609 – Gerçek Anlamda Hâfız Olmak/hâfızlığın Hakkını Vermek
Prof. Dr. Ali AKPINAR/KONYA İL MÜFTÜSÜ
Hâfız ve Hafîz, Yüce Rabbimizin isimlerindendir. el-Hafîz, varlıklar alemini dilediği süre içerisinde, dilediği her türlü şeyden, zevalden, helâkten, kaza ve beladan dilediği gibi koruyan anlamınadır. O, hiçbir şeyi unutmayan, hiçbir şeyde yanılmayan, sahip olduğu hiçbir şeyi kaybetmeyendir. Bu asla O’na zor ve güç gelmez. Bu isim, O’nun Hâfız isminden daha mübalağalı bir korumayı ifade eder. “Elbette benim Rabbim her şeyi koruyup kollayandır. Ayetlerde O’nun hâfız oluşu da şöyle ifade edilir: Doğrusu Kitabı Biz indirdik, onun koruyucusu elbette biziz. Allah en iyi koruyandır, O merhametlilerin merhametlisidir. Kur’ân hafızları, Yüce Rabbimizin bizzat uhdesine aldığı İlahî Kelamın koruma işinin aktif elemanları oldukları için bu isimle anılmışlardır.
Yüce Rabbimizin koruması tüm her şeyde kendini gösterir. Göklerin derinliklerinden yere düşen yağmur damlası bile O’nun korumasıyla yere düşer. O’nun koruması altında olanlara hiç kimse ve hiçbir güç en küçük bir zarar veremez. Önemli olan O’nun korumasını hak edebilmek ve O’nun koruması altında olabilmektir. Bu ise, her zaman ve yerde O’nun hukukunu korumak, O’na teslim olup isteklerini içtenlikle yerine getirmekle mümkündür. İşte Hâfız unvanını alanlar bu sorumluluğun farkında olmalıdırlar.
Koruyup kollayan anlamına gelen El-Hâfız, insan için de isim olmuştur. Şöyle ki gerçek anlamda hâfız, gönlünü ve tüm azalarını haramdan koruyan, dinini heva ve hevesine uydurmaktan koruyan, Allah’ın yüklediği peygamberlik ve tebliğ görevini hakkıyla koruyup gereğini yerine getiren, vahyi olduğu gibi ezberleyip muhafaza edendir.
Yüce Rabbimiz, herkese güven versin ve dünya ve ahirette hep güvende olsun diye el-Mümin ismini, inanan kullarına vermiştir. Yine O, her zaman ve her şartta hakikatin şahitleri olsunlar diye eş-Şehîd ismini, yolunda can verenlere vermiştir. Tıpkı bunun gibi her hal ü karda onlar, hakları koruyanlar olsunlar diye Kur’ân hâfızlarına O’nun el-Hâfız ismi verilmiştir. Buna göre Hâfız-ı Kur’ân, Yüce Allah’ın ismini taşıdığını bilmeli, O’nun kelamını hem lafzıyla, hem manasıyla, hem de hükümleriyle korumalıdır. Onun için hâfızlar, Hâfız-ı Kur’ân, Muhafız-ı Ahkâm olmalıdırlar. Kur’ân’ın lafzını korudukları kadar, hükümlerini de korumaya gayret etmelidirler. İşte ancak o zaman Kur’ân’ın şefaatine, Yüce Rabbin rızasına ve cennetine nail olmak onlar için söz konusu olacaktır.
Diyanet işleri Başkanlığının kayıtlarına göre 2016 yılı itibarıyla ülkemizde 126.598 Kur’ân hâfızı bulunmaktadır. Geçen yıl 6.500 civarında kardeşimiz hıfızlarını bitirerek hâfızlar kervanına katılmıştır. Hâfız sayısı mesela Pakistan’da 7 milyon civarındadır. 130 bin kişilik diyanet kadrosunun 30 bin kadarı hâfızlardan oluşuyor. Bu rakamlara göre yüz bin hafızımız diyanet dışında çalışıyor. Yine yapılan tespitlere göre hâfızlarımız içerisinde hıfzı sağlam olanların oranı % 10’lardadır. Bu ise gerçekten üzücü bir durumdur! Bu rakamlar bize nicelikte iyiye doğru gitsek bile, nitelikte döküldüğümüzü göstermektedir.
O halde hâfızlarımızla Yüce Allah’a hamdederken, hıfızlarını koruyamayanlar için de aynı derecede hüzünle estağfirullah dememiz gerekir. Yüce Allah hepimizi affetsin! Kaldı ki Kur’ân’a karşı sorumluluğumuz yalnızca onu yüzünden okumak yahut ezberlemek değildir. Onu doğru bir şekilde anlamak ve gereklerini yaşamak müminler olarak hepimizin üzerine düşen bir görevdir. O halde hâfızlık rütbesine talip olan bu ruhla bu rütbeye talip olsun, bu rütbenin hakkını versin, hıfzını korusun, çalışanlar da ancak bunun için çalışsın. Çalışsın ki cennet onları özlesin, melekler onlara dua etsin, Yüce Rabbin katından rahmet ve sekine onların üzerine insin. Kur’ân ehlini, Yüce Allah’ın ailesi olarak tanımlayan Peygamberimiz (İbn Mâce, Dârimî, Ahmed) , bir hadislerinde şöyle buyurur:
Bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanarak Allah’ın kitabını okurlar ve aralarında onu tedrîs ederlerse /ezberlemek ve anlamak için üzerinde çalışırlarsa, onlar üzerine sekîne/vakar ve huzur iner, rahmet onları kuşatır, melekler onları sarar sarmalar, Yüce Allah da onları katında anar/onları över ve sever. (Müslim, Ebû Davûd, İbn Mâce, Dârimî, Ahmed)
