30 – Kitaplı Yaşamak-kitaba göre Yaşamak!
İslam, Kitaplı bir dindir. Onda her şey Kitaba dayanır. Bunun için ilk insan ve ilk peygamber Hz. Peygamber’e ilk kitap/sahifeler inmiştir. Ondan sonra da hep kitaplar gelmiştir, son olarak son peygambere son Kitap Kur’ân inmiştir. Ve Kur’ân, evrensel son kitap olması hasebiyle, indiği gibi günümüze gelmiş ve kıyamete kadar da değişmeden kalmaya devam edecektir. Zaten önceki peygamberlerin vefatlarından sonra dinin değiştirilip tahrif olması, kitabın indiği hal üzere tam olarak tespit edilmeyişindendir. Zira Kur’ân’ın dışındaki tüm kutsal kitaplar, peygamberlerinin vefatlarından sonra yazıya geçirilmiştir. Kur’ân ise, peygamberinin hayatında yazıya geçirilen yegâne kitaptır. Bunun için Müslüman her hareketini Kitaba ve onun açılımı/tefsiri olan Sünnete uygun yapmakla yükümlüdür. Kitaba uymayıp, yapıp ettiklerini kitaba uydurmaya kalkmak, Kitabın söylemediğini ona söyletmektir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de Müslümanların içerisinde varlık gösteren bidat ve hurafeler içerisinde bir kısım mezhep ve meşreplerin oluşması da kitabî bilgi yerine şifahi kültüre dayanmalarıdır.
Hal böyleyken biz Müslümanların Kitap karşısındaki durumumuz nedir? Kitap bizim kaçıncı önceliğimiz? Hayatımızda söylediklerimiz ve yaptıklarımız ne kadar Kitaba uygun, ne kadar Kitap kaynaklı? Bu sorulara şimdiden cevap aramamız ve şimdiden hazırlanmamız lazımdır. Zira Kabir Sınav Soruları (KSS) içerisinde Kitabın nedir sorusu da yer almakta ve her müslümana bu soru sorulacaktır. Tabi ki bu soruya, Kitabım Kur’ân cevabının verebilmek için, o Kitabı doğru dürüst okuyabilmek, onun muhtevasından haberdar olmak ve ona göre yaşamak gerekmektedir. Yoksa daha o kitabı eline almamış, yüzünden okumasını öğrenmemiş, içeriğinden habersiz ve hayatı onun ölçülerine aykırı olanların Kitabım Kur’ân cevabını vermeleri mümkün ve müyesser olmayacaktır. Bu konuda gelen haberler, bu söylediklerimizi teyit etmektedir.
Şimdi bu durum karşısında ülkemiz insanının durumuna bir bakalım: Yapılan son araştırmalara göre milletimizin 99.2 si kendisini Müslüman olarak tanıtıyor. Bu oldukça sevindirici bir rakamdır. Ancak bunlardan Kur’ân’ı yüzünden okumasını bilenlerin oran 42’lerde seyrediyor. Yani insanımızın % 60’a yakını daha Kur’ân’ı yüzünden okumasını bilmiyor. Öte yandan Kur’ân’ı yüzünden okumasını bilenler de onu ne kadar doğru dürüst okuyorlar, o da üzerinde durulması gereken bir konudur. Şu örnek bunun açık bir kanıtıdır:
Geçtiğimiz senelerde bir hocamız kafile başkanı olarak bir grubu umreye götürecektir. Türkiye’de yaptığı bir tanışma toplantısında onlara Kur’ân okumasını bilip bilmediklerini sorar. 60 kişiden 58’i bildiğini söyler. Hocamız halde mübarek yerlerde bu gruptan günde iki hatim çıkar diye düşünür ve hatim cüzlerini de yanına alır. Grup Medine’dedir ve ilk toplantıda hocamız hatim okumaları için cüzleri dağıtmaya başlar. Ancak umre adayları, cüz almak istemezler. İçlerinden yalnızca 5-6 kişi cüz alır. Ötekilere sorulduğunda onlar şöyle cevap verirler: Biz cüz okuyacak kadar Kur’ân’ı okuyamıyoruz!
Kur’ân’ı yüzünden okumasını bildiğini söyleyenlerin durumu da bu. Kur’ân yazısına yabancılaşan insanımızın Kur’ân okuma işi, hayatının birinci önceliklerinden değil. İnsanımızın önemli bir kısmı Kur’ân’ı sürekli okuma işini Ramazan aylarına yahut ihtiyarlık günlerine bırakıyorlar. Bir kısmı da hocaların okumasını yeterli görüyor. Halbuki Müslüman, her gün Kur’ân ile dolarak hayata hazırlanmalıdır.
Diyanetin yaptırdığı aynı araştırmaya göre halkımızın % 40’larda seyreden Kur’ân’ı yüzünden okuyanlarının Kur’ân okuma sıklığı da her gün okuyanlar % 21, haftada bir okuyanlar % 24.5, ayda bir okuyanlar% 16.3, yılda bir okuyanlar ise % 11.6 olarak durmaktadır. Halkımızın meâl okuma sıklığı ise günlük okuyanlar % 3.7, haftalık okuyanlar % 19,aylık okuyanlar % 17,yılda bir okuyanlar ise % 25 olarak değişmektedir. Tefsir okuma sıklığı ise çok daha aşağılardadır. % 50 oranında kişi hiç tefsir okumadığını beyan etmiştir.
Oysa mümin sürekli Kur’ân ile beslenmelidir ki imanı ve İslam’ı zinde kalsın. İman ve İslam düşmanlarına karşı koruma altında olsun. Bunun içindir ki Peygamberimize Kur’ân nübüvvetin ilk gününde inmeye başlamış ve vefatının son günlerine kadar da inmeye devam etmiştir. Yüce Rabbimiz isteseydi, o ilk vahye muhatap olduğu Hıra Mağarasından daha çıkmadan Kur’ân’ın tamamını ona indirebilir, onun gönlüne yükleyebilirdi. Ama O öyle yapmadı. Çünkü Kur’ân günlük, haftalık olarak ona inmeli, onu hayata hazırlamalıydı. Bu durum Müslümanlar için de geçerlidir. Mümin de iman ve İslam düşmanlarıyla kuşatılmış dünyada, iman ve İslam’ını koruyabilmek için Kur’ân’ı sürekli okumalıdır. Nitekim ilk Müslüman nesil sahabe de aynı yekilde kesintisiz Kur’ân ile yetişti, söylem ve eylemleri Kur’ân ile şekillendi.
İşte tam burada halkımız arasında çok yaygın olan Kur’ân’ı okumak sünnet, onu dinlemek farzdır cümlesi üzerinde de durmamız gerekmektedir. Bu cümle doğru ve fakat eksik bilinmektedir. Bir mecliste bir kişinin Kur’ân okuması sünnet, okuyan o kimsenin yanında bulunanlar için ise okunan Kur’ân’ı dinlemek farzdır. Zira Rabbimiz, Kur’ân okunduğunda, susun ve onu can kulağıyla dinleyin ki merhamet olunasınız (7 Araf 204) buyurmuştur. Buna göre, okunan Kur’ân’ı dinlemek farzdır. Ancak bu Müslüman için Kur’ân okumak sünnettir anlamına gelmez. Şöyle ki:
Her müslüman namaz kılmak zorundadır. Namazın temel rukünlerinden biri de kıraattir. Yani namazda kıyamda iken Kur’ân okumak farzdır. Dolayısıyla namaz sahih olacak kadar Kur’ân okumak her müslümana farzdır. Nitekim ayet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyurur: Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kuran okumakla emrolundum. (27 Neml 91-92) Görüldüğü gibi gibi Kur’ân okumak da yalnızca Yüce Allah’a kulluk etmek gibi bir farzdır.
O halde şimdi müminler olarak hepimiz Kur’ân-ı Kerîm karşısındaki duruşumuzu gözden geçirmeliyiz. Onu doğru dürüst okuyamayanlar en güzel şekilde okumak için seferber olmalıdırlar. Onun güzel bir şekilde okuyabilenler, onun manasını doğru bir şekilde anlayabilmek için gayret etmelidirler. Onu okuyup anlayabilenler de onun gereklerini yerine getirmek için çalışmalıdırlar. İşte ancak bu üçü birden gerçekleştiğinde Kur’ân’a imanımız kemale ermiş olacak ve her birimize yöneltilecek olan kabir sorusuna hazırlanmış olacağız.
