50 – Gerçek Anlamda Hâfız Olmak/hâfızlığın Hakkını Vermek
Prof. Dr. Ali AKPINAR/KONYA İL MÜFTÜSÜ
Hâfız ve Hafîz, Yüce Rabbimizin isimlerindendir. el–Hafîz, varlıklar alemini dilediği süre içerisinde, dilediği her türlü şeyden, zevalden, helâkten, kaza ve beladan dilediği gibi koruyan anlamınadır. O, hiçbir şeyi unutmayan, hiçbir şeyde yanılmayan, sahip olduğu hiçbir şeyi kaybetmeyendir. Bu asla O’na zor ve güç gelmez. Bu isim, O’nun Hâfız isminden daha mübalağalı bir korumayı ifade eder. “Elbette benim Rabbim her şeyi koruyup kollayandır. Ayetlerde O’nun hâfız oluşu da şöyle ifade edilir: Doğrusu Kitabı Biz indirdik, onun koruyucusu elbette biziz. Allah en iyi koruyandır, O merhametlilerin merhametlisidir.
İslam’ın ilk dönemlerinde Kur’ân’ı ezberleyip onu güzel okuyanlara kârî deniyordu. Çok miktarda hadis ezberleyenlere de hâfız deniyordu. Ancak sonraları hâfız denince öncelikle Kur’ân’ı ezbere bilenler anlaşılmaya başlandı. Kur’ân hafızları, Yüce Rabbimizin bizzat uhdesine aldığı İlahî Kelamın koruma işinin aktif elemanları oldukları için bu isimle anılmışlardır. Onlara hâmil-i Kur’ân, Ehl-i Kur’ân, Sâhib-i Kur’ân da denilmiştir. Her müslümanın özellikle namaz sahih olacak kadar Kur’ân’dan bir miktar ezberlemesi farzdır. Kur’ân’ın tamamını ezberlemek ise farz değildir. Kültürümüzde Kur’ân’ın ezberlenmesi ve onun kıraatinin en güzel ve ileri seviyede taliminin yapılabilmesi için Dâru’l-Huffâz ve Dâru’l-Kurrâ gibi özel eğitim merkezleri kurulmuştur. 15 asırlık tarihi birikim ile hafızlık için çok özel metodlar geliştirilmiş, çoğu zaman ortalama iki yılda hafızlık tamamlanırken, iki-üç ay gibi kısa zamanlarda hıfzını tamamlayanlar da olmuştur.
Yüce Rabbimizin koruması tüm her şeyde kendini gösterir. Göklerin derinliklerinden yere düşen yağmur damlası bile O’nun korumasıyla yere düşer. O’nun koruması altında olanlara hiç kimse ve hiçbir güç en küçük bir zarar veremez. Önemli olan O’nun korumasını hak edebilmek ve O’nun koruması altında olabilmektir. Bu ise, her zaman ve yerde O’nun hukukunu korumak, O’na teslim olup isteklerini içtenlikle yerine getirmekle mümkündür. İşte Hâfız unvanını alanlar bu sorumluluğun farkında olmalıdırlar.
Koruyup kollayan anlamına gelen Yüce Rabbimizin El-Hâfız ismi, insan için de isim ve sıfat olmuştur. Buna göre bu isim ve sıfatı alanlar Yüce Rabbin ahlakıyla ahlaklanmayı düstur edinmelidirler. Şöyle ki gerçek anlamda hâfız, gönlünü ve tüm azalarını haramdan koruyan, dinini heva ve hevesine uydurmaktan koruyan, Allah’ın yüklediği peygamberlik ve tebliğ görevini hakkıyla koruyup gereğini yerine getiren, vahyi olduğu gibi ezberleyip muhafaza edendir.
Yüce Rabbimiz, herkese güven versin ve dünya ve ahirette hep güvende olsun diye el-Mümin ismini, inanan kullarına vermiştir. Yine O, her zaman ve her şartta hakikatin şahitleri olsunlar diye eş-Şehîd ismini, yolunda can verenlere vermiştir. Tıpkı bunun gibi her hal ü karda onlar, hakları koruyanlar olsunlar diye Kur’ân hâfızlarına O’nun el-Hâfız ismi verilmiştir. Buna göre Hâfız-ı Kur’ân, Yüce Allah’ın ismini taşıdığını bilmeli, O’nun kelamını hem lafzıyla, hem manasıyla, hem de hükümleriyle korumalıdır. Onun için hâfızlar, Hâfız-ı Kur’ân, Vâkıf-ı anlam, Muhafız-ı Ahkâm olmalıdırlar. Kur’ân’ın lafzını korudukları kadar, hükümlerini de korumaya gayret etmelidirler. İşte ancak o zaman Kur’ân’ın şefaatine, Yüce Rabbin rızasına ve cennetine nail olmak onlar için söz konusu olacaktır.
Diyanet işleri Başkanlığının kayıtlarına göre 2016 yılı itibarıyla ülkemizde 126.598 Kur’ân hâfızı bulunmaktadır. Bir önceki yıl 6.500 civarında kardeşimiz hıfızlarını bitirerek hâfızlar kervanına katılmıştır. Kur’ân’ın sahibine hamdolsun ki, Kur’ân eğitiminin önündeki engellerin büyük ölçüde kaldırılmasıyla her yıl bu katılım artmaktadır.
İslam ülkelerinde de hafızlık özenilen bir meziyet, hâfızlar da toplumlarının en saygın kişilikleridir. Sözgelimi Pakistan’da hâfız sayısı 7 milyon civarındadır. Somali’de ülke nüfusunun yarısının hâfız olduğu söylenmektedir. Bu rakamlardan yola çıkarak hâfız sayısının çokluğunun, ülkenin maddî ve manevî alanlarda gelişmişliği için tek başına yeterli olmadığını söyleyebiliriz.
130 bin kişilik diyanet kadrosunun 30 bin kadarı hâfızlardan oluşuyor. Bu rakamlara göre yüz bin hafızımız diyanet dışında çalışıyor. Yine yapılan tespitlere göre hâfızlarımız içerisinde hıfzı sağlam olanların oranı % 10’lardadır. Bu ise gerçekten üzücü bir durumdur! Bu rakamlar bize nicelikte iyiye doğru gitsek bile, nitelikte döküldüğümüzü göstermektedir. Bunun için büyük özverili çalışmalarıyla hâfız yetiştiren kurumlarımız, yetiştirdikleri hâfızların hıfzlarını en sağlam şekilde muhafaza etmeleri ve hâfızlıklarını Kur’ân’a hizmet yolunda en güzel şekilde değerlendirmeleri için yönlendirici çalışmalar yapmalıdırlar.
O halde hâfızlarımızla Yüce Allah’a hamdederken, hıfızlarını koruyamayanlar için de aynı derecede hüzünle estağfirullah dememiz gerekir. Yüce Allah hepimizi affetsin! Kaldı ki Kur’ân’a karşı sorumluluğumuz yalnızca onu yüzünden okumak yahut ezberlemek değildir. Onu doğru bir şekilde anlamak ve gereklerini yaşamak müminler olarak hepimizin üzerine düşen bir görevdir. O halde hâfızlık rütbesine talip olan bu ruhla bu rütbeye talip olsun, bu rütbenin hakkını versin, hıfzını korusun, çalışanlar da ancak bunun için çalışsın. Çalışsın ki cennet onları özlesin, melekler onlara dua etsin, Yüce Rabbin katından rahmet ve sekine onların üzerine insin. Kur’ân ehlini, Yüce Allah’ın ailesi olarak tanımlayan Peygamberimiz, bir hadislerinde şöyle buyurur:
Bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanarak Allah’ın kitabını okurlar ve aralarında onu tedrîs ederlerse /ezberlemek ve anlamak için üzerinde çalışırlarsa, onlar üzerine sekîne/vakar ve huzur iner, rahmet onları kuşatır, melekler onları sarar sarmalar, Yüce Allah da onları katında anar/onları över ve sever.
Hadiste dört müjde yer almaktadır: Huzur, rahmet, meleklerin yardım ve duası, Yüce Allah’ın övgüsü. Bunları hak edebilmek için ise gerekenler şunlardır: Allah’ın kitabını okumak, anlamak ve ezberlemek için bir araya gelmek. Nebevî müjdeye erebilmek için bunları yerine getirmek gerekir. Bu müjdeler Kerîm Kitabın bize dünyadaki ikramları. Onun bir de ahiretin zor zamanlarında ikramları var ki onu da Peygamberimiz bize haber veriyor:
Oruç ve Kur’ân, kıyamet günü sahiplerine şefaat edeceklerdir. O gün oruç dile gelip şöyle diyecektir: Rabbim ben bu kulunu gündüz yeme içme ve şehevi arzularından alıkoydum, bana bu konuda ona şefaat etme izni ver. Kur’ân da dile gelip şöyle diyecektir: Rabbim, ben bu kulunu gece uykularından alıkoydum, bana bu konuda ona şefaat etme izni ver. Her ikisine de bu yetki verilir. O halde gücümüz yettiğince Kur’ân ile olalım, onun nurlu mesajlarıyla dolalım, onun rehberliğinde bir hayatın adamı olalım ki, o gün onunla el ele tutuşup cennete konalım.
