37 – İhsân Makamı, Sûfî Makamı
Tasavvufun temeli kabul edilen ihsân, hadiste, Yüce Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet ve kulluk etmek olarak tanımlanmıştır. Evet, biz O’nu göremesek de O bizleri görüyor. İşte bu bilinçle Yüce Allah’a ibadet ve kulluk etmenin adıdır ihsân. Bu makamda olanlar, tüm kulluk vazifelerini bu bilinçle yaparlar.
Namazı, O’nun huzurunda O’nu görüyormuş gibi kılmak… Zekatı, O’nu görüyormuş gibi vermek… Orucu, O’nu görüyormuş gibi tutmak… Haccı, O’nu ziyaret ediyormuş gibi eda etmek… Kur’ân’ı, O’nunla konuşuyormuş gibi okumak… Ticareti, seyahati O’nun denetiminde olduğunun bilincinde yapabilmek… Hayatı, O’nun huzurunda, O’nu görüyormuşcasına yaşamak…
Bu makama erebilmek için, O’nu çokça hatırlamak, anmak gerekir. O’nu hiç unutmamak gerekir. Dilinden O’nun isimlerini, gönülden O’nun zikrini düşürmemek gerekir. O’nu tanıdıkça bu makama yaklaşılır. O’nun nimetlerinin kadr ü kıymetini bildikçe, tüm olanlarda O’nun erişilmez kudretini ve sonsuz hikmetini gördükçe bu makamın adamı olunur.
O, bizi her yerde görüyor, her zaman görüyor, her şartta görüyor. Yaşadığımız zamanın, üzerinde bulunduğumuz mekanın sahibi hep O’dur. Bizim O’na ait olmayan bir yer ve zamanda, O’nun lütf u keremi olmadan yaşamamız mümkün değildir. O’nun bize emanet ettiği her zaman, O’nun emanet olarak bize sunduğu her mekanda O’nunla olmak, O’nun ölçüleri doğrultusunda hareket etmektir gerçek kullara düşen. O’nun arzında, O’nun zamanında, O’nun ölçülerine aykırı davranmak; O’nun nimetlerini O’na isyanda kullanmak iman adamına yakışmaz.
İşte ihsân makamı, her zaman ve her mekanda O’nunla olmak, O’nun huzurunda olmak demektir. Cibrîl Hadisinde iman ve İslam’ın şartlarının sayılmasından sonra ihsan kavramının işlenmesi son derece anlamlıdır. Demek ki iman ve İslam’ın kemale ermesi ihsan makamını yaşamakla mümkündür. İhsan olmazsa iman ve İslam eksik kalacaktır. Bunun için mümin ve Müslüman olanların ihsan makamına erebilmek için gayret etmeleri gerekir. Her amelde ihsan makamını yaşamak önemlidir. Bunun için de müminliği ve Müslümanlığı güzelleştirmek lazımdır. Yerinde sayan bir müminlik değildir İslam’ın istediği. Müslüman, Müslümanlık kalitesini artırmak için gayret eden kimsedir.
İhsan yalnız ibadetle ilgili meselelerde müminin yükümlü olduğu bir sorumluluk değil, bütün söz ve işlerindeki değişmez tavrıdır. Peygamberimiz, “Allah her şeyde ihsan ile davranılmasını kullarının üzerine gerekli kılmıştır. Bundan dolayı “öldürdüğünüzde güzel davranın, hayvanların kesiminde güzel davranın” buyurur.
Gerçek mümin hep iyilik ve güzelliklerin adamıdır. O, her yerde ve her şartta iyilik ve güzellikler yapar. Kur’ân, iman ağacını yeşerten müminin imanını, her yerde, her şartta meyveye duran ağaca benzetir. Allah’ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan Rabbinin izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor.
Peygamberimiz de müminin en olumsuz şartlarda bile iyilik ve güzellikler adamı olduğunu şöyle ifade buyurur: “İnsanlar bize iyi davranırsa onlara iyilik yaparız şayet kötü davranırlarsa onlara kötülük yaparız diyen şahsiyetsizlerden olmayın. Kendinizi, insan/ar iyi davranırsa onlara iyilikle mukabele etmeye, şayet kötülük yaparlarsa onlara aynıyla karşılık vermeye alıştırın.“
Hayat düsturumuzun onlarca ayetinde ihsân kavramı üzerinde durulur. Kur’ân, önce şu temel ve genel esasını belirler: İyilik-güzellikte bulunursanız kendinize iyilik-güzellik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz o da kendinizedir. Allah şüphesiz sakınanlarla ve iyilik-güzellik yapanlarla beraberdir.
Bunun ardından Kur’ân, ihsan makamında bir müminlik ve Müslümanlık ister ve ihsanı hayatın her alanına yaygınlaştırmamızı emreder:
Hayır, öyle değil; iyilik-güzellik yaparak kendini Allah’a veren kimsenin ecri Rabbi’nin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
İyilik-güzellik yaparak kendisini Allah’a teslim edip, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir?
İyilik-güzellik yaparak kendini Allah’a veren kimse, şüphesiz en sağlam kulpa sarılmış olur. İşlerin sonucu Allah’a aittir.
Allah’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik ihsanda bulunun. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez.
İhsan Makamının Hayata Yansıması: Tasavvuf
İhsan makamı başta olmak üzere dinin temel kavramlarından olan takva, zikir, zühd temelli olarak oluşan tasavvuf hareketini de bu bilgiler ışığında görmek gerekmektedir. Tasavvuf kelimesi Hz. Peygamber devrinde kullanılmayıp, sonradan ortaya çıkan bir kelimedir. Kelimenin menşei hakkında serdedilen çeşitli görüşlere göre; kirlerden arınma manasına “safa” veya “safv” kökünden, veya daima ön safta bulunan manasına “saff” kelimesinden, yahut “Ashab-ı Suffe” ile irtibatlı olan anlamına bu kökten, yahut da yün anlamına gelen “sûf” kökünden türetilmiştir. Buna göre sûfîler, kendilerini Peygamberle beraber olmaya, ilim ve irfana adayan Ashab-ı suffanın yolunda olan kimselerdir. Yine onlar, lüks ve konfordan uzak olarak yaşayan erlerdir. Onların hayatında safiyet ve intizam vardır. Kelimenin herhangi bir kökten türemediğini, lakap olarak kullanıldığını söyleyenler de olmuştur.
Kelimenin ıstılahî manası ile ilgili olarak ise şu şekilde tanımlar yapılmıştır: Tasavvuf hakikatleri almak, insanların ellerinde bulunan şeylerden yüz çevirmektir… Nefsi Allah ile birlikte, O’nun istediği yere göndermektir. Daima Hakk ile beraber olmaktır… O, güzel ahlak ve tamamıyla edebdir… Allah’ı zatı, isimleri ve sıfatlarıyla, isim ve sıfatlarının görünümleri ile bilmek, ilmin gerçeklerini ve gerçeklerin tek hakikate nasıl döneceğini bilmektir.
Birbirine yakın ve birbirini tamamlayan bu tariflerden de anlaşılacağı üzere tasavvuf, her ne kadar İslâmın ilk dönemlerinde bu isimle anılmasa bile, İslâm’ın özünde ve sahabenin hayatında mevcuttur. Hz. Peygamberin zühd, takva ve ihsan kelimelerinde ifadesini kendini bulan sireti, O’nun yolunun yolcusu ashabın yaşayışları incelendiğinde görülür ki, onların sergiledikleri bu hayat ile mezkur tanımlar aynı şeylerdir. Zira tasavvufun temeli sayılan zühd, takva ve ihsan kavramları aynı zamanda İslam’ın da temelini oluşturan kavramlardan ve esaslardandır.
Dolayısı ile böyle bir hareketi tamamıyla Yunan ve Yahudi felsefesine, Hinduizme, Budizme veya Zerdüşlüğe dayandırmak, yahut bütünüyle din dışı görmek büyük bir haksızlıktır. Bunun yanında İslâm tasavvufuna hiçbir yabancı tesirin girmediğini savunmak da yersizdir. İlk asırda olmasa bile özellikle Hicrî II. asırdan itibaren Hıristiyan ruhbanlığının, Süryanice’den çevrilen Yunan felsefesinin, Hinduizm inançlarının tesirleri az da olsa tasavvufta görülebilir. Fakat bütün bunlara bakılarak, tasavvufu gerçek veçhesinden kasıtlı veya kasıtsız olarak dışarı çıkaran bir takım çevrelerin kısmi etkileri sebebi ile, İslâm kültürünün önemli bir yerine imzasını koymuş olan ve tarih boyunca nice insanın hidayet, ıslah ve daha zahid ve mütedeyyin bir hayat yaşamasına büyük katkısı olan, birçok büyük alim başta olmak üzere nice büyüklerin içinde bulunduğu böyle bir hareketi tamamen inkar etmek ve kaldırıp atmak asla mümkün değildir.
Tasavvuf hareketinin bu isimle anılmaya başlaması ise, Hicri II. asırdadır. Sûfî ismi ile ilk adlandırılan şahıs da, Ebu Haşim el-Kûfî es-Sûfî‘dir.
Peygamberle beraber olmayı şiar edinen Ashab-ı Suffeni yolunu yol edinen, arınma yolunda, dünyayı değil ahireti önceleyen hak ve hakikat adamı irfan ehli sûfîlere selam olsun.
