Var Olan Her Şey O’nun Varlığının Şahidi!
VAR OLAN HER ŞEY KUR’ÂN’IN ŞAHİDİ!
فَلَا أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ وَمَا لَا تُبْصِرُونَ إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ
Hayır, hayır, hiç de sandığınız gibi değil! Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, Kuran şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.
Kur’ân’daki en kapsamlı yeminlerden biriyle karşı karşıyayız. Görünen görünmeyen her şeye and olsun! Yaratan-yaratılan, zâhir-bâtın, maddî-manevî, somut-soyut, dünya-ahiret, süfliyât-ulviyât, yer-gök, arz-Arş, insanlar-melekler-cinler, beden-ruh, söz-amel, görünen ve görünmeyen nimetler, gayıp ve şehadet âlemi, İlâhî kudretin görünen izleri-görünmeyen sırları, âsâr-envâr-esrâr… Gözümüzle görüp kalbimizle hissettiklerimiz. Gözle göremeyip kalbimizle hissettiklerimiz. Gözle göremeyip, kalple hissedemediklerimiz. Bizim göremememiz, varlığını hissedemememiz, o var olan şeylerin olmadığı anlamına gelmez. Bazı şeyleri görerek biliriz, bazılarını görmediğimiz halde güvenilir bilgilerle öğrenir ve kabul ederiz. Bazı şeyleri sonradan görüp öğreniriz, bazı şeyleri hiç göremeyiz, ama varlığını kabul ederiz.
Ayette görme fiili için basar kökü kullanılmıştır. Basiret kavramı da aynı kökten gelir. İnsan bir baş gözüyle görür, bir de kalp gözüyle görür. Basiret, ruh ve akıl işbirliğiyle, baş ve kalp gözüyle birlikte görüp kavramak demektir. Bunda incelikleri fark etmek, iç yüzünü kavramak, anlamak manaları vardır. Onun için görmekten asıl maksat anlamak ve kavramaktır. Basiret, olaylara, varlıklara, eşyaya kalp gözüyle firasetle bakabilmektir. Zira hadiste müminin firasetinden sakının, zira o Hakkın nuruyla bakar buyrulmuştur. Aslında bu hadisle, olaylara, varlıklara firasetle bakma istenmiştir. Firaset, insanın hayat tecrübesiyle ve bilgi birikimleriyle elde edilen yahut da Allah vergisi olarak kullara sunulan bakış açısıdır. Evet, mümin bir şeye bakarken onun asıl yaratanını, niçin var edildiğini, nasıl yaratıcısının emrine uyup uymadığına bakar. O halde asıl olan olaylara ve var olanlara, göz ucuyla yüzeysel bir bakış değil, derinlikli bir şekilde bakabilmektir. Olanların arka planını görebilmek, fark edebilmektir.
Ayetlerde var olan, değerli olan her şey üzerine yemin edilmiştir. Aslında var olan her şey değerlidir, Yüce Yaratıcı değerli olanı var etmiştir, var edilmekle onlar değerli olmuştur. Hiçbir şey boşuna ve anlamsız değildir. Her var olanın, bulunduğu yerde bir değeri, anlamı, var oluş gaye ve hikmeti vardır. Bu konuda Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?Akıl sahibi mümin kullar şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.
Tüm varlıklar, O yüce yaratıcının şahididir. Varlıkların hepsi, insan için sınav sorularıdır. Tüm varlıklar, insana acziyetini bildirir. Her varlık kendi diliyle şu gerçekleri haykırır: Yoktan var edemezsin, bizim gibi varlıklar var edemezsin, her şeyi göremezsin, her şeyi bilemezsin, her şeyin aslına eremezsin! Acizsin, sınırlısın, ölümlüsün, sonlusun. Görüp bildiklerinden çok, göremeyip bilemediklerin var! Gördüğünü sandığın varlıkların bile yalnızca bir kısmını, bir yanını görebilirsin. Gördüklerinin bile, göremediğin nice yanları var! Bir de göremediğin nice varlık var! Şu gördüğünü söylediğin yıldızların, yalnızca sana görünen ışıklarından küçük bir iz. O yıldızların göremediğin nice yanları var. Ve hiç göremediğin nice yıldız daha var. Şu duyduğun sesler, havadaki binlerce ses dalgasından sadece küçük bir kısmı. Hangi yerde ve konumda olursan ol, senin göremediğin ancak hep seni bir gören var! Bu gerçeği hiçbir zaman, sakın unutma!
Her şey O’nun şahidiyse, ey insan sen de O’nun şahidi ol. Sen buna herkesten daha layıksın! O’nun şahidi olmak, O’nun varlığını birliğini kabul etmek, varoluş gayesine uygun olarak O’na boyun eğmek, O’nun adına konuşup, O’nun adına amel etmekle gerçekleşir.
Bütün varlıklar, Yüce Allah’ın varlığına şehadet eder, aynı zamanda O’nun erişilmez kudretine delalet eder, O’nun Ulûhiyet ve Rubûbiyetini terennüm eder. Her varlık, ben varsam, benim bir var edenim var, diye haykırır. Aynı şekilde tüm varlıklar O’nun kelamının hak olduğuna tanıklık ederler. Yüce Allah haktır, O’nun sözü de haktır, O’nun peygamber göndermesi, kitap indirmesi de haktır. O’nun elçilerinin sözü de haktır. Bunlar da asla şek ve şüphe yoktur.
Tekvîr suresinde Kur’ân’ın şerefli bir elçinin sözü olduğuna yemin edilerek, vahiy meleğine dikkat çekilmişti. Burada ise kutlu elçi Hz. Muhammed’in peygamberliğine vurgu yapılmaktadır. Her iki elçi de Yüce Allah’ın gönderdiği elçidir. Her ikisi de O’nun mesajını ulaştırırlar. O, ne demişse, ne istemişse elçiler aynen getirmişlerdir. Dolayısıyla elçiye zeval olmaz. Elçiye kızılmaz, elçiye karşı çıkılmaz. Zira elçiye yapılan yanlış, onu gönderene yapılmış olur. Elçinin sözlerini ciddiye almamak, sahibini ciddiye almamaktır.
Müminler, Kur’ân’ı Yüce Allah’ın sözü olarak alıp okumalıdırlar. Onu getiren Vahiy Meleğinin sözü olarak alıp okumalıdırlar. Onu bize ulaştıran Hz. Muhammed’in sözü olarak alıp okumalıdırlar. Allah’ın sözü, Meleğin sözü, Muhammed’in sözü. Eşsiz, şeksiz şüphesiz, tam da bizim anlayabileceğimiz şekilde. Bu hassasiyetle Kur’ân’ı ele almalı, bu ciddiyetle onu okumalı, anlamalı, gereğini yerine getirmelidir. Bir mümin onun hakkında konuşacaksa, onu açıklayacaksa bu titizlikle, bu bilinçle bütün bunları yapmalıdır. Bu ifadeler, bizim Kur’ân karşısındaki duruşumuzu belirler. Onun herhangi bir söz olmadığını, şiir-sihir olmadığını, Vahiy meleğinin yahut Peygamberin sözü olmadığını; aksine âlemlerin Rabbinin katından gelmiş Kelâmullah olduğunu haykırır.
Kur’ân, Yüce Yaratıcının varlığını ve erişilmez kudretini haykıran mesajdır. Kur’ân, bütün bu varlıklara karşı sorumluluklarımızı bize anlatan düsturdur. Onların bizim emrimize sunulmuş nimetler olduğunu hatırlatan, buna karşılık onlara değer vermemiz ve onları yerli yerince kullanarak anlamlı hale getirmemizi isteyen esas ve ilkeler kitabıdır. Zamanı, mekânı, geçmişi geleceği, canlı-cansız tüm her şeyi hangi gözle nasıl göreceğimizi, nasıl tanımlayacağımızı ve nasıl değerlendireceğimizi bize öğreten hayat kitabıdır.
İşte bu yemin ayetlerin söylediklerinin özeti:
Yemin eden: Yüce Allah.
Kendisiyle Yemin Edilen: Görebildiğimiz, göremediğimiz tüm her şey. Var olan her şey.
Üzerine Yemin Edilen: Kur’ân Rasülün sözüdür. O kutlu elçinin sözüdür.
Alaka: Var olan tüm her şey hayat düsturumuz Kur’ân’ın Allah Rasülünün sözü olduğunu haykırır. Küfür-inkâr gibi şeylerle kirlenmemiş, fıtrat üzere kalmış sâlim akıllar da, selîm kalpler de bu gerçeğe tanıklık eder.
Rasülün sözü, onu elçi olarak gönderenin sözüdür. Tüm varlıklar bu gerçeği haykırır. Buna rağmen insan, nasıl bu gerçek üzerinde şüpheye düşebilir! İnsanın bir başına şüpheye düşmesi, bu kadar şahitli gerçeğin gerçekliğine gölge düşüremez.
Bu ilahî yasa, tüm varlıklara karşı bakış açımızı düzenler. Onları boş, anlamsız şeyler olarak görmememizi ister. Eşyaya ve olaylara bu gözle bakmamızı, varlıkların ilahî yasaya boyun eğişinden ders almamızı, onları yerli yerince kullanarak değerlendirmemizi, onları günahta ve boş işlerde kullanarak israf etmememizi sağlar.
