Gündemi Kitap Belirlemeli
Yüce Yaratıcımız, insanı yaratıp sınav için dünyaya gönderdi. O, ilk insanı ilk peygamber kıldı ve ona ilk kitabını (suhuf) verdi. Dolayısıyla insan için sınav, hayatla birlikte başladı. İnsan, sınavında başarılı olsun ve hayatında mutlu olsun diye de ona Kitap verildi. Zira kitap olmadan, insan yanlış yapabilirdi, doğru yoldan sapabilirdi. Çünkü kitap, insanın gündemini, yolunu, yönünü, rotasını belirleyecekti. Öyle de oldu, ilk peygamberden son peygambere kitap gelmeye devam etti. Yüce Rabbimiz, insanı kitapsız ve hitapsız bırakmadı.
Son peygamberin peygamberlik görevi de kitapla başladı. Son Kitap, oku emriyle inmeye başladı. Peygamberlik de bu emirle başladı. Son peygamberin son günlerine kadar da (vefatından dokuz gece öncesine kadar) Kitap inmeye devam etti. Ona Kitap bir celsede inmedi. Oysa Yüce Allah’ın buna gücü yeterdi. Zira O, ezelî ve ebedî ilim sahibi idi. Zaten son peygambere indirilecek son kitap İlahî Arşiv/Levh-i Mahfuz’da hazırdı. Ama Kitap, toptan değil de ayet ayet, sure sure indi. İyice öğrenilsin, ezberlensin, sindirilsin ve hayata taşınsın diye. Çünkü Son Peygamberin ve O’nun izindeki müminlerin gündemini Kur’ân belirleyecek ve onları kendi ilkeleriyle şekillendirecekti.
İnkâr edenler: «Kuran ona bir defada indirilmeliydi» derler. Oysa Biz onu böylece senin kalbine yerleştirmek için parça parça indirir ve onu ağır ağır okuruz. (25 Furkân 32)
Konuştukları ancak vahiy olan Hz. Peygamber, kendisine gelen soruları cevaplamak ve yaşanan sorunları çözmek için vahyin gelmesini beklerdi. Zıhar konusunda kendisine soru soran kadına, ancak ayetler inince cevap veriyordu. İfk hadisesinde yaşanan sorunlar, ancak vahiyle çözülüyordu. Kıblenin değişiminde yaşanan sorunlar ve gelebilecek sorular, ancak inen ayetlerle açığa kavuşturuluyordu. Onun için Peygamberimiz soru ve sorunlar karşısında vahyi gözlüyor, vahiy meleğinin gelmesi gecikince beklentiye giriyordu.
Nitekim kıble ayetlerinde bu hususa şöyle işaret ediliyordu: Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir. (2 Bakara 144)
Rivayetlere göre Vahiy Meleğinin gelmesi bazen gecikir, Peygamberimiz özlemle onun gelişini beklerdi. Bir seferinde yine vahyin gelmesi Peygamberimize göre gecikmişti. Melek gelince Peygamberimiz ona şöyle sordu: Bana gelmekte geciktin, ben de bana kızgın olduğundan endişe ettim, deyince şu ayetle cevap geldi:
«Biz ancak Rabbinin buyruğu ile ineriz, geçmişimizi geleceğimizi ve ikisinin arasındakileri bilmek O’na mahsustur. Rabbin unutkan değildir.» (19 Meryem 64)
KUR’ÂN’IN GÜNDEMİ
İnsana gelen ve insan için inen Kur’ân, insanla ilgilendi, hem de her insanla ilgilendi. İnsanın sorunlarıyla ve sorularıyla ilgilendi. Kur’ân ayetleri boşluğa inmedi. İnsanların yaşadığı yahut yaşayacağı soru ve sorunlara cevap ve çözüm olmak üzere indi.
Kur’ân’ın hedefi, sorunsuz bir hayattı ve insanın yaşayabileceği sorunları çözmekti. Nitekim öyle de oldu, insanlığın gündemini belirleyen ve o gündemde tutmaya çalışan Kur’ân, yaşandıkça insanlar daha az sorunla, huzur ve izzet içerisinde yaşadılar. Onun gündeminden koptukça ve onun ölçülerinden uzaklaştıkça ise sorunlar deryasında, huzursuzluklar bataklığında kıvrandı insanlık. Bugün için de böyledir. İnsanlığın Kur’ân’la buluşmaya, onun gündemini izleyip o doğrultuda hareket etmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır.
Peki, neydi Kur’ân’ın öncelikli gündemi? Aslında Kur’ân’ın gündemi, insanla ilgili olan her şeydi. İlk olarak onun iç dünyasının, gönül dünyasının inşası ve ihyası idi. Bunun için Kur’ân’ın on üç senelik Mekkî ayetleri ağırlıklı olarak inançla ilgili konuları ele aldı. İnsanın gönlüne ve beynine hitap etti. On yıllık Medine döneminde inen ayetlerde inançla ilgili konular ağırlıklı olarak işlenmeye devam etti.
İkinci olarak insanın davranış dünyasını inşa ve ihya eden ayetler geldi. İnsanın söylem ve eylem dünyası Kur’ân ayetleriyle şekillenmeye başladı.
Kur’ân bunlarla kalmadı. İnsan sosyal bir varlıktı. Dolayısıyla o, hemcinsleriyle beraber yaşayacaktı. Onun için Kur’ân, üçüncü olarak insanın aile hayatı ve sosyal hayatını inşa ve ihya etmeye yöneldi. Kur’ân bütün bu konuları. Dünya ahiret, madde-mana bütünlüğü içerisinde ve inanç-ahlak boyutu ile ele aldı. Onun için Kur’ân’ın ele aldığı konular, madde-mana ve inanç-ahlak ile iç içedir.
Özetle söylemek gerekirse Kur’ân, insanın bu dünya hayatını izzet ve şerefle yaşayacağı bir hayata dönüştürmek, ahirette de ona cenneti kazandırmak için gelmişti. Kur’ân bu misyonunu yerine getirirken Allah’a imandan hemen sonra ahiret inancını gündeme getirdi. Bu yüzden ayetlerde Allah ve ahirete iman birlikte ele alındı. Çünkü ahiret inancı diri olursa, insan, asıl ve kalıcı yurdu olan ahirete hazırlanacak, ahireti hesaba katarak yaşayacaktı. Bu ise onu dünya hayatında imanlı, adaletli, insaflı, haklara ve değerlere sahip çıkmaya yöneltecekti.
Hacca gelenlere su vermeyi, Mescidi Haramı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe inananla, Allah yolunda cihat edenle bir mi tuttunuz? Allah katında bir olmazlar; Allah zulmeden bir kavmi doğru yola eriştirmez. (9 Tevbe 19)
Allah’a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla savaşmak istediklerinden ötürü geri kalmak için senden izin istemezler. Allah sakınanları bilir. Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp şüphelerinde bocalayan kimseler senden izin isterler. (9 Tevbe 44-45)
Bedevilerden, Allah’a ve ahiret gününe inanan, sarfettiğini, Allah katında ibadet ve peygamberin dualarına nail olmaya vesile sayanlar da vardır. Bilin ki, verdikleri onlar için ibadettir. Allah, onlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder. (9 Tevbe 94)
Allah’ın mescitlerini sadece, Allah’a ve ahiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve ancak Allah’tan korkan kimseler onarır. İşte onlar doğru yolda bulunanlardan olabilirler. (9Tevbe 18)
Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini konuşunda o ikisine acımayın. (24 Nûr 2)
Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir. (33 Ahzâb 21)
Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milleti, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini görmezsin. (58 Mücadile 22)
İşte bu, Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. (65 Talak 2)
Mekke döneminde inen bir Kur’ân suresinin adı Nebe’ suresiydi. Nebe’ önemli haber anlamına gelmekteydi. Peygamberlere de insanlık için çok önemli, en önemli haberleri getirdikleri için Nebî denilmişti. Nebîler de insanın asıl gündemini belirleyen ve onu o gündemde tutmaya çalışan önderlerdi. Sure şu ayetlerle başlıyordu:
Neyi soruşturuyorlar? Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri, büyük bir olay olan tekrar dirilme haberini mi?
Hayır; şüphesiz görüp bileceklerdir. Yine hayır; elbette görüp bileceklerdir. (78 Nebe’ 1-5)
Kur’ân’ın en büyük ve en önemli haberi, kıyamettir. Diriliş günüdür. O gün hakkında insanlar farklı farklı durumdadırlar. O gün çoğu insanın gafil olduğu, inanmadığı yahut inanmaz gibi geldiği, gerçek anlamda hazırlanmadığı, ötelediği bir gündür. Kıyamet öteden beri insanların şüpheye ile baktıkları, tartışıp durdukları bir gündür. O gün insanlığın ebedî hayatı ile ilgili olarak kaderinin belirlendiği gündür. Gelmesi kesin olan o gün insanlar, cennetli yahut cehennemlik olduklarını öğrenecekler ve onlar için ebedî hayat başlayacaktır. Onda ne ölüm vardır, ne imtihan vardır, ne de değişim vardır. O gün son pişmanlıklar fayda vermeyecektir. Kur’ân, insanlık unutmasın diye, ondan gafil olmasın, plan ve programlarını o güne göre yapsın diye o büyük habere dikkat çekmektedir. Ve bu büyük haberi, bir adı da el-Habîr olan, doğru ve gerçek haber kaynağı olan Yüce Allah haber vermektedir. İnsanlığa düşen bu habere kulak vermek, bu haberi sürekli gündemde tutup ona göre yaşamaktır.
