Hak Batıl Mücadelesi ve Gören-görmeyen, Duyan-duymayan Taraflar
مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Durumları hiç eşit olabilir mı? İbret almıyor musunuz?
Hayat Düsturumuz Kur’ân, muhataplar kendilerini test etsinler, nerede duracaklarını bilsinler ve saflarını belirlesinler diye, çoğu zaman iki kutbu mukayeseli bir şekilde anlatır. İnsanlık tarih sahnesinde olduğu gibi, Kur’ân ayetlerinde de iyiler-kötüler, cennetlikler-cehennemlikler sürekli birbirleriyle savaş halindedir. İşte Kur’ân’ın o çarpıcı ve eşsiz anlatımlarından biri:
Yalan söyleyerek Allah’a iftira edenden daha zalim kim vardır? İşte bunlar Rablerine götürülürler ve şahitler: «Rablerine yalan söyleyenler bunlardır» derler. Bilin ki Allah’ın laneti haksızlık yapanlaradır. Bunlar Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve o yolu eğriltmeye çalışırlar; işte onlar ahireti inkâr edenlerdir. Bunlar yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamazlar. Allah’tan başka kendilerini kurtaracak dostları da yoktur. Azap onlara kat kat verilir; işitemezler ve göremezlerdi. İşte bunlar kendilerine yazık edenlerdir. Uydurdukları putlar da onlardan uzaklaşıp kaybolmuştur. Ahirette en çok kayba uğrayacaklar şüphesiz bunlardır.
Doğrusu inanan, yararlı iş yapanlar, içtenlik ve gönül huzuruyla Rablerine boyun eğenler, işte onlar cennetliklerdir; orada temellidirler.
Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Durumları hiç eşit olabilir mi? İbret almıyor musunuz?
Ayetlerde şeytanın taraftarlarının öncelikle şu özellikleri sayılmıştır: Allah’a yalan isnat eden, Allah adına din uyduran, Yüce Allah’ın söylemediğini O’na isnat ederek söyleyen, O’na söyletmeye çalışanlar. Hakkı batıla karıştırdıklarından, hakkı yerli yerine koymadıklarından zulmedenler. Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar. O’nun dosdoğru yolun bozmaya, eğriltmeye çalışanlar. Ahirete inanmayanlar. Hakikati işitemeyen ve göremeyenler. Bu ayetleri okuyanlar, kendilerini bu sayılanlara göre test etmeli, bu özelliklerden şiddetli uzak durmaya gayret etmelidirler.
Öte yanda Hakkın taraftarları, iman eden, sâlih amel işleyen, Rablerinin hükmüne boyun eğenler olarak tanıtılmıştır. Dünyada izzeti, ahirette cenneti isteyen kimse, bu özelliklerle kendisini test etmeli ve ayette sayılan bu üç özelliğe sahip olma gayret ve çabası içerisinde olmalıdır. Gerçek anlamda iman, imanın gereği sâlih amel ve her konuda Rabbin emrine/hükmüne içtenlikle boyun eğen kimselerden olmaya çalışmalıdır.
Bu iki sınıf insandan bahsedildikten sonra bunların ikisinin asla bir olmayacağı hatırlatılarak şöyle buyrulmuştur: Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Durumları hiç eşit olabilir mı? İbret almıyor musunuz?
Hakka Hizmet Eden Duyular
İnsana duyular, yerli yerinde kullanılsın diye verilmiştir. Gözler gerçeği görsün, kulaklar hakikati dinlesin diye, diller gerçeği söylesin, akıllar hakikati kavrasın, kalpler bu hakikate inansın diye verilmiştir. Onun için göz odur ki hakkı göre, kulak odur ki hakkı duya, dil odur ki hakkı diye, akıl odur ki hakkı bile, kalp odur ki hakka iman ede, denilmiştir. Bu gaye doğrultusunda kullanılmayan duyuların varlığı ile yokluğu birdir.
Şimdi düşünelim, bir tarafta göz nimetini yerli yerinde kullanan var. O kişi gözünü gerçeği görmekte kullanıyor. Kâinat Kitabının ayetlerini görüyor, gördüğü şeylerdeki hikmeti fark ediyor, gözünü haramlardan koruyor. Gördüğü gerçekler üzerinde derinlemesine düşünüyor ve gördükleriyle hakikate ulaşıyor. Diğer yanda gözünü gerçeği görmekte kullanmayan kişi var. Görüyor ama görmezden geliyor. Gördükleri üzerinde düşünmüyor bile. Gözünü haramdan sakınmıyor. Gördükleri o kişiyi hayra ve hakka götürmüyor, tam aksine onu yanlışa, kötüye sevk ediyor.
İkinci olarak işitme duyusuna sahip olan kişi. Kulağını gerçeğin sesine açmıyor, onu duymazdan geliyor. Söylenenleri duyup anladığı halde gereğini yapmıyor. Kulağını günah ve haram sözlerden korumuyor. Bu kişinin duyması ile duymaması arasında ne fark vardır. Kaldı ki imtihanın gereği olarak görme yahut işitme duyusundan mahrum olan bir kişi bu sayılanlardan sorumlu değildir. Ama gözünü, kulağını yerli yerinde kullanmayan kimse sorumludur. Diğer organlar için de durum böyledir: Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.
Böyleleri duyu organlarını gereği gibi kullanmadıkları yahut yanlış yerlerde kullandıkları için o organları gerçeğe kapatılmıştır. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azap onlar içindir. O kalpleri inanmamışken, ağızlarıyla, «İnandık» diyenler yalana kulak verirler, haram yerler. Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik; ama kulakları, gözleri ve kalpleri onlara bir fayda sağlamadı, zira onlar, Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Allah onlarda bir iyilik görseydi onlara işittirirdi. Onlara işittirmiş olsaydı yine de yüz çevirirlerdi, zaten dönektirler.
Evet sahip olduğumuz tüm bu duyular, Yüce Allah’ın eşsiz nimetlerindendir. Nimet ise şükrü gerektirir. Gerçek anlamda şükredebilmek için, nimeti fark etmek, nimetin asıl sahibi olarak Yüce Allah’ı bilmek, nimeti emanet olarak bilip zarar veren şeylerden onları korumak, nimeti O’nun ölçüleri doğrultusunda kullanmak lazımdır. Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalp vermiştir. Oysa, sizin için kulaklar, gözler ve kalpler var eden O’dur. Pek az şükrediyorsunuz.
Konumuz olan ayetin sonunda Bunların durumları hiç eşit olabilir mi, sorusu sorulmuş ve cevabı verilmemiştir. Zira cevap açıktır. Elbette görenle görmeyen, işitenle işitmeyen bir olmaz. Kör ile gören, karanlıklar ile ışık ve gölgelikle sıcaklık bir değildir. Dirilerle ölüler de bir değildir. Doğrusu Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen, kabirlerde olanlara işittiremezsin.
Bedenin hasarlı organlarının tamiri/tedavisi mümkün olduğu gibi, hakikati görmeyen gözlerin görür olması, hakikati duymayan kulakların duyması da mümkündür. Bunun için bu organ sahiplerinin ön yargıları bırakıp gerçeğin peşine düşmesi, hakikat arayışı içerisinde olmaları gerekir. Zira hakikat arayışı içerisinde olanlara gerçeğin kapıları açılacaktır. Çünkü gerçeği bulanlar, hakikat arayışı içerisinde olanlardır.
Çarpıcı Misalin İbretlik Dersi
Yüce Yaratıcı, duyuları insana yerli yerinde şuurlu bir biçimde kullansın diye vermiştir. Görme, işitme, söyleme, anlama, inanma duyusu olan göz, kulak, dil, akıl, kalp, bunların hepsi… Gerçeği görme, gerçeği duyma, gerçeği söyleme, gerçeği kavrama ve gerçeğe inanma yolunda kullanılırsa amacına uygun kullanılmış olur. Aksi takdirde bunların hepsi sahibi için vebaldir. Zira her organ yapıp ettiklerinden sorumludur.
Evet, bedenin görünen organları vardır; ruhun da öyle. Ruhun da gözü, kulağı, dili vardır. Aslında iki organ grubu da müşterek çalışmalıdır. Asıl olan kalp gözüyle baş gözünün birlikte gerçeği görmesi, baş kulağı ile gönül kulağının birlikte hakikatin sesini duyması, baş diliyle kalp dilinin birlikte hakikate tercüman olmasıdır. Daha da önemlisi bedenin organlarının iman merkezi olan kalp ile irtibatlı çalışmalarıdır. Bu yüzden Kur’ân, işiten kulaklardan ziyade anlayan kulaklara; anlayan akıllardan ziyade anlayan kalplerden bahseder: Anlayışlı kulaklar anlasın diye… Onların kalpleri vardır ama anlamazlar. Buna göre bir kulağın anlayışlı olabilmesi için duyduklarını dikkatle dinleyip anlaması ve sahibine gereğini yaptırması lazımdır. Bu diğer organlar için de geçerlidir.
Ayette mümin gören göze, işiten kulağa; kâfir ise kör ve sağır kimseye benzetilmiştir. Elbette burada kör ve sağırlıktan kasıt manevî körlük ve sağırlıktır. Zira mümin hakikati gören, duyan ve onun gereğini yapan; kâfir ise hakikati görmezden ve duymazdan gelen yahut görüp duyduğu halde gereğini yapmayan kimsedir. Ayette buyrulduğu gibi: Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir.Öyleyse Kur’ân’ın ayetleri, Kâinat kitabının ayetlerine ibret nazarıyla bakmalı, can kulağıyla onlardan gelen sesi dinlemeli, akl-i selim ile düşünüp anlamalı ve kalb-i selim ile bu gerçeklere inanmalı, sonra da gereği yerine getirilmelidir. Bu şekilde bütün bunları yerine getiren organlarımızı da cennete hazırlamalıyız. Zira cennette hayat hem ruh hem bedenle birlikte olacaktır.
