Engelli Olmak, Erdemli Olmaya Engel Değildir
Peygamberimizin arkadaşlarından ve sevgili eşi Hz. Hatice’nin dayıoğlu olan Abdullah b. Ümmü Mektûm adlı kişi gözleri görmeyen biridir. O, Medine’ye ilk hicret eden muhacirlerdedir. Bir defasında Peygamberimiz, ileri gelen bir kısım insanlara dini anlatırken, Abdullah yanına gelmiş ve kendisine de bir şeyler anlatmasını istemişi. İleri gelenlere dini anlatırken araya girilip sözünün kesilmesinden hoşlanmayan peygamberimiz, ondan yüz çevirince de şu ayetler inmiştir:
“Kendisine o a’ma geldi diye yüzünü ekşitti ve öteye döndü, yüz çevirdi.(Ey Peygamberim) Ne bilirsin o a’ma temizlenip arınacak; yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecekti. Oysa sen kendisini muhtaç hissetmeyene yöneliyor, onun sesine kulak veriyorsun. (İstemiyorsa) onun temizlenmesinden sana ne, ama sana Allah’a derin bir saygı ile koşarak geleni bırakıp ondan gaflet ediyorsun; hayır böyle yapma, çünkü bu (Kur’ân) bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır”
Bu uyarılardan sonra Peygamberimiz, Abdullah b. Ümmi Mektûm’a ikramda bulunmuş, onu her gördüğünde “merhaba hakkında Rabbimin bana sitem ettiği kişi” diyerek ihtiyacını sormuştur. Hz. Peygamber, çeşitli vesilelerle Medine’den ayrılırken bu a’ma sahabîyi on üç defa kendi yerine vekil bırakmıştır. Bu sahabî aynı zamanda Hz. Peygamberin müezzinlikle görevlendirdiği kişilerden biridir. Daha sonraları Abdullah, Kadisiye savaşına katılmış ve bu savaşta şehit olmuştur.
Bu örnek olaydan çıkarılması gereken dersleri şu şekilde sıralayabiliriz:
İnsanlığın hayat kitabı olan Kur’ân, özürlüleri de gündemine almış ve onların toplumdan dışlanmasına asla izin vermemiştir. Bu konuda peygamber başta olmak üzere tüm insanları uyarmıştır.
Dinî önder ve müslümanların lideri olan Hz. Peygamber, özürlülere gereken değeri vermiş, onlarla ilgilenmiş, onları çeşitli görevlere getirerek onura etmiştir.
Özürlü olması hasebiyle Abdullah, bilmezine peygamberi rahatsız edecek bir davranışta bulunmuş, ama onun bu davranışının hoş görülmesinin gereği ayetle emredilmiştir.
Gözleri görmeyen bir kişi olmasına rağmen Abdullah, hayata hiçbir zaman küsmemiş, aksine dini öğrenmek ve onun gereğini yerine getirmek için gayret sarf etmiş ve sonuçta belli noktaya gelerek müezzinlik ve yöneticilik gibi en üst düzey görevleri üstlenmiştir.
O, özürlü olmasına rağmen kendisine verilen görevleri layıkıyla yerine getirmiş ve bu yüzden de defalarca yönetici olarak atanmıştır.
Özürlü olması onun dini öğrenmesine, cemaate önderlik etmesine, müezzinlik yapmasına, yönetici olmasına, savaşa katılmasına engel olmamıştır.
Abdullah, ömrünün sonuna kadar toplum ve hayattan kopmamıştır. Peygamberimizle birlikte pak çok hayırlı işte bulunmuş olmasına rağmen, onun vefatından sonra da hayır yarışlarından geri kalmamış ve bir cephede şehit düşünceye kadar hayat mücadelesini sürdürmüştür.
O halde hepimizi ilgilendiren ve bizim birer parçamız olan engellilere karşı görev ve sorumluluklarımıza dikkat çekerek yazımıza son verelim:
ENGELLİLER, BİZE NİMET HATIRLATMASI YAPAN SINANDIĞIMIZ KARDEŞLERİMİZDİR
Unutmayalım ki tüm parçalarıyla toplum bir bütündür. Toplumun huzur ve mutluluğu tüm parçalarıyla birlikte bütünün huzur içinde olmasıyla mümkündür. Bireylerin yalnız kendileri için yaşadıkları toplumlarda kolektif huzurdan bahsedilemez. Hatta yalnız kendisi için yaşayanların, kendileri de mutlu olamazlar. İnsanlar birbirlerinin mutluluklarını ve üzüntülerini paylaşırlarsa o toplumda kaynaşma, dayanışma ve yardımlaşma duyguları güçlenir. Zira sevinçler paylaşıldıkça artacak, hüzünler, sıkıntılar ise paylaşıldıkça azalacaktır.
Engelli/özürlü olan kardeşlerimizi oldukları gibi kabul etmek, onları toplumun bir parçası olarak görmek, toplumun onlara da ihtiyacının olduğuna inanmak, onlara her bakımdan yardımcı olmak, onlara yardım ederken rencide etmemek, onların hayatlarını normal olarak sürdürebilmeleri için gereken kolaylık, özen ve ilgiyi göstermek, onların üstün meziyetlerini tespit edip onlardan yararlanmak, onları topluma fayda sağlayan kimseler olabilecekleri imkânları sağlamak, onları başkalarına muhtaç olmayacak şekilde kendi ayakları üzerinde durabilmelerini sağlamak, bütün bunlar için de eğitim ve teknolojik imkânlardan yararlanmak hepimizin en temel görevidir.
Unutmamalıyız ki engelli olmamak bir ayrıcalık ve üstünlük sebebi değildir. Nice engelli olan kişi vardır ki, pek çok açıdan egeli olmayanlardan üstün meziyetlere sahiptirler. Engelli olmayanların engelli duruma düşmeleri ihtimal dışı değildir. Önemli olan, her insanın içerisinde bulunduğu nimetlerin kadr ü kıymetini bilip haline şükretmesidir.
Yüce Rabbimiz, her kuluna farklı nimetler bahşetmiş ve yine onlara farklı sınav soruları yöneltmiştir. Her kulun üzerinde, Yüce Yaratıcının sayısız nimetleri vardır. Yüce Rabbimiz, bir kısım bela, musibet ve külfetlerle kullarını sınasa da hiçbir kulunu tümüyle ihmal etmez. Dünyanın en kötürüm, en kalender insanı bile Rabbinin sayısız nimetleri içerisinde yüzer. Var olmak, insan olmak, Müslüman olmak nimetlerin en büyüğüdür. Bir organın işlevinde yetersiz olması, başka organların daha yetenekli ve güçlü olma sebebi olabilir. Dolayısıyla sahip olmadıklarımıza değil, sahip olduklarımıza öncelikle bakmalı ve onların şükrünü eda etmeye gayret etmeliyiz.
Sahip olunan ve nimet gibi görünen şeyler her zaman bizim için hayır değildir. Nimetler, onları hayra dönüştürmesini bilenler için hayırdır. Nice nimet gibi görünen ve imrenilen şeyler sahipleri için helak sebebi olabilmiştir. Güzelliği sebebiyle yoldan çıkan, variyeti ile azıp sapan nice insan vardır. Kârun’un herkesin imrendiği zenginliği başına bela olmuş ve onun dünyada helak olmasına, ahirette de elemli azaplara duçar olmasına sebep olmuştur. Çocuk sahibi olmayı herkes ister, ancak nice anne baba, hayırsız çocukları sebebiyle pişmanlık duymuşlardır. Sesinin güzelliği kendisini şımartmış ve yoldan çıkarmış nice insan vardır. Nice insanın sahip olduğu işlevsel organları, onları günaha sürüklemekte ve dünya ve ahirette kaybetmesine sebep olmaktadır. Nitekim bize emanet edilen organların Yüce Rabbin ölçüleri doğrultusunda yerli yerince kullanılmadığı zaman bizim aleyhimize tanıklık yapacakları ayetlerde bize haber verilmiştir:
Sonunda oraya varınca, kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları hakkında onların aleyhinde şahitlik ederler. Derilerine: «Aleyhimize niçin şahitlik ettiniz?» derler. «Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi önce yaratan O’dur ve O’na döndürülüyorsunuz» cevabını verirler. Siz, gözleriniz, kulaklarınız ve derilerinizin aleyhinize şahitlik edeceğinden korkarak kötü iş işlemekten çekinmiyordunuz. Hayır; Allah’ın, yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini sanıyordunuz. İşte Rabbinizi böyle sanmanız sizi mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.
İslam insanı, hayra, iyilik ve güzelliklere karşı doyumsuz olan kimsedir. O, cennete girene kadar iyilik güzellik işlemeye doymaz. Çünkü o, İslam peygamberinin şu sözlerine kulak vererek tüm davranışlarını ibadet bilinciyle şevkle yapan kimsedir: “Kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.”
