55 – Liyakatlilerin Çekimserliği, Ehliyetsizleri İş Başına Getirir

Hicretten 8 yıl sonra Mekke fethedilmişti. Peygamberimiz yıllar önce bir gece yarısı terk etmek zorunda kaldığı Mekke’ye on bin kişilik büyük bir ordunun başında giriyordu. O, Kabe’nin yanına vardığında Ka’be’nin anahtarlarını istedi. Anahtarlar Osman b. Talha’da idi ve o henüz Müslüman olmamıştı. Osman, önce anahtarları vermek istemedi. Anahtarlar ondan alındı. Peygamberimiz Ka’be’nin anahtarlarını muhafaza etme şerefini, bu konuda çok istekli olan amcası Hz. Abbas’a vermek istemişti. Anahtarı alma konusunda Hz. Ali de istekliler arasında idi. Ancak konuyla ilgili ayet indi ve anahtarlar, o zamana kadar bu kutlu görevi layıkıyla yerine getiren Osman’a verildi. Peygamberimiz Osman’ı çağırıp bu gün vefa iyilik günüdür buyurmuş inen ayeti okuyarak anahtarı ona vermiştir. O da bu incelik karşısında Müslüman olmuştu. İlgili ayetinde Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyordu:

Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür.

Bu örnek olaydan şu mesajları çıkarmamız mümkündür:

Yüce Allah, emanetlerin kişilere verilmesinde, kişilerin göreve getirilmesinde liyakati esas almayı emretmiştir. Emaneti ehline vermek adaletin kendisidir. Emanetin liyakatli insanlara verilmesi herkesin hayrına ve yararına olacaktır. Ehil insanlar iş başına getirilirse bu, hem o insanların hem de onlardan hizmet alacak olanların lehine olacaktır.

İslam, vefa dinidir; mümin de vefalı insandır. İnsanlığın yararına hizmet edenlere karşı vefalı olunmalıdır. Vefalı olmak hem hayır hizmeti yapanları onurlandıracak hem de hayır yarışına katılanlar için teşvik sebebi olacaktır. Yüce Allah’ın emriyle, göreve talip olan Müslümanlar varken Peygamberimiz Osman b. Talha’yı seçerek hem işi en ehil olana tevdi etmiş, hem bu konuda vefakârlık örneği sunmuş, hem de Osman’ın gönlünü alarak onun Müslüman olmasına sebep olmuştur.

İşe ehil olanlar, çekimser davranmamalı kendilerini bekleyen görevleri üstlenmeli ve bu konuda özerlerine düşeni yerine getirmelidirler. Bu konuda Hz. Yusuf’un şu hali en güzel örnektir: Yusuf, suçsuz olduğu anlaşılıp zindandan çıkınca, kral huzuruna getirtmiş ona, dile benden ne dilersen demiş, o da şöyle diyerek göreve talip olmuştur:

Hükümdar, Onu bana getirin, yanıma alayım, dedi. Onunla konuşunca, Bugün senin yanımızda önemli bir yerin ve güvenilir bir durumun vardır, dedi. Yusuf: Beni memleketin hazinelerine memur et, şüphesiz ben korumasını ve yönetmesini bilirim, dedi.

Yusuf aleyhisselam göreve talip olmuş ve bu konuda çekimser davranmamıştır. Çünkü o, kendisine bahşedilen ilim ve donanım sayesinde bu işin üstesinden geleceğini çok iyi biliyordu. Onun için, şüphesiz ben korumasını ve yönetmesini bilirim diyerek göreve talip olmuştur. Burada Peygamberimizin, göreve talip olmayın, göreve talip olan mahrum olur, talip olmadan göreve getirilen mansur olur meâlindeki hadisler hatırlatılabilir. Yusuf peygamberin göreve talip oluşu ile bu konudaki hadisleri birlikte düşündüğümüzde şöyle bir sonuç çıkar:

Liyakatli insanların göreve gelmesi söz konusu olduğunda, liyakatli insanların birbirleriyle çekişip didişmesine gerek yoktur. Nasıl olsa, işin başına ehliyetli biri gelecektir. Bu durumda göreve talip olunmaz, çünkü kamu görevine talip olmak ateşten gömlek giymektir. Ancak liyakatsiz insanların göreve gelmesi söz konusu olduğunda, liyakatliler çekimser davranmamalı, göreve talip olmalıdırlar. Aksi takdirde göreve ehliyetsiz kişiler gelecek ve bunun faturasını toplumun herkesimi çekecektir. Çünkü Hz. Yusuf, Yüce Allah’ın bildirmesi ve firaseti sayesinde toplumun başına gelecek kıtlık günlerini ve o günlerde alınacak tedbirleri en iyi bilen kimseydi. O işin başına gelmezse, başa gelecek kişilerin yanlış yönetiminin acı sonuçlarını herkes tadacaktı. Bu durumda o, görevi üstlenmeliydi, onun için o, göreve talip oldu.

Onun şüphesiz ben korumasını ve yönetmesini bilirim demesi kendini övmesi, nefsini tezkiye etmesi değil, kendini tanıtmasıdır. Zira o toplumda Yusuf’u iyi tanıyan pek kimse yoktu. Nitekim o, asaletini, güzelliğini, sabrını değil koruma ve ilim sıfatını özellikle söylemeyi tercih etmiştir. Hafîz ve alîm sıfatı, mali işlerde çok önemli iki meziyettir. Maliyede muhafaza ve bilinçli kullanım/parayı yönetme son derece önemlidir. İmkânları, fırsatları, birikimleri sahiplenip muhafaza etmek ve onları yerli yerince kullanmak bir yönetim sanatıdır. Bu da konunun uzmanlarının yerine getireceği bir şeydir.

Yeterli donanım ve kendine güveni olmayan kimseler, kamu görevlerine talip olmakta cüretkâr davranmamalıdır. İşler ehil olmayanlara tevdi edildiğinde toplum hayatında kıyametler kopacak, herkes bundan olumsuz etkilenecektir. Sorumluluk bilinciyle göreve talip olanlar da bunun için kendilerini hazırlamalı, ilim ve maharet bakımından donanım sahibi olmalıdırlar.

Toplum kendi maslahatı için ehliyetli insanları yetiştirmeli, yetişmiş ehliyetli uzman kişileri göreve getirmelidir. Bu, hem dünya hem ahiret için hayırlı olandır.

Yetişmiş ehil kimseler, toplum için bir lütuftur. Onların kıymeti bilinmeli ve onlara güvenle işler tevdi edilmelidir. Konumuzun serlevhası olan ayetin Şüphesiz Allah işitir ve görür uyarısı ile sona ermesi ne kadar anlamlıdır! Elbette Yüce Allah, bu konuda ileri geri konuşulanları işitir; yerli yersiz yapılanları görür. Onun işitmesi ve görmesi yalnızca bilgilenmekten ibaret değildir. Evet, O, işitir ve görür, bunların da gereğini yapar. Bu hem bu dünyada böyledir, hem de öteki dünyada böyledir. İşin en doğrusunu da en iyi Yüce Allah bilir!

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir