Gerçek Tasavvuf Günümüze Ne Söyler?
Aslında tasavvuf, kâl değil hâl ilmidir. Yani söylemden ziyade eylemdir. Ne var ki söz olmadan eylem olmaz. Onun için önce söz vardı. Yüce Yaratıcının da bir sıfatı kelâmdır. Onun için söz, hak kelam olup söylenmeli, ancak söylenenler sözde kalmamalı, eyleme dönüşmelidir.
Tasavvuf, temelleri söylem olarak Kur’ân ve Sünnete, eylem olarak da Asr-ı Saadete dayanan bir hayat tarzıdır. Şöyle ki, tasavvuf marifetüllah bilinciyle, yani Yüce Allah’ı doğru bir şekilde tanımak ile başlar, O’nun ölçüleri doğrultusunda, O’nu görüyormuşçasına (ihsan) Müslümanca bir hayatı yaşamakla devam eder. Marifetullah, muhabbetullah, mehafetullah sûfînin hayat çizgisidir. Yüce Allah bilinciyle, O’nun sevgisiyle, O’ndan sakınarak, O’nun rızasını kazanma yolunda hayatı yaşamaktır. Bizim Peygamberimiz, Rabbini en iyi tanıyıp O’ndan sakınan bir müttakî, günlük her yaptığını ibadete dönüştürmüş bir âbid, maddî imkanlar kapısına geldiği halde mütevazı bir hayat yaşamayı tercih etmiş bir zâhid, peygamberdir. Onun için dine giriş parolası olan kelime-i şahadette Muhammed aleyhisselam’ın önce Allah’ın kulu olduğu vurgulanır, ardından da O’nun Rasülü olduğu ilan edilir. Abdühû ve Rasülüh.
Bir anlayışa göre Tasavvuf, safâ ve vefâ kelimelerinin bir araya gelmesinden oluşmuş bir kelime olup Ashab-ı Suffenin hayat tarzını yol edinmenin adıdır. Kısaca tasavvuf, saf ve samimi bir şekilde Yüce Yaratıcıya teslim olup O’na ve O’nun kullarına karşı vefalı olmaktır. Tasavvuf, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak, Allah rızasını şiar edinerek her söz ve hareketinde hasbî olmaktır. Kitab ve Sünnete bağlılık, Yüce Allah’ın haklarıyla mahlukatın haklarına riayet etme, ihlas, manevî derinlik, kalp temizliği, nefis tezkiyesi, güzel ahlak, kanaatkârlık, tevazu, sabır, dünyevileşmenin ağına düşmemek tasavvufun olmazsa olmazlarıdır.
Şimdi bu söylediklerimizin bir kısmını kısaca açıklamaya ve temellendirmeye çalışalım:
Kitap ve Sünneti doğru bir şekilde bilmeden, onların gereğini layıkıyla yaşamadan gerçek anlamda bir tasavvuftan bahsedilemez. Gerçek manada sûfî, Yüce Allah’a karşı sorumluluklarını içtenlikle yaparken, mahlukata karşı sorumluluklarını da ibadet ruhuyla samimiyetle yapan kimsedir. Bu ilke pek çok ayette Allah ve Rasülüne iman, icabet, itaat ve ittiba ile kendisini bulur:
Ey İnananlar! Allah’a, Peygamberine, peygamberine indirdiği Kitap’a ve daha önce indirdiği Kitap’a inanmakta sebat gösterin. (Nisâ 4/136) Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin. (Enfâl 8/24) Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. (Nisâ 4/59) Ey inananlar! Allah’a ve peygamberine itaat edin. (Enfâl 8/20) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder. Allah’a ve peygambere itaat edin. Yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah inkâr edenleri sevmez. (Âlu Imran 3/31-32) Bu ve benzeri pek çok ayetten de anlaşılacağı üzere Allah ve Rasülüne iman etmekle iş bitmiyor, Allah ve Rasülünün çağrısına icabet etmek, emirlerine uymak ve o ölçülere itaat etmek de müminliğin gereğidir.
Nefis, sınav için insana verilmiş bir güçtür. Önemli olan nefsi kontrol edebilmek, onu dinin emir ve ölçüleri doğrultusunda kullanabilmektir. Nefsini arıtan saadete ermiştir. Nefsini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır. (Şems 91/9-11) Ama kim Rabbinin azametinden korkup da nefsini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir. (Naziât 79-40-41) Nefis kendini eğitip, kötülüklerden arındırabilirse Yüce Rabbin şu hitabına muhatap olarak Rızaya erecek ve Cennete girecektir: Ey huzura ermiş olan nefis! O, senden, sen de O’ndan hoşnut olarak Rabbine dön! İyi kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir. (Fecr 89/27-30)
Tasavvuf, nefis terbiye ve tezkiyesinde, nefsi yönetebilme sanatıdır. Yoksa evlenmekten, meşru yeme ve içmekten bütünüyle uzak durmak ruhbanlık kabul edilerek dinimizce yasaklanmıştır. O hıristiyanlar, üzerlerine bizim gerekli kılmadığımız fakat kendilerinin güya Allah’ın rızasını kazanmak için ortaya attıkları ruhbaniyete bile gereği gibi riayet etmediler. (Hadid 57/27) İslam’da ruhbanlık yoktur. Ümmetimin ruhbanlığı Allah yolunda cihaddır. (Heysemî, Mecamu’z-Zevaid, V,278) Bazen oruç tutun bazen yiyin, hem ibadet edin hem uyuyun. Ben peygamberiniz olarak hem oruç tutuyorum hem iftar ediyorum; hem ibadet ediyorum hem uyuyorum; ben et yiyorum ve kadınlarla evleniyorum; benim sünnetimden uzaklaşan benden değildir. (Buhârî, Nikâḥ 1; Müslim, Nikâḥ 5).
Tasavvuf, dünyanın içerisinde dünyaya meydan okuyarak onu yönetme, ondan istifade etme sanatıdır. Yoksa dünyadan tümüyle el etek çekme değildir. El karda, gönül yarda anlayışıyla helalinden elde edilen dünyalıkları asıl sahibi Yüce Yaratıcının ölçüleri doğrultusunda kullanabilmektir. Dünyalıkları elde, en fazla cepte tutup kalbe sokmamaktır. Rızık konusunda, kul olarak esbaba sarılarak yapılması gerekenleri yaptıktan sonra Yüce Allah’a güvenip dayanmaktır/tevekkül. Yoksa yapılması gerekenleri terk ederek başkalarına yük olmak/hazır yiyicilik/teekkül değildir.
Artık rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin. O’na şükredin. Siz O’na döneceksiniz. (Ankebût 29/17) Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah’ın lütfundan rızık isteyin; Allah’ı çok anın ki saadete erişesiniz. (Cuma 62/10) Allah’ın sana verdiği şeylerde, ahiret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma. (Kasas 28/77) Allah, kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir. Allah’a güvenen kimseye O yeter. (Talak 65/2-3)
Sûfînin hedefi, hayattan el çekme olmadığı gibi, dinin insandan istemediği olağanüstü şeyleri gerçekleştirme de değildir. Ünlü hanım sûfî Rabiatü’l-Adeviyye’nin dediği gibi: Havada kuşlar da uçar, su da balıklar da yüzer. Dolayısıyla önemli olan havada uçmak, suda gezmek değil, Yüce Allah’a kul olmaktır. Dolayısıyla tasavvufu, ulaşılamaz, yaşanamaz hikayelere boğmadan, her dönemde yaşanılabilir ve ulaşılabilir bir hakikat olarak sunmak gerekir. Elbette Peygamberlerin hayatında bir kısım hissî mucizeler, velilerin hayatında da bir kısım kerametler olabilir. Ancak asıl amaç keramet göstermek olmamalıdır. Bu yüzden bizim Peygamberimizin hissî mucizeleri sayılıdır. Onun asıl ve kalıcı, evrensel mucizesi Kur’ân-ı Kerimdir. Zaten sûfîler kendileri bizzat kerametlerinin izhar edilmesini, kerametleriyle anılmayı ve yüceltilmeyi istememişlerdir. Dini anlatmayı ve yaşamayı kerametlere boğmak, kendine güvensizliğin ve kolaycılığın bir sonucudur. Tasavvuf, İslam’ın bir yaşam biçimi ise; onun her zaman ve mekânda, her şartta herkese söyleyebileceği bir mesajı olmalıdır. Bu yüzden tasavvuf adına büyüklerin hayatından anlatılan menkıbeler hem gerçek hayatta yaşanmış hem de günümüz insanın hayatında karşılığı olan şeyler olmalıdır.
Sûfî, mürşidini/şeyhini bir gönül terbiyecisi mürebbi, bir eğitimci muallim olarak görür. Ama onu asla, hata ve kusurdan masum, insan üstü bir varlık olarak görmez. Zira böyle bir anlayış, tasavvufu buharlaştırmak ve onu yaşanamaz bir hale sokmaktır.
Sonuç olarak tasavvuf, saydığımız ve burada zikretmediğimiz pek çok temel dini kavramın doğru bir şekilde öğrenilip hayata geçirildiği bir medrese/mektep/okul ise, her Müslüman bu okulun öğrencisi olmak için gayret etmelidir. Elbette sahih, sağlam ve düzenli bilgiler kurumsallaşmış okullara kayıt olup o okullardan mezun olmakla elde edilir. Ancak az da olsa, bir okula kayıtlı olmadığı halde kendini yetiştirmiş donanımlı insanlar olabilir. Yine çok önemli bir okulun öğrencisi olduğu halde, o okulu temsil edecek donanımda yetişmemiş öğrencilere de rastlanabilir. Önemli olan kendini yetiştirmek, donanım sahibi olarak bilgilerini pratiğe dökebilmektir. Nitekim bir hakikat ehli bu gerçeği şöyle seslendirir: Bizim müridimiz olmadığı halde aslında müridimiz olan nice insan vardır. Yine bizim müridimiz göründüğü halde bizimle alakası olmayan nice insan vardır!
Rabbimiz, doğru olmayı ve doğrularla beraber olmayı bizlere lütfet. Müslümanca, bereketli bir hayatı yaşadıktan sonra bizim canımızı da iyilerle beraber kabzet.
