23 – Kur’ân’ın Devlet Adamı
Hayat düsturumuz Kur’ân’ı Kerim, bizleri fert olarak hayata hazırladığı gibi, toplumu da inşâ ve ihya eder. Bazılarının sandığı ve iddia ettiği gibi Kur’ân, yalnızca vicdanları inşâ etmez, yalnızca kişileri inşâ etmez. O, sosyal ve siyasal hayata da müdahildir. Onun sosyal ve siyasal hayatla ilgili de evrensel ilkeleri vardır. Kur’ân’ın sâliklerine va’d ettitği dünya ve ahiret cennetine nail olabilmek için Kur’ân’ın bütün bu alanlarla ilgili ilkeleri bir bütünlük içerisinde yerine getirilmelidir. Nitekim Kur’ân, bu konuda muhtemel yanlış anlamalara dikkat çekmek için pek çok ayetlerinde uyarılarda bulunur:
Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Aranızda böyle yapanın cezası ancak dünya hayatında rezil olmaktır. Ahiret gününde de azabın en şiddetlisine onlar uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Kuran’ı işlerine geldiği gibi bölenlere de, kendi Kitaplarının bir kısmına inanıp bir kısmını kabul etmeyen yahudi ve hıristiyanlara da nitekim Kitap indirmiştik; Rabbine and olsun ki hepsini, yaptıklarından sorumlu tutacağız.
Benim Kitap’ımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.
Kur’ân’ın ilk muhatabı ve ilk uygulayıcısı olan Peygamberimizin hayatına baktığımızda, Onun şartlar oluştuğunda Medine’ye hicret eder etmez siyasal bir yapılanmanın içerisine girdiğini görürüz. O, Medine’ye gelince o günkü şartlar içerisinde devletin merkezi konumunda olan Mescidin inşası ile işe başlamış; ardından yazılı bir anayasa hazırlatarak Medine’de siyasî bütünlük ve otoriteyi sağlamıştır. Yeni inşa edilen devletin başkanı da Hz. Muhammed Mustafa’dır.
Kur’ân’ın Temel Siyasî İlkeleri:
Kur’ân, adalet, istişare gibi temel yönetim ilkelerinden bahseder. Bu ilkelere sadık kalanların Yüce Allah’ın yardımına mazhar olacakları açıklanır.
Onların işleri aralarında danışma iledir.
İş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever.
Rableri peygamberlere: «Biz, haksızlık edenleri yok edeceğiz, onlardan sonra yeryüzüne sizi yerleştireceğiz/iktidara getireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkanlar içindir.» diye vahyetti.
Yusuf’u böylece o memlekete yerleştirdik/iktidara getirdik; istediği yerlerde oturabilirdi.
Sana Zulkarneyn’i sorarlar, «Onu size anlatacağım» de. Doğrusu biz onu yeryüzünde iktidar sahibi yapmış ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik.
Allah’ın dinine yardım edenleri biz yeryüzüne iktidar sahibi kılarsak namaz kılarlar, zekât verirler, uygun olanı emrederler, fenalığı yasak ederler. İşlerin sonucu Allah’a aittir.
Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak onları önderler kılmak, onları varis yapmak, iktidara taşımak; Firavun, Haman ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk.
Sizi yeryüzünde yerleştirdik/iktidar sahibi kıldık ve orada size geçimlikler yarattık. Öyleyken pek az şükrediyorsunuz.
Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahitler olun.
Adaletsizlik, haksızlık, zulüm ve liyakatsizlik gibi hususların toplumlar için yıkım ve helak sebebi olduğu da açıklanır:
Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hâkimlere aktarmayın.
Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz.
Ayet, şımarık varlıklarına yola gelmelerini emrederiz şeklinde anlaşıldığı gibi, biz o şımarık varlıklarını iş başına getiririz, onlar da yoldan çıkarlar şeklinde de anlaşılmıştır. Buna göre toplum kendi yöneticilerini hak edecek, yani layık oldukları yöneticilerle yönetilecektir. Zaten hadislerde nasıl olursanız, öyle yönetilirsiniz… Amelleriniz/gidişatınız, sizin yöneticilerinizdir buyurularak bu hususa dikkat çekilmiştir.
Bir hadislerinde peygamberimiz, iş ehil olmayanlara bırakıldığında kıyameti bekle diyerek liyakatsiz insanların iş başında olduğu toplumlarda kargaşa ve huzursuzluklarla kıyametlerin kopacağını bildirir. Bizatihi kendisi siyasî alanlarda da en güzel örnekleri bizlere sunan Peygamberimiz, Hâlika isyan konusunda hiç kimseye itaat edilmez, itaat ancak hakta ve hayırdadır buyurarak İslamî yönetimde yönetici ve yönetilenlerin Yüce Yaratıcının ölçülerini hayata geçirmede birleşeceklerini, aksi durumlarda yöneten ve yönetilen herkesin gidişattan sorumlu olacağını beyan etmiştir. Zaten Peygamberimiz hepiniz yöneticisiniz ve her yönetici yönettiğinden sorumludur diyerek her müslümana bulunduğu konum itibarıyla çok önemli sorumluluklar yüklemiştir. Hadise göre evin reisi de, evin sahibesi de, hizmetli de bu sorumluluğa dahildir. Buna göre hiç kimse durum ve konumunu bahane ederek, sorumluluktan kurtulamaz. Herkes bulunduğu konum ve duruma göre sorumludur. Çünkü Allah’ın Rasülüne göre, gerçek mümin, bir kötülük gördüğünde onu eliyle, olmazsa diliyle düzelten, buna da güç yetiremezse kalbiyle buğzeden kimsedir. Yani Müslüman gidişata duyarsız ve seyirci kalmayan kimsedir. Bu evde, işyerinde, mahallede, çarşıda pazarda ve diğer sosyal alanlarda, kısaca her yerde böyledir.
Konuyla ilgili ayetlere bakarak Kur’ân’ın belirlediği bir yönetim biçiminin olmadığını söyleyebiliriz. Sözgelimi Kur’ân, yeryüzünde bozgunculuk yapan zalim krallardan bahsettiği gibi, adaletli krallardan da bahseder.
Peygamberleri onlara “Allah size şüphesiz, Talut’u hükümdar olarak gönderdi… Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutça gücünü artırdı” dedi.
Melike: “Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar. İşte böyle davranırlar” dedi.
Kur’ân pek çok ayetinde peygamberlerin, aynı zamanda kendilerine hüküm ve hikmet verilen kimseler olduğundan bahseder.
Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Haman ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk.
Allah Davud’a hükümranlık ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti.
Süleyman: “Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; Sen şüphesiz, daima bağışta bulunansın” dedi. Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik. “İşte Bizim bağışımız budur; ister ver, ister tut, hesapsızdır.” dedik. Doğrusu onun katımızda yakınlığı ve güzel bir istikbali vardır.
Yusuf: “Beni memleketin hazinelerine memur et, çünkü ben korumasını ve yönetmesini bilirim” dedi. Yusuf’u böylece o memlekete yerleştirdik; istediği yerlerde oturabilirdi. Yusuf, “Rabbim! Bana hükümranlık verdin, rüyaların yorumunu öğrettin” dedi.
Son peygamberin vefatından sonra sahabenin gerçekleştirdiği hılafet sistemini, kâmil yönetim biçimi olarak anlayan ilim adamları da olmuştur. Ancak Raşit Halifelerin işbaşına gelişine baktığımızda, onlardan ilkinin yalnızca Medine’de ileri gelen bazı Müslümanların seçimi/beyatı ile, ikincisinin vasiyetle, üçüncüsünün önceki halifenin belirlediği bilirkişi tarafından seçilerek, sonuncusunun ise yine bazı Müslümanların seçimi/beyatı ile iş başına geldiklerini görmekteyiz. Ancak bu dönemin en temel özelliği, bütün halifelerin büyük ölçüde Kur’ân ve Sünnet ilkeleri doğrultusunda, adalet ilkelerinden ayrılmadan hakkaniyet ölçülerinde halkı yönetmeleridir. Bu dört farklı seçim sistemini, dünyada uygulanan çeşitli yönetim biçimlerine benzetmek mümkündür.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Kur’ân’ın sosyal ve siyasal hayata dair söyleyeceği çok şey vardır. İnsanlık Kur’ân’ın bu söylemlerini bir bütün olarak alır ve uygularsa dünyası da cennete döner, ahrette de cenneti hak eder. Kur’ân’ın sosyal ve siyasal söylemleri de madde mana, dünya ahiret bütünlüğü içerisindedir. Onun bu alanlardaki en temel ilkesi adalet, en büyük hedefi de insanların mutlu olmasıdır. Yine onun prensiplerine göre liyakat sahibi insanlar iş başına gelirler ve onlar da yönetim işlerini istişare ile yürütürler.
