ispat edecek, ahsen-i takvim üzere olmanın hakkını verecektir.
