35 – İnsan Küçük Âlem
Yüce Rabbimiz, insan için ellerimle yarattım ve canımdan can kattım buyurarak onun yaratıklar içerisindeki yerini bildiriyor. Evet, insan, Kâinatın en donanımlı varlığıdır. Kâinatta her şey insan için yaratılmıştır, insan da Rabbi için yaratılmıştır. Yer gök ve içerisindeki tüm varlıklar, hatta melekler bile insanın emrine amade kılınmıştır. Bütün bunlara karşılık insan da Rabbine kulluk/ibadet için yaratılmıştır. Ben cin ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım. İnsana Rabbi katında değer kazandıracak olan da kulluğu/ibadeti/duasıdır. De ki: Şu sizin duanız/kulluğunuz/ibadetiniz olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!
Yeryüzü her şeyi ile yaratılmış, ardından insan yaratılmıştır. Yeryüzü insan ile tamam olmuştur. İnsan, yeryüzünün halifesidir ve yeryüzünün imarı ile görevlendirilmiştir. Rabbin meleklere «Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim» demişti. Sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur. İnsanın yeryüzünde halife olarak atanması, onun yönetiminde, onun ıslah ve imarında söz sahibi olması demektir. Bu insan için hem büyük bir şeref, hem de büyük bir sorumluluktur. Doğrusu Biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir. Elbette insan bu sorumluluğunu layıkıyla yerine getirirse dünya ve ahirette kazanacak, izzetli bir hayatın adamı olacaktır. Şayet sorumluluğunun gereklerini yerine getirmezse, o zaman dünya ve ahirette kaybedecek ve zelil olacaktır. Şimdi bir kez daha düşünelim: Yüce Yaratıcı tarafından en donanımlı şekilde yaratılan, yeryüzünde halife kılınan ve yeryüzünü imar göreviyle görevlendirilen insan, yeryüzünde fesat çıkarmaya kalkarsa, bozgunculuk yapamaya ve kan dökmeye başlarsa kendisine bahşedilen bu nimetlere nankörlük etmiş olmaz mı?
Varlıkların en şereflisi olan insan yeryüzü toprağından yaratılmıştır. Bugün bilim, insan bünyesinde, yeryüzü elementlerinin her birinden az veya çok oranda var olduğunu söyler. İnsanın topraktan yaratılması, yeryüzünün bir parçası olması demektir, bu da yeryüzü ile uyumlu olması manasına gelir. Bunun için insan tanımı yapılırken, insan küçük âlem, âlem büyük insan denilmiştir. İnan ve kâinat arasında o kadar çok benzerlik vardır ki! Hz. Ali Efendimiz de insanın konumunu şöyle özetler: Ey insan küçük görme kendini! Sen de bir âlem gizlidir. Onun için âlemin düzelmesi, insanın düzelmesine bağlıdır. İnsan düzelirse âlem düzelecek, insan bozulursa âlem bozulacaktır. Her iki sonuçtan da âlemdekiler etkilenecektir.
Her şeyden önce kâinat ve insan, sonradan yaratılmışlardır. İnsan doğar, büyür ve ölür. Bu diğer varlıklar için de geçerlidir. Toprak acıkır, susar, insan da öyle. Canlı cansız tüm varlıklar kışın kış uykusuna yatarak dinlenirler. İnsan da öyledir. Topraktan gelen insan, toprak üzerinde, toprakla haşir neşir olarak yaşamakta ve sonra yine toprağa dönecektir. Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz, sizi tekrar oradan çıkaracağız.
Yüce Yaratıcı, kâinat için bir düzen ve denge koymuştur. Kâinatta her şey bu düzene göre işler ve her şey yaratılış gayesine uygun hareket eder. Gökler ve yer, dağlar ve taşlar, kısaca her şey Yüce Allah’a boyun eğer, O’nu secde eder ve O’nu tesbih eder. Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O Halim olandır, bağışlayandır. O’nu, gök gürlemesi hamd ile, melekler de korkularından tesbih ederler. Gökler ve yerde olan kimselerin, sıra sıra uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi niyaz ve tesbihini bilir. Allah, onların yaptıklarını bilendir. Davud ile beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık.
Varlıkların O’na boyun eğmesi, O’a secde etmesi ve O’nu tesbih etmesi, her şeyden önce yaratılış gayelerine uygun hareket etmeleridir. Yine onlar kendi dilleriyle Yaratıcılarını tesbih ederler. Yüce Allah’ın korkusuyla bir kısım hareket ederler. Eşsiz ve ahenkli duruşlarıyla ibretle nazar edenlere Yüce Allah’ı hatırlatırlar ve onları tesbih ettirirler. Onlar kendi dilleriyle tesbih ederler, ancak biz onların dillerinin anlayamayız. Onların tesbih ve secdesi bunların hepsidir. Bütün bunlar karşısında insana düşen, varlıkların bu duruşunu ibretle seyredip onlardan ders almasıdır.
İnsan kâinatla uyumlu yaşadığı sürece huzurlu olacaktır. İnsan diğer varlıklarla birlikte yaratılış gayesine uygun hareket ettiği sürece, bu varlıkların tesbih/secde kervanına katılacak ve var olan düzeni korumuş olacaktır. Aksi takdirde, bu kervana katılmadığı sürece var olan ahengi bozacak, yeryüzünde fitne ve fesat çıkacak, huzursuzluk çıkacaktır. İşbasına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.İnkar edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar. İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır.
Varlıkların/eşyanın Yüce Allah’ı tesbih etmesi, müslümanın eşyaya bakışını düzenler. Bu bakış açısına göre hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Var olan her şey Yüce Yaratıcının varlığını haykırır, O’nun nimeti ve bize emanetidir. Bu bakış açısına sahip olan mümin, kendisine emanet edilen tüm her şeyi yerli yerince kullanır, değer verir, saçıp savurmaz, kırıp dökmez. Bu bakış açısına göre yukarılardan aşağılara yuvarlanan taşlar bile bir gayeye yönelik olarak hareket ederler. Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir. Artık esen rüzgârın sesi, ağaç yapraklarının sesi, hayvanların sesi sıradan sesler değildir. Onların her biri bir şeyler söylerler. Tabi ki gönül kulağıyla kulak verenlere, gönül gözüyle görebilenlere! Atom çekirdeğinin etrafında ahenkli bir şekilde durmadan dinlenmeden dönen norton ve protonlar bile hayatın gayesiz, anlamsız olmadığını terennüm ederler.
Her konuda örneğimiz olan Peygamberimiz sallalahü aleyhi vesellem, kâinatla iç içe ve uyumlu yaşama konusunda da bizlere en güzel örnekliği sunmuştur. O, yaşadığı mütevazı hayatıyla bizlere örnektir. Yer sofrasında yemek yiyen, yer evde oturan, yer mescidinde ibadet yapan bir Peygamber. Uhud dağı bizi sever, biz de onu severiz buyurarak çevre sevgisini dile getiren bir peygamber. Gökyüzündeki hilale bakıp dua ederken, Ey hilal senin Rabbin de benim Rabbim de Allah’tır diyerek adeta hilalle söyleşen bir peygamber. Onun diğer varlıklara bakışı da aynı şekildedir. Deniz kenarında/akarsu yanında abdest alırken bile israf etme buyururken su başta olmak üzere tüm nimetleri yerli yerince ve gerektiği kadar kullanılmasını tavsiye eden bir peygamber. Hayvan sevgisi, çevre sevgisiyle örnek peygamber. Elbette onun insan sevgisi, tüm bu sevgilerin çok daha ötesindedir. İnsanları tarağın dişleri gibi eşit gören ve hangi seviye ve konumda olursa olsun insan olan herkesi Âdemoğlu olarak görüp onunla ilgilenen, ona yaklaşan, yanlış yoldaysa onu kurtarmaya çalışan bir peygamber. Onun örnekliğine bugün ne kadar muhtacız! Varlıklara, eşyaya Peygamber bakışıyla bakmaya ne kadar da muhtacız!
