Kur’ân Uçma Kaçma Kitabı Değil, Hayat Rehberidir
وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْأَرْضُ أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى بَلْ لِلَّهِ الْأَمْرُ جَمِيعًا
Eğer Kuran ile dağlar yürütülmüş veya yeryüzü parçalanmış yahut ölüler konuşturulmuş olsaydı, kafirler yine de inanmazlardı. Oysa bütün işler Allah’a aittir.
Her şeylere kâdir olan, olmazları olduran Yüce Allah, Hz. Musa peygambere Âsâ mucizesi verdi. Allah’ın izniyle onun asası, atınca yılana/ejderhaya dönüşüyor, kayaya vurunca sular fışkırıyor, denize atınca deniz yola dönüşüyordu. Bütün bunları pek çok insan gördü. Sonuçta inanan inandı, inanmayan yine inanmadı. Sözgelimi Firavun ve yandaşları, bu gördüklerine sihir/büyü deyip geçtiler ve inanmadılar. Demek ki inanmayacak olan, inanma niyeti olmayan insan, hissî mucizeleri apaçık olarak görse yine inanmayacaktır. Nitekim pek çok peygamberin hayatında bu böyle oldu. Peygamberimize nübüvvet görevi verilip vahiy gelince Peygamberimizin eşi Hz. Hatice ve kızları, Hz. Ali, Hz. Zeyd, Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Zübeyr, Hz. Talha, Hz. Abdurrahman, Hz. Sa’d b. Ebî Vakkâs, Hz. Abdullah b. Mesud gibi pek çok sağ duyulu insan, onun yalan söylemeyen güvenilir bir kişi olduğunu bilerek, anlattıklarından ikna olarak iman ettiler. Onlar, herhangi bir hissî mucize görmeden inandılar.
Demek ki hakikat arayışı içerisinde olan bir insan hissî bir mucize görmese de iman edebiliyor. İnanmaya niyeti olmayan kimse ise, hissî mucizeleri görse bile inanmamaya devam ediyor. Buna rağmen inanmayanlar peygamberlerden ve peygamberimizden hep olağanüstü şeyleri gerçekleştirmesini istemişlerdir. Bu husus ayetlerde şöyle açıklanır:
İnkâr edenler: «Rabbinden ona bir mucize indirilmeli değil miydi?» derler. Sen ancak bir uyarıcısın. Her toplumun bir yol göstereni vardır.
Bilmeyenler: «Allah bizimle konuşmalı veya bize bir ayet gelmeli değil miydi?» dediler. Onlardan öncekiler de onların söylediklerinin tıpkısını söylemişlerdi. Kalpleri ne kadar da birbirine benzedi. Kesinlikle inanan kimseler için ayetleri açıklamışızdır.
Sana Kitabı kâğıtta yazılı olarak indirmiş olsak da elleriyle ona dokunsalar, inkâr edenler yine de «Bu apaçık bir büyüdür» derlerdi. Ona bir melek indirilmeli değil miydi? dediler. Bir melek indirmiş olsaydık, iş bitmiş olurdu da onlara göz bile açtırılmazdı. Biz onu melek kılsaydık, bir insan şeklinde yapardık da düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk.
Müşriklerin: «Ona bir hazine indirilmeli veya yanında bir melek gelmeli değil miydi?» demelerinden senin kalbin daralır ve belki de sana vahyolunanın bir kısmını terk edecek olursun. Sen ancak bir uyarıcısın, Allah her şeye vekildir.
Kâinatta işleyen bir nizam vardır. Bu düzen Yüce Allah’ın belirlediği ölçülere göre işler. Yüce Allah, bazen işleyen bu düzen dışında da birtakım şeyleri gerçekleştirebilir. Bunlar olağanüstü olarak gerçekleşen şeylerdir. Aslında O’nun emriyle ve izniyle gerçekleşen şeyler de O’nun bir başka yasasının gereğidir. Sözgelimi O isterse, topraktan Âdem’i yaratır, ondan eşini yaratır, sonra analı babalı olarak insanları türetir, yine O isterse babasız olarak bir kadından İsâ’yı dünyaya getirir. Bütün bunları gerçekleştirecek olan ancak Yüce Allah’tır. O, bu olağanüstülükleri dilediği zaman gerçekleştirir. Yoksa kullar O’nu bu işlere zorlayamaz. Peygamberlerin istemesiyle onların elinde gerçekleşen mucizeler de ancak Yüce Allah’ın izniyle gerçekleşir. Nitekim Hz. İsâ eliyle gerçekleşen mucizeler, Kur’ân’da şöyle açıklanır: Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim, Allah’ın izniyle, hemen kuş olacaktır; anadan doğma körleri, alacalı hastaları iyi edeceğim; Allah’ın izniyle, ölüleri dirilteceğim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. İnanmışsanız bunda size delil vardır. Dikkat edilirse ayette Hz. İsâ’nın bütün bu mucizeleri Allah’ın izniyle gerçekleştirdiği özellikle vurgulanmıştır.
İnsanların duyularına hitap eden hissî mucizeler, tarihseldir ve gösterildiği an ve mekânda, muhatapları nezdinde olmuş ve bitmiştir. Sözgelimi Hz. Musa’nın asası o hayatta iken ve birkaç kere yılana dönmüş, daha sonra ise böyle bir olay gerçekleşmemiştir.
Peygamberimizin en büyük mucizesi ise Kur’ân-ı Kerimdir. O, manevî bir mucizedir ve onun olağanüstü oluşu kıyamete kadar devam edecektir. Onun için Kur’ân evrenseldir. Kur’ân, insan ve cinler bir araya gelse bir benzeri hatta bir suresinin benzeri getirilemeyecek özellik ve güzellikte bir metindir. Onun hem lafzı eşsizdir, hem manası. İndiği dönemde de Kur’ân’ın bir suresinin benzeri getirilememiştir, sonraki dönemlerde de bu mümkün olmamıştır. Kur’ân’ın insanlığa sunduğu kurtuluş reçetesi, hidayet rehberi, sosyal ve siyasal hayata dair sunduğu hükümler de eşsiz, benzersiz ve evrenseldir. Her zamana, her mekâna, her topluma hitap eder. O, eskimeyene pörsümeyen yenidir. O, bir insanın ulaşamayacağı şekilde geçmişe dair haberler verir, dünya ve ahiret geleceğine dair haberler verir. Onun bütün bunları sunuş şekli/üslubu da kendine özgüdür ve özgündür.
Sözgelimi Hz. İsâ, Allah’ın izniyle hayatında birkaç ölmüş kişiyi diriltmiştir, ama Kur’ân hem indiği dönemde hem de sonraki dönemlerde yüz binlerce kişiye manen hayat vermiş; onları küfür-inkâr ve şirkten kurtarıp gerçek hayat İslam ile buluşturmuştur. Bu gerçeği Peygamberimiz şöyle dile getirir: Her peygambere insanların inanacağı bir kısım mucizeler verilmiştir. Bana ise en büyük mucize olarak Yüce Allah, Kur’ân’ı vahyetmiştir. Bu yüzden ben, kıyamet gününde peygamberler içerisinde en fazla ümmeti bulunanı olmayı ümit ediyorum. Diğer hissî mucizeler, sınırlı olup peygamberlerin vefatıyla sona ermiştir, ancak Kur’ân’ın mucize oluşu peygamberimizin vefatından sonra da devam etmektedir. Zira önceki peygamberler, kendi dönemlerine ve kendi kavimlerine peygamber olarak gönderilmiş; Son peygamber ise hem kendi zamanına hem de kıyamete kadar gelecek zamanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla onun Kur’ân mucizesi, evrensel olup kıyamete kadar bâkîdir.
Kur’ân’ın mucize oluşu üslubu, fesahat ve belagati, söylediği hakikatlerin muhtevası ve sunuluşu ile kendini gösterir. Onun dili Arapçadır, ama Arapça yazılıp söylenenlerden farklı bir özellik ve güzelliğe sahiptir. Onun sözkonusu ettiği geçmişe ve geleceğe dair haberler, gerçeğin ta kendisidir. Onun bilimsel açıklamaları, kesin doğru bilimsel verilerle uyuşmaktadır. Onun lafzını okumak ve dinlemek, inanan inanmayan herkeste derin izler bırakır. Onun insanlığa sunduğu reçete, insanların ihtiyacına cevap verecek şekilde sadra şifa sunumlardır. O, başka eserlerde olmayan bir özellik ve güzellikle gönüllere, duyulara, akıllara birlikte hitap eder. Okuyanı-dinleyeni duygulandırır, düşündürür, aklını vardırıp ikna eder ve inanmaya sevk eder. Nitekim onun bu eşsizliğini, indiği dönemde ve sonraki dönemlerde inanan inanmayan pek çok dil üstadı insan, takdir ve teslim etmiştir.
Bu açıklamalardan sonra konumuz olan ayete dönecek olursak: Rabbimiz buyuruyor ki, ey son Peygamberden hissî mucizeler bekleyenler! Eğer kendisiyle dağları yürütecek, yeri parçalayacak ve ölüleri diriltecek bir mucize olsaydı, bu Kur’ân olur, bu olağanüstü şeyler Kur’ân ile gerçekleşirdi. Çünkü Kur’ân her bakımdan tüm kitaplardan en mükemmel ve en üstün olan Allah kelamıdır. Fakat Kur’ân bunları gerçekleştirmek için indirilmemiştir. Bilakis O, okunup anlaşılmak, üzerinde derin derin düşünüp gereği ile amel edilmek için indirilmiştir. İnsanlığa dosdoğru yolu gösteren rehber, onu insanca yaşatacak hayat düsturu olsun; yanlış yapanları, yanlışa sapanları o düştükleri bataklıktan kurtarsın diye indirilmiştir. Dolayısıyla Kur’ân ile ne dağlar yürütülür, ne yer parçalanır ve ne de ölüler diriltilir. Hem Kur’ân ile bu zikredilen şeyler gerçekleşseydi o müşrikler yine ona inanmayacaklardı.
Bir defasında Mekke müşriklerinden biri, Peygamberimize şunları söyledi: “Mekke’nin şu iki dağı bizi çok sıkıyor, bunları buradan yürüt de yerimiz genişlesin; aralarında bize çaylar, dereler, geniş geniş otlaklar, mezralar aç! Allah Davûd’a dağları musahhar kıldı, sana da kılsın. Allah Süleyman’ın emrine rüzgarı verdi, sana da versin… Atalarımızdan filan ve falanları da dirilt ki, söylesinler bakalım bu söylediklerin gerçekten doğru mu, değil mi?” Bunun üzerine bu âyet inmiştir.
Evet, Kur’ân maddî olarak bu gibi şeylerin gerçekleştirilmesi için inmemiştir. Ama O, hitap ettiği ölü gönülleri titretmiş, harekete geçirmiş ve onları imanla diriltmiştir. Hitap ettiği insanların hayatında büyük inkılaplar gerçekleştirmiş, cahiliye toplumundan Saadet Çağının seçkin insanlarını meydana getirmiştir. Katı kalpli kimselerin duyarsızlığı ve inatları sebebiyle Kur’ân’dan etkilenmemeleri Kur’ân’ın eksikliği yahut yetersizliği değil, onların kusurudur. Onun için ayetin devamında Oysa bütün işler Allah’a aittir buyrulmuştur. Evet hidayet Allah’tandır. O, hakikat arayışı içinde olan, alıcısını hakikat vericisine çeviren kimseler için hidayeti halk eder.
Yüce Allah dilerse, erişilmez kudreti ile dağları da yerinden söküp yürütür, yeri paramparça eder, ölüleri de diriltir. Zaten yeri ve zamanı geldiğinde bunları da yapacaktır:
Sura üfürüldüğü gün hepiniz bölük bölük gelirsiniz. Gökler kapı kapı açılacaktır. Dağlar yürütülüp serap olacaktır. Bir gün dağları yürütürüz de yeri dümdüz görürsün. Sana dağları sorarlar; de ki: «Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün… Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman… Dağlar da atılmış pamuğa döner. Sura bir üfürüş üfürüldüğü, yer ve dağlar kaldırılıp bir vuruşla birbirine çarpıldığı zaman, işte o gün olacak olur, kıyamet kopar. Kıyametin koptuğu gün, yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar, yumuşak kum yığını haline gelir.
Mesajlar:
Peygamberimizin en büyük mucizesi Kur’ân-ı Kerîm’dir. Hissî mucizeler sınırlıdır, Kur’ân ise evrensel mucizedir.
Kur’ân, insanlığa hidayet rehberi olarak gelmiştir. O, dağların yürütülmesi, yerin parçalanması, ölülerin diriltilmesi gibi maddî alanda bir kısım olağanüstülükleri gerçekleştirmek için gelmemiştir. Böyle bir şey Kur’ân ile gerçekleştirilseydi inanmayanlar yine inanmayacaktı.
Peygamberlerin eliyle maddî âlemde gerçekleşen kayadan deve çıkması, asanın yılana dönmesi, körlerin iyileştirilmesi, ölülerin diriltilmesi gibi mucizeleri görenler her zaman peygamberlere iman etmemişlerdir.
Tarih boyunca pek çok mümin, herhangi bir hissî mucize görmeden hakikat çağrısına icabet ederek inanmışlardır.
Görmek isteyen için insanın ana rahmine düşüp dünyaya gelmesi, güneşin doğması-batması, yağmurun yağması, kuru toprağın yeşermesi gibi kâinatta var olan her şey olağan üstü özellik ve güzelliktedir. Görmek istemeyenler için ise en büyük mucizeler bile ya sıradanlaşır yahut büyü-sihir ile yorumlanır.
Sonuçta her şey Yüce Allah’ın kudret elindedir. O, dilediğine hakikati gösterir hidayeti bahşeder, dilediğini de saptırır, sapkınlık içerisinde bırakır. Ama sonuçta kul hak eder, Yüce Allah da halk eder.
Kur’ân’dan hissî bir kısım olağanüstü şeyleri gerçekleştirmesini beklemek doğru değildir. Ama Kur’ân, o eşsiz üslubu, muhtevası, ses-lafız-mana özellik ve güzellikleriyle gönülleri harekete geçirmiş, derileri ürpertmiş, akılları düşünmeye sevk etmiş insan ve toplumlar hayatında çok büyük devrimler gerçekleştirmiştir.
