11 – Kur’ân İnşâ ve İhyâ Etmeye Devam Ediyor!

Yüce Rabbimizin biz kullarında en büyük emanet ve nimetlerinden biri olan Kur’ân indiği günden itibaren pek çok insanın gönlünü, beynini, söz ve davranış dünyasını inşâ ve ihyâ etmiş, sonuçta Kur’ân toplumlarını kurmuştur. Kur’ân bugün de aynı görevi ifa edebilecek güç ve tazeliktedir. Yeter ki insanlar ona yönelebilsinler, onu okuyup anlayabilsinler ve onun hayat iksirinden içebilsinler. Zira Kur’ân aydınlatan, ışıtan nûr; yol gösteren rehber; dirilten ve yaşatan rûhtur.

Şimdi Kur’ân’ın bu misyonunu ayetler ışığında anlamaya çalışalım:

Kur’ân, insanın gönül dünyasını inşâ ve ihyâ eder.

Allah’ın eşsiz kelamı Kur’ân, diğer kitaplar gibi sadece insanın beynine ve baş kulağına seslenmez. O, önce gönüllere seslenir, onları etkiler ve harekete geçirir. Temiz yürekler Kur’ân lafzı ile, ondaki derin manalar ile, onun etkileyici üslubu ile yerinde duramaz olur. Harekete geçen gönüller, his ve duygular vücudun diğer organlarını harekete geçirir. Tabidir ki Kur’ân’ın bu etkisinden faydalanabilmek için gönüllerin kirli duygulardan arınması ve temiz duygularla dolu olması gerekir.

“Müminler o kimselerdir ki Allah hatırlatıldığında onların kalpleri ürperir, onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda, ayetler onların imanlarına iman katar.”

“Allâh, sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli bir Kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların, ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allâh’ın zikrine yumuşar. İşte bu Allâh’ın rehberidir. Dilediğini bununla doğru yola iletir. Ama Allâh kimi sapıklığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz.”

Kur’ân, insanın düşünce dünyasını inşâ ve ihyâ eder.

İnsanın en önemli özelliklerinden biri de onun düşünen ve akleden bir varlık olmasıdır. İşte Kur’ân ayetleri, ikna edici üslubu ile, apaçık delilleri ile, anlatım gücü ile beyinleri donatır, kuşatır ve onları harekete geçirir. Öyle doldurur ve harekete geçirir ki beyinlerden fışkıran enerji söz ve davranışlarla dış dünyaya yansımaya başlar. Bunun için Kur’ân sürekli çalışan, hareket halinde olan ve kullanılan bir akıl ister. Sürekli insanı düşünmeye çağırır, hem de derinlemesine ve ince ince düşünmeye, tefekküre, tedebbüre, teemümle.. Kur’ân’ın bu gücünden yararlanabilmek için gönüller gibi, akılların da ona açılması gerekir. Akılların ön yargıların bağından kurtularak özgürce çalışması, Kur’ân’ın berrak ilkeleriyle donatılması, düşüncelerin onunla kurulması gerekir. Bunun için akılların nefis ve şeytanlara kiraya verilmemesi gerekir..

“Kur’ân’ı derinlemesine düşünmüyorlar mı? Yoksa onların kalpleri üzerinde kilitler mi var?”

“Onların kalpleri vardır, kalpleriyle akleder/düşünürler..”

Kur’ân, insanın söz ve davranış dünyasını inşâ ve ihya eder.

Kur’ân’ın davası kuru bir söz ve ideoloji davası değildir. Onun gayesi laf salatasıyla, sadece teorik bilgiler vermek hiç değildir. Aksine Kur’ân, söz ve davranış dünyasına yansımak ister, teorilerinin hayata geçirilmesini arzu eder. İçerisindeki cümlelerin güzelim hareketlerle müşahhas, mücessem ve müheykel hale dönüşmesini ister. Ruh bedenle, mana madde ile bütünleşirse Kur’ân asıl hedefine ulaşmış olur. Bu yüzden Kur’ân insanı, hayra doyumsuzdur, iyilik ve güzelliklere açtır. O hep iyilik güzellik düşünür, hayır projeleriyle dolar, iyilik ve güzel işlere doğrulur. Hayatını bu güzelliklerle inşa eder, değişir, gelişir ve güzelleşir. Değiştirir, geliştirir ve güzelleştirir. O, her coğrafya ve şartta, her zaman iyilik ve güzellik meyveleri üretir. O, bu hayırları çevresiyle de paylaşır.

“Onlar, sözün en güzeline uyarlar..”

“Biz, insanlar arasında Allah’ın gösterdiği şekilde hükmedesin/uygulayasın diye sana kitabı hak olarak indirdik..”

Kur’ân, toplumu inşâ ve ihyâ eder.

Evet, Kur’ân adamı bencil değildir, Kur’ân sistemi bireysel de değildir. O, kendini kurtardığı gibi, çevresini de kurtarmaya çalışır. Kendisini inşa ve ihya ettiği gibi, çevresindekileri de inşa ve ihya eder. Çünkü Kur’ân’ın ilkeleri cemaatle birlikte yaşanır. Kur’ân’ın dini dünyada cemaatle yaşanır, ona göre Ahirette hesap bireyseldir. Bu yüzden Kur’ân’ın hedefi, yetiştirdiği bireylerle, kurduğu ailelerle, ideal İslam toplumunu kurmaktır. Bunun için tüm insanlığa hitaben gelmiş olan Kur’ân’ın çoğu hitapları Ey insanlar, ey iman edenler şeklinde çoğuldur.

“Allah’ın ipine/Kur’ân’a toptan sımsıkı sarılın..”

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülüklerden sakındıran bir topluluk olsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”

“Siz, insanlık için seçilip çıkarılan en hayırlı toplumsunuz..”

Kur’ân’ın bu eşsiz hedefleri karşısında şimdi kendimize soralım:

Gönüllerimizde Kur’ân ruhu ne kadar etkin ve hakim?

Düşüncelerimiz, düşlerimiz, emellerimiz, hayal ve kurgularımız ne kadar Kur’ân’a uygun?

Dilimizden dökülen cümleler ne kadar Kur’ân’ın ruhu ile bağdaşıyor?

Davranışlarımız ne kadar Kur’ân ilkeleriyle örtüşüyor?

Kur’ân’a inandığını söyleyen şu toplum, ne kadar Kur’ân’ı sahiplenip onu temsil ediyor?

HALA NEYİ BEKLİYORUZ?

Kur’ân, indiği dönemin mesajına kayıtsız kalan insanlarına seslendiği gibi; apaçık mesajlarına duyarsız kalan, onun çağrılarına kulak tıkayan ve ona ardını dönen günümüz insanlarına da seslenmeye ve sitemleriyle onları uyarmaya devam ediyor:

“Kitap ehlinden ve putperestlerden olan inkarcılar, kendilerine apaçık bir belge, içinde kesin ve en doğru hükümlerin bulunduğu arınmış sahifeleri okuyan, Allah katından bir peygamber gelene kadar dinlerinden vazgeçecek değillerdi.”

Yüce Allah, beyyinelerin kıymetini bilmeyenleri hidayette tutmak zorunda değildir. O isterse, onları tarih sahnesinden geriye çeker ve onların yerine beyyineleri tanıyan ve onların değerini bilen toplumlar getirir. “Rabbin müstağni ve rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir milletin soyundan getirdiği gibi, sizi yok eder, dilediğini yerinize getirir.” “ Dilerse sizi yok edip yeni bir topluluk var eder. Bu, Allah için güç değildir.” “Ey İnananlar! Aranızda dininden kim dönerse bilsin ki, Allah, sevdiği ve onların O’nu sevdiği, inananlara karşı alçak gönüllü, inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihat eden, yerenin yermesinden korkmayan bir millet getirir. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.”

Kur’ân ayetlerinden haberdar olan kimse, hangi çağda yaşarsa yaşasın, hangi konumda bulunursa bulunsun, Kur’ân’ın apaçık belgeleriyle kendine gelmesi, şirk ve küfürden sıyrılıp aslına/fıtrata/tevhide dönmesi gerekir. Böyle bir kimsenin ne bekleyecek bir zamanı vardır, ne de Kur’ân’dan başka başvuracağı bir kaynağı vardır.

Kur’ân ayetleri cihanı aydınlatırken, insanların gönül ve davranış dünyalarını ihya ve inşa ederken, Mekke müşrikleri, Kur’ân’dan başka ayet/mucize istiyorlardı. Bazı Müslümanlar, görüşüp konuştukları Yahudilerden duydukları bazı şeyleri yazıp peygamberimize getirmişlerdi. İşte böyle düşünenleri Kur’ân şöyle uyarıyordu:

“Kendilerine okunmakta olan Kitabı sana indirmiş olmamız, onlara yetmedi mi?

Elbette inanan bir toplum için onda rahmet ve ibret vardır.”

Bu uyarı, Kur’ân’ın eşsiz mucizeleri ile yetinmeyen günümüz insanları için de geçerlidir. Evet, tüm mekan ve zamanların insanına gelmiş olan Kur’ân onlara yetmiyor mu? Onları donatmaya, onları tatmin etmeye, onları aydınlatmaya, onları ihya etmeye yetmiyor mu ki onlar alıcılarını başka şeylere çeviriyorlar!?

Abdullah b. Mesûd’un bildirdiğine göre, Kur’ân’ın inmeye başlamasının ardından dört sene kadar bir zaman geçmişti. Bazı Müslümanlarda, Kur’ân hala beklenen etkiyi göstermiyordu. İşte onları uyarmak için ayetler geliyordu.

Başka bir rivayete göre ise, münafıklar Hz. Selman’a ‘Bize Tevrat’tan ilginç şeyler anlat’ diyorlardı. Sanki Kur’ân yetmiyordu onlara! Onlar Kur’ân ayetleriyle kendilerine gelmiyorlardı da sanki başka şeyler onları kendilerine getirecekti! İşte bu insanları uyarmak için ayetler geldi. Hadîd suresinin demir gibi keskin ve çetin şu ayetleri indi:

İbn Abbas’dan gelen bir rivayete göre ise, Medine’de Müslümanlar rahata erince aralarında mizah, eğlence yani magazin çoğaldı.. Yüce Allah, Müslüman gönüllerin Allah’a teslimiyet konusunda yavaşladığını ve gevşediğini gördü. Bunun üzerine şu ayetle onları uyardı. Buna göre ayet, on üçüncü (Hz. Enes’in bildirdiğine göre 17.) sene indi. Ayet Müslümanları çok şiddetli bir biçimde uyaran cümlelerle geldi.

Kaynaklarımızda yer alan bu muhtelif rivayetlerden anlaşılan şu: Zamanı çokda önemli değil, ama müslümanlarda bir gevşeme olmuştu, yahut kalplerinde iman kökleşmemiş olan bazı zayıf imanlı kişiler veya münafıklar zuhur etmişti. İşte ayet onları uyarıyordu. Onlar gibi olan bütün zamanların insanını da uyarmaya devam ediyor:

“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân ile kalplerinin ürpereceği zaman gelmedi mi?

Onlar sakın, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar!

Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı.

Onlardan çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.”

Önümüzde yolumuzu aydınlatan Hz. Muhammed gibi bir Önderimiz ve Kur’ân gibi bir rehberimiz varken.. Bizim her halimizi görüp gözeten bir Rabbimiz varken daha neyi bekliyoruz!? Yeni bir peygamber, yahut yeni bir kitabın gelmesini mi? Oysa son peygamber gelmiş, son kitap da inmiştir. Ve onların mesajı indiği gün gibi önümüzü ve yolumuzu aydınlatmaya devam ediyorlar! “Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünülüp anlaşılsın diye kolaylaştırdık. Var mı anlamak isteyen?!” diyen Kur’ân anlaşılmayı ve hayata geçirilmeyi bekliyor. Peki biz neyi bekliyoruz? Haydi öyleyse Kur’ân sofrasına! Rahman’ın kullarına sunduğu ilahî sofra ile buluşmaya!

8 Enfal 2.

39 Zümer 23.

47 Muhammed 24.

22 Hac 46.

39 Zümer 18.

4 Nisa 105

3 Alu Imran 103.

3 Alu Imran 104.

3 Alu Imran 110.

98 Beyyine 1.

6 Enam 133.

14 İbrahim 19-20; 35 Fâtır 16-17..

5 Maide 54.

İbnü’l-Cevzî, Tefsîr, VI, 279.

29 Ankebut 51.

İbnü’l-Cevzî, Tefsîr, VIII, 167-168.

Kurtubî, Tefsir, XVI, 249-250.

57 Hadid 16.

54 Kamer 17, 32, 40

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir