Ix. Emir

NAMAZI İKAME İLE EMROLUNDUK

قُلْ أَنَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلَى أَعْقَابِنَا بَعْدَ إِذْ هَدَانَا اللَّهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاطِينُ فِي الْأَرْضِ حَيْرَانَ لَهُ أَصْحَابٌ يَدْعُونَهُ إِلَى الْهُدَى ائْتِنَا قُلْ إِنَّ هُدَى اللَّهِ هُوَ الْهُدَى وَأُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

وَأَنْ أَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَاتَّقُوهُ وَهُوَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

De ki: «Arkadaşları bize gel diye doğru yola çağırırken, şeytanların yeryüzünde şaşırttıkları bir kimse gibi geriye mi dönelim. Allah bizi doğru yola eriştirdikten sonra, bize faydası olmayan, zarar da veremeyen Allah’tan başka şeylere mi yalvaralım?» De ki, «Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Âlemlerin Rabbine teslim olarak namaz kılın, Allah’tan sakının diye emrolunduk.» Kendisine toplanacağınız O’dur. (6 Enam 71-72)

Ayetin, oğlunu Allah’ın dini İslam’a çağıran Hz. Ebûbekir hakkında indiği söylenmiştir. Hz. Ebubekir ve eşi oğullarını İslam’a çağırırken, o onları şeytanın yoluna çağırmaktaydı. Oğul Abdurrahman, Bedir ve Uhud savaşlarına müşriklerin safında katıldı. Daha sonra Müslüman oldu ve Müslümanlığını da güzelleştirdi. Peygamberimiz, Ka’be’nin kulu/Abdülka’be olan ismini Abdurrahman olarak değiştirdi. O da o kutlu Ebubekir ailesinin kutlu bir ferdi oldu. Ebubekir ailesi, dört kuşak sahabî olarak İslam halkasına dâhil olan örnek bir ailedir. Dede Ebû Kuhafe, oğul Ebubekir, torun Abdurrahman ve oğlu Ebûatîk Muhammed. Cenab-ı Hak, hepsinden razı olsun.

Dünya yaratılalı beri hak batıl mücadelesi devam etmektedir. İblis’in, Yüce Yaratıcıya başkaldırmasından beri bu mücadele kesintisiz devam ediyor. Bir tarafta hakka, doğruya, hidayete çağıran davetçiler, diğer tarafta yanlışa ve sapkınlığa çağıran şeytanlar. Bir taraf fıtrat üzere kalmaya davet ediyor, öteki taraf fıtrattan kopmaya ve yabancılaşmaya çağırıyor. Bir taraf huzura davet ediyor, öteki taraf buhrana çağırıyor. Bir taraf Allah’a ve O’nun cennetine çağırıyor, öteki taraf cehenneme çağırıyor. Aklı başında olan insan karar vermelidir. Dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak davete mi icabet edecek yoksa hem dünyasını hem de ahiretini berbat edecek çağrıya mı kulak verecek! Öte yandan akıllı insan, kendisini hakka ve hayra çağıran, istikamet çizgisinde kalmasına yardım eden dost ve arkadaşlar edinmelidir. Ve bilmelidir ki, kişi dostunun dini üzeredir.

İşte onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırır ve insanlara ibret alsınlar diye ayetlerini açıklar. Allah, cennete çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir.

Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman tutun; o, kendi taraftarlarını, çılgın alevli cehennem yaranı olmaya çağırır.

Ey kavmim! Nedir başıma gelen? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz.

De ki: «Benim yolum budur; ben ve bana uyanlar bilerek insanları Allah’a çağırırız.

Yüce Rabbimiz, insanın özüne/fıtratına hakta kalma yetisini yerleştirmiştir. Dolayısıyla insan için hak ve hakikat üzere kalmak yaratılışına uygun olan ve onu huzura sevk edecek olandır. Onun için inanmak, inkâr etmekten daha kolay ve daha mantıklıdır. Hak ve hayır üzere olmak, batıl ve şer üzere olmaktan çok daha iyi ve faydalıdır. Tabi ki selim akılla ile değerlendirilebilirse bu böyledir.

Bunun yanında Kâinat Kitabı insanı hakka, hakikate çağıran ayet ve uyarıcılarla doludur. İnsan basiretiyle Kâinatta olanlara baktığında bunu fark edecektir.

Kullarına merhameti sonsuz olan Yüce Rabbimiz bunlarla kalmamış, insanın doğruyu bulması, doğru yolda kalması ve doğru yolda ilerlemesi için katından kitaplar indirmiş, peygamberler göndermiş, yeryüzünü davetçilerden hiç yoksun bırakmamıştır. İnsana düşen ise Rabbinin bu ikramlarını fark etmesi, etrafını çevreleyen ayetlere ibret nazarıyla bakıp onları gönül gözüyle görmesi, davetçilerin çağrısını gönül kulağıyla duyup icabet etmesidir.

Her taraftar kendini doğru ve haklı görebilir. Her taraftar kendi tuttuğu yoldan memnundur. O kâfirler iyi güzel iş yaptıklarını sanırlar. Önemli olan kişilere göre doğru değil, Yüce Allah’a göre doğrudur. Onun için ayette Allah’ın hidayeti ifadesi kullanılmıştır. Zira kişiler yanılabilir, yanlış yapabilir. Ama Yüce Rabbin ölçüleri her zaman en doğru olandır.

Doğru yolda kalmanın ve âlemlerin Rabbine teslim olmanın en açık göstergesi ise namazı ikame etmektir. Namazı ikâme etmek, üzerimizdeki sayısız nimetlerin sahibi olan Yüce Allah’ı tanıyıp O’na ait olduğumuzu bedenimiz, benliğimiz ve ruhumuzla göstermektir. Namaz, Yüce Rabbin karşısında esas duruşun adıdır. Namaz kılmakla mümin, Rabbim her zaman ben Sana aidim, her konuda Sana teslimim ve emirlerine her zaman amadeyim demektedir. Onun için namaz, tekbirle başlar, ancak selamla sona ermez. Belki sağa ve sola selam veren mümin, namazla elde ettiğim bu doygunluğu, dinginliği; namazla gösterdiğim bu teslimiyeti sağıma soluma, dört bir yanıma ve hayatımın her alanına yayacağım demiş olur. Selamdan sonra da bu sözünü yerine getirmek için harekete geçer. O yüzden gerçek müminin namazı seccadede kalmaz, hayata yansır. Bu yüzden ayette muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve fenalıktan alıkoyar buyrulmuştur. Kişi namaz kılarken kötülük yapamayacağına göre, asıl olan namaz dışındaki hayatını kötülüklerin işgalinden kurtarmasıdır. Zaten namaz, günahsız bir hayatın talimidir. O halde kişi, öyle bir namaz kılmalı ki kıldığı namaz onu istikamet çizgisinde tutsun, onu iyiliklerin adamı yapsın ve her türlü kötülükten onu alıkoysun.

Namazı ikâme etmek, namazı vakitlerine riayet ederek, erkân ve adabının hakkını vererek bilinçli bir şekilde ve devamlı kılmak, namazdan sonra da namaz ruhunu devam ettirmek demektir. Bunlardan biri ya da bir kaçı eksik olursa namaz layığı ile ikâme edilmemiş demektir. Namazı ikâme etmek, birey ve toplum olarak namazla ayağa kalkmak ve hep birlikte dinin en temel direği olan namazı ayağa kaldırmak demektir. Günlük olarak beş vakit kılınan namaz, kulun günün beş önemli vaktinde Yüce Yaratıcının huzuruna çıkarak, yenilenmesi, dolması ve hayata hazırlanması demektir. Beş vakit namaz, gönlün, beynin, bedenin doyum ve huzuru için beş öğün manevî gıdalanmaktır.

Ayetteki emirlerin Allah’ın hidayeti, âlemlerin Rabbine teslimiyet, namazı ikâme, takva ve ahiret bilinci ile sıralanması da oldukça dikkat çekicidir. Çünkü teslimiyet/İslam ruhânî ibadetlerin başıdır, namaz ise cismanî ibadetlerin başıdır. İnsanın ruhu ve bedeni istikamette olduğunda diğer organları ve diğer davranışları istikamet çizgisine girer. Ama bundan mahrum olan insanın, diğer mahrumiyetleri kendiliğinden gelecektir. Allah’ın doğru yolunda olmak, âlemlerin Rabbine teslimiyeti gerektirecek, bu teslimiyetin gereği olarak kul namazı ikame edecek, namazı ikame onun takva göstergesi olacak ve bunların hepsi ahiret bilinci içerisinde yapılacaktır. Namazın Ey Rabbimiz hesabın görüleceği günde beni, ana babamı ve müminleri bağışla Kur’ân duasıyla sona ermesi de ahiret bilincinin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu gösterir.

O halde karar vermeliyiz: Allah’ın yolunda mı olacağız, yoksa ins ve cin şeytanların yolunda şaşkın şaşkın dolaşacak mıyız? Allah’ın dosdoğru yolunun adamları olarak yalnızca O’na teslim olup sadece O’na mı tapacağız, yoksa Allah’tan başka şeylere kulluk yapmaya devam mı edeceğiz? Allah ve Rasülünün belirlediği vakitlerde yalnızca Yüce Rabbe mi boyun eğeceğiz, yoksa başkalarına eğilmeye, yüzsuyu dökmeye devam mı edeceğiz?

Evet, hepimiz yapıp ettiklerimizden sorgulanmak için O’nun huzurunda bir araya getirileceğiz. Mahşer günü yapılacak sorgulanmadan sonra kalıcı yerimiz yurdumuz Yüce Allah’ın cenneti yahut O’nun cehennemi olacaktır. Zira o gün, O’ndan başkasının ödül vermesi yahut cezalandırması söz konusu değildir. O’nun cennetinden başka ödül yurdu, O’nun cehenneminden başka ceza yeri yoktur.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir