Bizler Sana Muhtacız Ya Rab!
İnsan ruh ve bedenden müteşekkildir. Yüce Yaratıcı, onu ellerimle yarattım ve ona şekil verdim buyururken onun bedenine; ruhumdan üfledim/canımdan can kattım derken ruhuna işaret etmiştir. İnsanın varlığını sürdürebilmesi için hem bedeninin hem de ruhunun beslenmeye ihtiyacı vardır. Yarattığı insanın neye ihtiyaç duyup duymayacağını en iyi bilen Yüce Allah, onun fizikî ihtiyaçlarını karşıladığı gibi ruhî ihtiyaçlarını da karşılamıştır. Bunun için insanın gelişinden önce yeryüzü dayanıp döşenmiş, dağları ovaları, karaları ve denizleriyle; enva i çeşit bitki ve hayvanlarıyla yeryüzü insanın yaşayışına uygun hale getirilmiş ve insanın emrine sunulmuştur. Aynı şekilde ilk insan bizatihi Yüce Yaratıcının eğitiminden geçmiş ve insanlığa ilk peygamber olarak görevlendirilmiş ve Rabbimizin ilk kitabı ona indirilmiş, böylece Yaratıcı ile yaratılanın iletişimi kurulmuştur. Bu iletişim, peşpeşe gönderilen peygamberler ve davetçilerle insanlık tarihi boyunca kesintisiz devam etti.
İnsan inanmaya muhtaçtı. Çünkü onun fıtratına bu inanma eğilim nakşedilmişti. Onun için her doğan İslam fıtratı üzerine, inanmaya yatkın olarak doğacaktı. Elest Bezminde alınan ahitle bu eğilim perçinlenmiş, insanın düşünce dünyasına yerleştirilen merak ve arayış tutkusuyla inanmaya yöneliş tahrik ve teşvik edilmiş, bu arayışta insanın yanlış saplantılara düşmemesi için de gönderilen Peygamberler vasıtasıyla sürekli olarak uyarılmış ve istikamete davet edilmiştir. Şu ayetler bu söylediklerimizi en güzel şekilde açıklamaktadır:
Rabbin, insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim’ demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. Onlar da: ‘Evet şahidiz’ demişlerdi. (A’râf 7/172)
Hakka yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler. (Rûm 30/30)
O peygamberlerin izleri üzerinden peygamberlerimizi ard arda gönderdik. (Hadîd 57/27) And olsun ki, Biz vahyi onlara ard arda yetiştirdik; belki düşünürler. (Kasas 28/51) Her milletin bir yol göstereni vardır. (Ra’d 13/7)
İnsan Rabbine muhtaçtı. Fizikî varlığını sürdürebilmek için Rabbinin rızıklarına muhtaç olduğu gibi; ruhî ihtiyaçlarını gidermek, ruhî doygunluğa, huzura ermek için Rabbini tanımaya, O’na inanıp bağlanmaya, O’na dua edip inanmaya muhtaçtı. Bu gerçek ayette şöyle ifade edilir: Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise müstağnidir, övülmeye layık olandır. (Fâtır 35/15) Dikkat edilirse ayette, siz Allah’ın nimetlerine muhtaçsınız denilmemiş, doğrudan siz Allah’a muhtaçsınız buyrulmuştur. İnsan var olmadan önce Yüce Yaratıcıya muhtaçtır. O’nun dilemesi ve halk etmesiyle var olmuştur. Var olduktan sonra, varlığını sürdürebilmek için yine Yüce Yaratıcıya muhtaçtır. Fizikî varlığını sürdürebilmek için O’nun havasına, suyuna, diğer gıdalarına muhtaç olduğu gibi; ruhî varlığını sürdürebilmek için de O’na inanmaya muhtaçtır.
İnsan aciz bir varlıktır. Başka şeylere de muhtaçtır. Ancak onun başka şeylere muhtaçlığı sınırlı ve geçici olabilir. Sözgelimi insan anne şefkatine, baba destek ve himayesine muhtaçtır. Ancak bir müddet sonra bu muhtaçlığı sona erer. Hatta anne babası, kendisine muhtaç olacak duruma bile gelebilir. İnsanın diğer insanlara ve varlıklara muhtaçlığı da böyledir, geçicidir, sonlu ve sınırlıdır. Ancak onun Yüce Yaratıcıya muhtaçlığı kesintisiz ve daimidir. İnsan her an, her yerde, her şartta, her konuda Yüce Allah’a muhtaçtır. Onun için insan, dünyada da Yüce Allah’ın kuludur, ahirette de. Ahirette ibadet sona erecek, fakat ubudiyet/kulluk sona ermeyecek devam edecektir. Bu yüzden ayette el-fukarâ kelimesi marife olarak gelmiştir. Zira, insanlığın O’na muhtaçlığı O’na özgündür, başka muhtaçlıklara benzemez. İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır, hükümranlık O’nundur. O’nu bırakıp taptıklarınız, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir. (Fâtır 13-13)
Yukarıdaki ayette insanın Allah’a muhtaçlığı el-fukarâ/fakirlik ile, Yüce Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayışı el-ğanî/zenginlik ile ifade edilmiştir. Ardından Yüce Rabbimizin övülmeye layık/hamîd oluşu özellikle zikredilmiştir. Çünkü zenginler vardır, başkalarına faydası yoktur yahut bir beklenti ile başkalarına yardım ederler. Yüce Allah ise herkese, herhangi bir karşılık beklemeden ikram eder. Onun için O, her zaman övülmeye layık olandır. O’nun kullarından ibadet ve kulluk isteği, kendi ihtiyacı olduğundan değil, kullarının ihtiyacı olduğundandır. Zira kullar, O’nu tanıyıp O’na inanmakla ve O’na kulluk yapmakla huzura kavuşacak, dünya ve ahiret saadeti elde edeceklerdir.
Tüm varlıklar Yüce Allah’a muhtaçtır, ancak ayette özellikle insanlığın O’na muhtaç oluşuna vurgu yapılmıştır. Zira özellikle insan Yüce Rabbini unutur, kibirlenerek O’ndan kendini müstağni sanır, bu yüzden de azgınlık ve taşkınlık yapar: Ama, insanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder. (Alak 96/6-7) Oysa yerde gökte ne varsa her şey O’na boyun eğer, O’nu tesbih eder. Canı çıksın o insanın, o ne nankördür! (Abese 80-17)
Evet, tüm insanlık Allah’a muhtaçtır. Allah’ın ise hiç kimseye ihtiyacı yoktur. O’nun ne meleklerin ve ne de başka varlıkların inanmasına, ibadet etmesine ihtiyacı yoktur. İnsanlığın Yüce Allah’ı tanıyıp O’na inanması ve O’na kulluk etmesi kendi hayrına ve yararınadır. Zira insanlık, Ona bağlanıp O’na kulluk etmekle ruhunu doyuma eriştirmiş, huzura kavuşmuş, dünya ve ahiretini kurtarmış olacaktır. Çünkü inanma, insanın özünde var olan doldurulmayı bekleyen bir boşluktur. O boşluk, doğru bir inançla doldurulmazsa, bidat ve hurafelerle doldurulacak, hak ile meşgul olmayanı batıl işgal edecektir. Nitekim kendilerinin ateist olduklarını söyleyenlerin bile bir kısım totemlere, batıl inançlara saplandıkları görülür. Çünkü inanmak, solumak, susamak ve acıkmak gibi en temel ruhî ihtiyaçtır. Bu yüzden Yüce Rabbimiz, insanlığa iman ve amel düsturu Kitabını göndermiş ve insanlığa şöyle seslenmiştir: Onlar inanmışlar, kalpleri Allah’ı anmakla huzura/doyuma kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura/doyuma kavuşur. (Ra’d 13/28) Ayette geçen zikrullah’tan kasıt kalben ve dil ile Yüce Allah’ı anma, Kur’ân ve namaz kılmadır. Bunların hepsi kulun zikrini tamamlar. Kul, Rabbine inanmakla, O’nun kelamını okuyup anlamakla ve bunun gereği olarak kulluğunu ispat etmek için namaza durmakla Huzur’da durur ve huzur bulur. Bu tarifeye göre, bugün boşluk, stres, buhranlar içerisinde kıvranan insanlar; bu içerisine düştükleri durumun temel sebebi olarak zikrullahtan kopuş ve ondan uzak duruş olduğunu görmelidirler. Bu ruhî eksikliklerini tamamladıktan sonra gönüllerine şifa beklemelidirler. Zira gönüllerinin Yaratıcısının tarifesine göre, gönüllerin şifası Kur’ân’dır: Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana şifa, inananlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir. (Yunus 10/57) Kuran’dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. (İsrâ 17/82)
İnsanın Özünde Var Olan Boşluğu Allah’ın Dininden Başkası Dolduramaz!
İnsanın özünde var olan bu ihtiyacı doğru şeylerle, sağlıklı bir şekilde karşılanmazsa ruh aç kalacak, gıdasız kalacak, buhran ve streslerin içerisinde kahrolup gidecektir. Şairin dediği gibi: İmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür. İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür! Dinler Tarihi kaynaklarının sayfalarını dolduran insanlık tarafından ihdas edilmiş sayısız tanrı isimleri de bu inanma duygu ve tutkusunun bir sonucu değil midir? Ne var ki materyalist bakış açısıyla insan inanmak istediği tanrıyı şu dünyada somut olarak görmek istemiş ve bunca şeyi tanrı diye uydurmuştur. Halbuki gerçek manada inananlar, gayben iman ederek Yüce Yaratıcının somut bir şeyle ifade edilemeyeceğini söylemiş olmaktadırlar. Aslında bunda Yüce Allah’ın zatının, insan tarafından kavranılamayacağının acziyet itirafı vardır. Onun için hadiste Allah’ın nimetleri hakkında düşünün, ancak Allah’ın zatı hakkında düşünmeyin, aksi takdirde O’nu bir şeye benzeterek helak olursunuz (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 357-358) uyarısı yer almıştır. Zira insanın bu aklıyla Yüce Allah’ın zatını kavraması mümkün değildir. Bu, Allah Teâlâ’nın erişilmez kudretinin, zatının kavranılamaz oluşunun ve bu konuda insanın aciz oluşunun bir sonucudur. Onun için ilim adamlarımız, Yüce Allah’ın zatı hakkında düşünceye dalanları şu formül ile ikaz etmişlerdir: Allah diye aklına her ne gelirse, bil ki Yüce Allah onun dışında bir şeydir/Küllü mâ hatara bibâlik, Fallahü Teâlâ sivâ zalik. Elbette insan, Yüce Rabbinin isim ve sıfatlarını, onların hayata yansımasını derinlemesine düşünecek, düşündükçe O’nu tanıyacak ve O’na yaklaşacaktır. Bunun için Kur’ân ayetlerinde ve Hz. Peygamberin hadislerinde Yüce Rabbimizin yüzlerce isim ve sıfatı sayılmıştır. Bu isim ve sıfatların her biri O’nun erişilmez, ulaşılmaz ve benzersiz özellik ve güzelliklerini anlatır. Aynı zamanda bu Yüce Rabbin, birkaç kelime ile ifade edilemeyecek özellik ve güzellikte olduğunu da gösterir.
Kendilerine göre düşünüp elleriyle taş yahut ağaçları yontarak put yapanlar ve onlara Yüce Allah’ın isimlerini veren müşrikler de şöyle uyarılmıştır: Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece sanıya ve canlarının istediğine uymaktadırlar. Oysa onlara Rablerinden and olsun ki doğruluk rehberi gelmiştir. (Necm 53/23; Yusuf 12/40) Demek ki insan Yüce Allah’ı herhangi bir varlığa benzetemez, O’nun benzerini tasvir edip somutlaştıramaz, Yüce Allah’ın isimlerini bir kısım varlıklara vermekle o putlar ilah olamaz. Putperestler elleriyle yapıp imal ettikleri putlara Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarını vererek onların tanrı yahut tanrıya yaklaştıran vasıtalar olduğunu iddia ediyorlardı. İbrahim onlara şöyle dedi: Yonttuğunuz şeylere mı tapıyorsunuz? Oysa sizi de yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır. (Saffât 37/95-96) Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nu bırakıp da putlardan dostlar edinenler: Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola eriştirmez. (Zümer 39/3)
O halde insanlık olarak inanmaya, ama Yüce Allah’a inanmaya muhtacız. Açlığımızı O’nun manevî gıdalarıyla gidermeye mecburuz. O’nun dini biz insanların ruhî doygunluğu, kalbî huzuru, dünya ve ahiret kurtuluşu demektir. Ama onu dengeli, düzenli ve devamlı almak zorundayız.
