Xv. Soru: Gerçek Gün ve Ebedî Azap

Şimdiye kadar incelediğimiz ayetlerde Yüce Rabbimiz, Peygamberimize yöneltilen soruları, yeselûnek kalıbı ile hikâye etmişti. Bu ifade 14 ayette tekrarlanmıştı. Geriye Peygamberimize yöneltilen üç sorunun hikâyesi kaldı. Bunlardan ilki yestenbiûnek kalıbıyla, diğer ikisi ise yesteftûnek kalıbıyla gelmiştir. Elbette bu üç kalıp aynı anlama (Sana soruyorlar) gelse de aralarında ince farklar vardır.

وَيَسْتَنْبِئُونَكَ أَحَقٌّ هُوَ قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ

10 Yunus 53 O gerçek midir, diye senden sorarlar. De ki: «Evet, Rabbim hakkı için o gerçektir, siz Allah’ı aciz kılamazsınız.»

Bir önceki ayette zulmedenlere, yapıp ettiklerine karşılık azabın olduğu haber verilerek tadın ebedî azabı denilmişti. Onlar, öldükten sonra dirilişin, hesabın ve zulmeden kâfirlerin ebedî olarak azapta kalacağının gerçek mi olduğunu soruyorlardı Peygamberimize. O da yeminle cevap veriyor, elbette azap haktır ve siz bu diriliş günü hesabını ve sonunda azabı engelleyemeyeceksiniz.

Onlar O gerçek midir sorusuyla Kur’ân’ın yahut Hz. Muhammed’in peygamberliğinin yahut dünyada azabın gelmesinin yahut da kıyametin, öldükten sonra dirilişin, hesabın yahut azabın gerçek olup olmadığını sormaktaydılar. Onlar hep şek ve şüphe içerisinde kıvranıyorlardı. Aslında bunların hepsi gerçekti. Zaten hak kitap olarak gelen Kur’ân pek çok ayetinde bu sayılanların gerçek olduğunu söylemektedir.

Onların bu sorusu, öğrenme amaçlı bir soru değildi. Onlar, dirilişin, mükâfat ve cezalandırmanın olacağını imkânsız görüyorlar ve alay etmek için bu soruyu yöneltiyorlardı. Nitekim onlar sürekli olarak şöyle soruyorlardı: eğer doğru sözlü iseniz, iddianızda samimi iseniz bu vaat edilen azap ne zamandır?

Hâlbuki bu soru anlamsızdır. Zira akıl, bu dünya hayatından sonra bir hayatın olacağını söyler durur. Çünkü dünyada yapılan iyilik ve kötülüklerin karşılıklarının görülebilmesi için, hiç kimsenin yaptığının yanına kalmaması için diriliş ve hesap gününün olması kaçınılmazdır. Hem tarih boyunca pek çok peygamber ve akl-ı selim sahibi kişi öldükten sonra dirilmenin, hesabın, cennet ve cehennemin hak ve gerçek olduğunu söyleyip durmuştur. Son olarak da aralarında kırk senelik ömründe hiç yalan söylemeyen emin Muhammed de aynı gerçeği tekrarlayıp durmaktadır. Buna rağmen onlar hala bu günün gerçek mi olduğunu sorup duruyorlar. Bu onların hakikat peşinde olmayan laf anlamaz kişiler olduğunu gösterir. Zira akıllı kişi, bilmediğini öğrenmek için sorar, bir kere sorar, sorunun cevabını alınca da gereğini yerine getirir. Ama onlar, aynı soruyu tekrarlayıp durmaktadırlar. Her sorduklarında da inkârlarını tescil etmektedirler.

Yüce Rabbimiz, onların bu anlamsız ve yersiz sorularını yine ciddiye aldı ve onlara cevap verdi. Hem de sorunun cevabı yeminli geldi. Artık konu alay edilecek, hafife alınacak bir konu olmaktan çıktı. Çünkü Yüce Allah yemin ediyorsa konu son derece önemli ve ciddidir. Rabbimizin onların tekrar tekrar yönelttikleri bu soruyu ciddiye alması, aslında kullarına merhametinin göstergesidir. Çünkü O, ne kadar inkâr, küfür ve sapıklık içerisine düşmüş olursa olsun, kullarının kurtulmalarını murat etmektedir. Yine Rabbimiz, müşriklerin bu soruları üzerinden müminlere uyarılarda bulunmakta ve asla gerçekler hakkında şüpheye düşmemelerini istemektedir. Hem müminler, açıklanan bu gerçekler karşısında şüpheye düşerlerse, inkârcılarda, münafıklardan ne farkları kalır ki?!

Yine insanların ikna ve inanma seviyeleri ve zamanları farklıdır. Kimi güvenilir bir kimse bir hakikati söyleyince ona inanıverir. Kimi o hakikatin gerekçelerini ayrıntılı bir şekilde duymak ister. Kimi bir delille kabullenir, kimi ise başka deliller ister. Bir insan vardır, ona bir arkadaşı öldükten sonra diriliş vardır dediğinde bunu kabul eder. Bir başkası bu gerçek ayet ve hadislerle açıklandığında kabullenir, bir başkası ise aklî delillerle ikna olur. Bir diğeri de bir musibetle karşılaşınca gerçeği anlar ve ona inanır. İşte bunun için ayetler, farklı ifade ve delillerle insanlara gerçekleri anlatmaya devam ederler. Çünkü hedef her seviyedeki tüm insanlığın hidayetidir.

Davet adamı da Kur’ân’ın bu yöntemini uygulamalı, farklı delillerle, tekrar tekrar muhataplarını ikna etmeye çalışmalıdır. Bunun için davetçi, bilgili ve donanımlı olmalıdır. Bizler muhataplarımızın kaçıncı söyleyişimizde ve hangi delillerle açıklayışımızda hakikati kabulleneceğini bilemeyiz. Onun için söylemeye, ikna etmeye gayret edeceğiz. Bu sebeple Kur’ân muhataplarına yeryüzünden, gökyüzünden, hayatın içerisinden, hayvanlar, bitkiler, sular âleminden deliller sunar durur.

İman adamı, ahirete inanır. Öldükten sonra dirileceğine, hesaba çekileceğine ve yaptıklarının karşılığını göreceğine iman eder. Ancak dünya hayatının çeşitli meşgaleleri karşısında zaman zaman bu ahiret inancı zayıflar. Bunun için de zaman zaman müminlerin, sanki ahirette sorgulanmayacaklarmış gibi yanlış işlere saptığı görülür. İşte bunun için Yüce Rabbimiz, sürekli ahreti hatırlatmakta, ahiret inancının güçlü ve zinde kalmasını istemektedir. Onun için hem tekrarlanan bu ayetlerle, hem ölenlerden ibret alarak, hem de kabirleri ziyaret ederek ahiret inancımızı tazelemeliyiz.

Bir sonraki ayette o inkârcı zalim kişinin yapıp ettiklerine pişman olacağı, tüm yeryüzü dolusu her şeyi azaptan kurtulmak için fidye vermek isteyeceği ve bunun kendisinden asla kabul edilmeyeceği haber verilmektedir. O halde önemli olan insanın bu dünyada iken hakikatleri görmesi, kabul etmesi ve gereklerini yerine getirmesidir. Yoksa öldükten sonra öteki dünyada hakikatleri anlamasının bir faydası olmayacaktır. Zira öteki dünyaya intikal eden herkes mümin olacaktır. Ancak ne Firavun’un son nefesindeki imanı, ne de inkârcıların diriliş günündeki itirafları onlara bir şey kazandırmayacaktır. Zira Yüce Allah, can boğaza gelmeden yapılan tevbeleri kabul edecektir. Ölüm anında ve sonrasındaki son pişmanlıklar ise hiç kimseye fayda sağlamayacaktır.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir