21 – Alîm Olanın Katından İlim Almak
İlm-i ledün: Allah tarafından öğretilen ilim. Şer’î ve zahirî ilimler, melek ve peygamber aracılığı ile gelir. İlham ise, doğrudan Hak’tan gelir. Bu sebeple ilhama, ilm-i ledün denmiştir. İlm-i ledün, kâl ile değil hâl ile öğrenilir.
Usul kitaplarımızın açıklamalarına göre, feyz yoluyla kalbe bir kısım manaların atılması/doğması demek olan ilham, kesin bilgi kaynağı değildir. Rüya da kesin bilgi kaynağı değildir. Buna göre yalnızca ilham ve rüya ile amel edilmez. Bu bilgilerden ilham ve rüyanın tamamen anlamsız şeyler olduğu anlaşılmamalıdır. Belki bunlar, kişileri hayata ve karşılaşacakları bir kısım olaylara hazırlayan bilgi kanallarıdır. Bu kanallarla elde edilen bilgiler, dinin zahirine ters düşmezse onlar alınır, onlara itibar edilir elbet.
Kur’ân’da, Hz. Musa’nın kendisinden ilim almak üzere tabi olduğu kuldan bahsedilirken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan biri ifadesi yer alır. Ayette rahmetin rahmeten min ındinâ/yanıımızdan, ilmin ise min ledünnâ/katımızdan ifadeleriyle gelmesi de dikkatimizi çekmektedir. Aslında ındî ve ledünnî kelimeleri yanımda/katımda anlamlarına gelir. Ancak ledünnî kelimesi halihazırda yanında olan şeyler için kullanılır; ındî ise yanında olan olmayan sahip olunan şeyler için kullanılabilir. Dolayısıyla ındî, ledünnî’ye göre daha kapsamlı; ledünnî ise daha özeldir.
Bahsedilen ve kaynaklarımızda isminin Hızır olduğu bildirilen kulun, melek mi, peygamber mi yoksa veli mi olduğu tartışılmıştır. Melek yahut peygamber olması durumunda, vahiyle donatılmış olması mümkündür. Ancak veli olması durumunda, kendisine bahşedilen ilmi vahiyle alamayacağına göre onun ledünnî ilme nasıl mazhar olduğu üzerinde durulması gereken bir husustur.
O kişiye verilen rahmetten kasıt, peygamberlik yahut nimet veya hak edenlere şefkat ve merhamet duygusudur. Ona verilen ilimden kasıt ise, gaybî bilgilerdir.
Hz. Musa’nın kendisinde ilim almak için hiç durmadan gideceğim, yıllarca yürüyeceğim diyerek yola çıkması ve yorgun düşünceye kadar yola devam etmesi, onun ilme düşkünlüğünü, bu konudaki kararlığını gösterir. Bu, ilme ermek için azim ve kararlılığın şart olduğuna işaret eder.
Bu konuda Râzî şunları söyler: Nazarî ilimler, herhangi bir kesb ve taleb olmaksızın, gönlümüzde ve aklımızda meydana geten şeylerdir. Mesela, acıları, lezzetleri, varlığı, yokluğu tasavvur etmemiz gibi… Yahut da “olumlu ile olumsuzun yani iki zıt şeyin aynı anda bulunamayacağını, ikisinin birden yok olamayacağını; birin, ikinin yarısı olduğunu tasdik etmemiz, bilmemiz gibi… Kesbî ilimler ise, nefis cevherinde vasıtasız olarak meydana gelmeyen, aksine mutlaka sayesinde elde edildikleri bir yol ve vasıtanın olması gereken ilimlerdir. Bu yol da iki türlü olur:
a)İnsanın, birtakım bilinmeyen şeyler öğrenmek gayesiyle kullanmak üzere o nazari, bedîhî ilimleri dinleyip toplamaya çalışması. Bu yola nazar, tefekkür, tedebbür, teemmül, terevvî (inceleme) istidlal adı verilir. İlim elde etmedeki bu yol, ancak çalışıp çabalama ile, gayretle olur, tamam hale gelir.
b)İnsanın, çeşitli riyazat ve nefis mücâhedeleri vasıtası ile his ve hayal kuvvetlerini (nefsini) zayıflatmaya gayret etmesi yolu. Bunlar zayıflayınca aklî kuvvet artar, akıl cevherinde ilâhi nurlar parıldamaya başlar ve herhangi bir tefekkür teemmül gayreti olmaksızın, bilgiler meydana gelir ve ilimler mükemmelleşir. İşte buna ilm–i ledünnî denir. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: İnsanların nefsi natıka cevheri (nefisleri), mahiyet açısından çeşit çeşittir. Bazen o nefis, müşrika (aydınlık), nurâni, ilâhi, ulvi ve bedeni cazibelerle maddi çekişmeler ile az alakalı olan bir nefis olur. Bu sebeple de, kutsi cilayı ve ilahi nurları almaya devamlı ve ileri bir kabiliyeti olur. Dolayısıyla da ona gayb âleminden gelen o nurlar tam ve mükemmel bir şekilde akar da akar. İşte ilm-i ledünnî ile kastedilen budur. Ayetteki, “Biz ona yanımızdan bir rahmet verdik, kendisine katımızdan bir ilim Öğrettik” ifadesi bu manayadır. Cevherindeki saflığı ve unsurlarının aydınlığında bu derece ve mertebeye varmamış nefisler ise, bu bilgileri ve ilimleri ancak, bunları öğrenmede ve ona öğretmede çaba sarf eden bir insanın vasıtası ile öğrenebilecek olan, aptal ve noksan nefislerdir. Birinci kısım nefisler, ikinci kısma nisbetle, tıpkı güneşin çok cüzî ışıklara, denizin çok az su akıntılarına ve en büyük ruhun da küçük ruhlara nisbeti gibidir.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ledünnî ilimler, Yüce Allah’ın seçkin kullarına ikram ettiği ilimlerdir. Yüce Allah, hak eden o seçkin kullarına ikram eder, diğer kullar da onlardan o ilimleri alabilirler.
Nitekim bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurmuşlar: Kim bildikleriyle amel ederse, Yüce Allah ona bilmediklerini öğretir. Hadis, ilmi ile amel etmeye teşvik etmekte, ilmin bereketlenmesi için ilimle amel etmenin şart olduğunu vurgulamaktadır. Öte yandan, Yüce Allah’ın lütuf ve keremine ermek için, ilahî ikramlara müstehak olmanın gereğini haber vermektedir.
Bir başka rivayette de şöyle buyurulmuştur: Bildikleri ile amel eden kimsenin Yüce Allah, kalbini nurlandırır. Allah kimin kalbini nurlandırırsa, ona gaybın pek çok hali açılır…Elbette buradan bu kişinin çalışıp gayret etmeden ilme ulaşacağı anlaşılmasın. Aksine bu uğurda çalışıp gayret eden kimsenin önünden perdeler açılır, şek ve vehimleri dağılır. Artık hak onun ağzıyla konuşmaya başlar. Tıpkı hadiste hak Ömer’in diliyle konuşuyor denildiği gibi. Aynı bağlamda Kur’ân’da şu ayetler yer alır: Allah’tan sakının, Allah size öğretiyor;Allah her şeyi bilir. Ayette Yüce Allah, takva sahiplerine ilim ikram edeceğini vadetmektedir. Buna göre kim Allah’tan sakınırsa, Yüce Alla onun gönlüne nur koyacak, o da onunla Allah’ın ilkâ ettiği şeyleri anlayacaktır. Allah doğru yolda olanların doğruluğunu artırır.Kur’ân, peygamberimize ve onun şahsında hepimize şu duayı yapmamızı emreder: Rabbim, ilmimi artır/ilimce beni artır. Duada Rabbimizden ilmimizi artırmasını, ilimle bize değer kazandırmasını istiyoruz. Dilimizle yaptığımız bu duaya layık olabilmek için de halimizle buna müstehak olmamız gerekmektedir. Zira biz ilim yolunda olursak, ilmin gereğini yerine getirirsek, Yüce Allah’ın lütuflarına layık olursak O bize ikram ve ihsan edecektir.
İlmin asıl kaynağı Âlîm olan Yüce Allah’tır. O’nun ilimleri sınırsızdır ve çok çeşitlidir. Kullar, kapasiteleri ve seviyeleri ölçüsünde O’nun o engin ilminden nasiplenirler. Bu, ilim uğruna çalışıp çabalamayla kesbî olur, bazen de kesbî ilimlerin yanında Yüce Allah’ın özel ikramlarıyla olur. Bu ikinci ilimlere müstehak olabilmek için yine çalışıp çabalamak gerekir. Bu çaba, ilim elde etme yolunda olabileceği gibi, ilahî lütuflara layık olabilme yolundaki riyazî çalışmalar şeklinde de olabilir. Yüce Allah, ilim yolunda çalışanlara nice ilim, keşif kapıları açar. Yani insan kesbî ilimleri elde etme çabası içerisinde de ilahî ilimlere erebilir. Yanısıra kişi, Yüce Allah katındaki kulluk seviye ve kalitesini artırarak O’nun ledünnî ikramlarına layık ve nail olabilir. İdeal olan da kişinin hem kesbî ve hem de vehbî ilimlere müstehak olmasıdır. Yüce Rabbimiz bizleri, kesbî ve vehbî ilimlerle mücehhez kılsın.
