Cennetin Özlediği Kimseler: Cömertler!

Kutlu Nebînin damadı Hz. Ali, bir gece bir hurmalığı sulayarak bir miktar arpa kazanmıştı. Onun üçte birini öğütüp hazîra denilen bir yemek yaptılar. Yemek hazır olunca, kapıya bir yoksul geldi, yemeği ona verdiler. Sonra ikinci üçte biri pişirip yemek yaptılar. Bu sefer kapıya bir yetim geldi, yemeği ona verdiler. Kalan üçte biri pişirip hazırladıklarında kapıya bir esir geldi, yemeği ona verdiler. Kendileri aç kaldılar. Bunun üzerine onlar hakkında, onları tarihe taşıyacak olan şu ayetler indi (Vâhıdî, esbâbü’n–Nüzûl):

Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksulla, öksüze ve esire yedirirler. Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız derler. Allah da onları bu yüzden o günün fenalığından korur; onların yüzüne parlaklık ve neşe verir. Sabırlarının karşılığı, cennet ve oradaki ipeklerdir… (İnsân 8-12)

Cennetin kendileri için hazırlandığı ve özlem duyduğu o güzel insanlar, kendileri ihtiyaç duydukları halde vermesini bilenlerdir. Onlar sevgiyle verenlerdir. Vermeyi sevenlerdir. Sevdiklerinden verenlerdir. Verdikleri kimseleri sevenlerdir. Herhangi bir karşılık beklemeden verenlerdir. Bir karşılık beklemek şöyle dursun, bir teşekkür beklentisine bile girmeden verenlerdir. Çünkü onlar ahiret bilinci içerisinde yaşayanlardır. Onlar, Yüce Allah’tan korkup sakınanlardır. Onlar bu güzellikleri aile boyu gerçekleştirenlerdir. Biri infâk etitği zaman, diğer aile fertleri sadece hoşnut olanlardır.

İkinci örneğimiz yine Münevver Medine’nin Saadet Çağı insanlarından:

Peygamberimize yoksulluktan bunalmış bir adam gelip ondan bir şeyler istedi. Kendisi imkansızlıklar içerisinde olan Peygamberimiz, bu adamı kim bu gece kim misafir eder, Allah ona rahmet etsin, buyurdu. Ensârdan Ebû Talha, ben ederim deyip adamı evine götürdü. Onlar Rasulullahın misafirini doyurup, karı koca, çocuklarıyla beraber o gece aç yattılar. Sabah olunca o kutlu aile hakkında şu ayet indi (Buhârî, Müslim, Tirmizî):

Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir. (Haşr 59/9)

Onlar Peygamber şehrinin sâkinleriydi. Onların gönüllerine iman taht kurmuştu. Onlar, müminlere sevgiyle bakanlardır. Onlar, aile boyu misafirlerini bağırlarına basanlardır. Onlar, içlerinde bir sıkıntı duymadan infâk etmesini bilenlerdir. Onlar, kendileri ihtiyaç içerisinde olsalar bile, kardeşlerini kendilerine tercih edenlerdir. Onlar, nefislerini cimriliğin ağından kurtarmış, gerçek özgürlüğü tatmış erlerdir. Onlar, varlığını Allah yolunda insanlığa vakfetmiş olan Hz. Peygamberin eğitiminden geçmiş kimselerdi. O hayatını insanlığın kurtuluşuna adayan, insanlık sevdalısı Peygamber, cömertlikte esen yeller gibi, yağan rahmet yağmurları, coşan deryalar gibiydi. Bulutlar, yağmurlarını gözyaşlarıyla dökerken yere, O, gülümseyerek infâk ederdi. Ashabını da bu bilinçle yetiştirdi. Onlara yarım hurma ile de olsa infâk etmeyi, infak ile kendilerini cehenneme karşı koruma altına almalarını öğretti.

İbn Ömer’in bildirdiğine göre, bir defasında onlardan birine bir koyun kellesi hediye edilmişti. O kişi, falan kardeşim ve ailesi buna benden daha muhtaç diye düşünerek onu kardeşine gönderdi. Bu şekilde o koyun başı tam yedi aileyi dolaştı ve ilk onu infak edene geri geldi. İşte bunun üzerine yukarıdaki ayet indi. (Vahıdî)

Peki, Kur’ân onları bize niçin anlatır? Onları örnek alalım diye, onlar gibi olalım diye. Yoksa sadece onların menkıbelerini anlatalım diye değil. Zira onlar, bu güzelliklerle kazandılar cenneti. Bizler de aynı cennete talibiz. Aynı cennete, aynı yollardan vasıl olunur. Onlar gibi olursak bizleri de cennet özler. Onların yolunda olursak, cennet bizler için de hazırlanır.

Cömert olabilmek için, sahip olunanların asıl sahibi olarak Yüce Yaratıcı bilmek gerekir. Sahip olduklarımızın bizde emanet olduğunun farkında olmak gerekir. Bize verilenlerin bizim için sınav aracı olduğunu unutmamak gerekir. İnfâk etmenin, karşılıksız veren Yüce Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak olduğunu bilmek gerekir. İnfâk etmekle sahip olduklarımızın azalmayacağını, aksine bereketlenip artacağına inanmak gerekir. Zira Rabbimizin va’di vardır: Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. (Bakara 2/276) Görünürde faize verilen para meblağ olarak artmaktadır. Ancak onun alım gücü azalmakta, sahibi onun hayrını görmemektedir. Haramla iştigal, beklenmedik kaza bela ve harcamalara sebep olmaktadır. Zekâtı verilen, infak edilen, tasadduk edilen mal/para da görünürde bir miktar azalmaktadır. Ancak o harcama, kalan mal/para için bereket sebebi olmaktadır. O infâk sayesinde muhtemel kaza ve belalar defedilmekte, kalan paranın harcama gücü artmaktadır. Yine infâk sahibi, para ile satın alamayacağı huzur ve sürura kavuşmakta, yardım ettiği kimselerden bol bol dualar almaktadır. İnfâk sayesinde fakirler, zenginlere dost olmakta, onları kıskanmayı bırakmakta ve onların yardımcıları, yeri gelince mallarının koruyucuları olmaktadır.

Asıl sahip O ise, O’nun malını, O’nun kullarından esirgemek için bir sebep kalır mı? Hele bir de bize emanet olarak nimetlerini veren, bizden emanetini istiyorsa, esirgemek yakışır mı? O’nun verdiklerinden, O’nun emriyle verdiklerimiz bize dünya ve ahirette büyük mükâfatlar kazandıracaksa, vermemek olur mu? Onun için müminlerin en temel özellikleri sayılırken onlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler buyrulmuştur.(Bakara 2/3, Enfâl 8/3, İbrahim 14/31, Hac 22/35, Kasas 28/54, Secde 32/16, Şurâ 42/38).

Demek ki infâk etmek, sadece zenginlerin değil tüm müminlerin temel özelliğidir. İnfâk, Allah için yapılan harcamaların adıdır. İnfâk, Yüce Allah’ın verdiğini, O’nun emriyle, O’nun rızasını kazanmak için, O’nun kullarının hizmetine sunmanın adıdır. İnfâk, mümini nifaktan koruyan en önemli ibadettir. Pek çok kere tekrarlanan bu ayette, muzarî kalıp kullanılarak müminlerin sürekli bu ibadeti yapanlar olduğuna vurgu yapılmıştır. Zaten bir güzelliğin, ahlak olabilmesi için arada sırada değil, sürekli yapılıyor olması gerekmektedir. Onun için arada sırada ikramda bulunan kimseye cömert denmez. Cömert sayılabilmek için, infâkı, ikramı sürekli yapmak gerekir.

Öyleyse sehavet önderi Peygamberimizin duasına âmin diyelim:

Allahım, tembellikten Sana sığınırım. Korkaklıktan Sana sığınırım. İhtiyarlığın düşkünlüğünden Sana sığınırım. Cimrilikten Sana sığınırım! (Buharî, Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî, Nesâî, Ahmed)

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir