46 – Dünyada Bir Garip Gibi Yaşamak!
Atamız Hz, Âdem ve Hz. Havva ağlayarak indiler bu dünyaya. Çünkü onlar asıl vatanları olan cennetten ayrılıp gelmişlerdi dünyaya. Onlar için asıl vatan cennet yitikti ve sınav dünyasına, cenneti yeniden kazanmak için gelmişlerdi.
Onların evlatları olarak bizler de ağlayarak geldik bu dünyaya. Her doğan çocuk gibi hep ağlayarak doğduk. Çünkü burası asıl yurdumuz değildi bizim. Anne babalarımız indirdiler bizi ulvî ruhlar âleminden, süflî dünya âlemine. Ama bizler de o indiğimiz yüceliklere tırmanmak için gelmiştik bu sınav dünyasına. Sınavın sonucunda aşağıların aşağısına yuvarlanmak da vardı, yüceliklere yükselmek de. Tıpkı şairin dediği gibi: Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın, gülerdi âlem. Öyle bir yaşam sür ki, mevtin (ölümün) sana hande (gülme) olsun, halka matem.
Geçici bir süre kalmak için geldiğimiz bu dünya hayatında da hicretler hiç bitmemiştir. İnsanlar bir yerden bir yere hep göçer olmuşlardır. Rızık için, ilim için… Keşifler için, sıhhat bulmak için… İnandığı gibi yaşamak için… Yeni yerler ve yeni yüzlerle tanışmak için… Tattığı güzellileri, hemcinslerine tattırmak için… Kimi zaman da zulmüne zulüm katmak için… Maceralı bir hayata yelken açmak için…
Gerçek bu iken bu dünya hayatında bir yerden bir yere hicret etmek çok da önemli değildir. Zira her nereye gitsek, her nereyi vatan tutsak, sonuçta hepimiz bu ellerden çekip gideceğiz. Çünkü bu dünya fani yurdun adıdır. Hiç kimseye kalmamış, hiç kimseye kalıcı yâr olmamış, bize de olmayacaktır bu dünya. Onun için Peygamberimiz, Dünyada bir garip gibi yaşa. Veya bir yolcu gibi ol. Kendini kabir ehlinden say, buyurmuştur. Hadisi rivayet eden Abdullah b. Ömer şöyle söylemiştir: Sabaha çıktığında akşama çıkamayacağını düşün. Akşama çıktığında da sabaha çıkamayacağını var say. Hastalanmadan önce sağlığının kıymetini bil, ölmeden önce hayatını değerlendir. Ey Allah’ın kulu, yarın adının ne olacağını bilemezsin/iyi mi kötü mü, dirimi ölü mü olacağını bilemezsin. Yine bir hadislerinde peygamberimiz şöyle buyurur: Benimle dünyanın misali, bir ağacın altında konaklayıp, sonra göçüp giden bir yolcu gibidir! Hiçbir ağacın altında konaklayan yolcu, onun altına kalıcı konaklar/evler yapar mı? Elbette yapmaz.
Kur’ân’da kendisine bin yıla yakın yahut daha fazla ömür verildiği bildirilen Hz. Nuh peygambere, kıyamete yakın zamanda insanlara 70-80 senelik ömürleri olacağı söylenince, o hayretler içerisinde bu kadar kısa süre için dünyaya gelmeye değer mi demiş ve eklemiştir: Herhalde onlar, kendileri için kalıcı yurtlar yapmazlar, öyle ya 70-80 senelik bir ömür için evler kurmaya değer mi? Onlar ağaç kovuklarında yahut mağaralarda yaşar giderler! Ama hiç de öyle olmamıştır. İnsanların ömrü kısaldıkça dünyaya tutkuları ve dünyaya yatırımları artarak devam etmiştir. Nitekim uzun ömürlülerin başında sayılan Hz. Nuh, ruhunu teslim edeceğinde dünyayı iki kapılı bir han olarak bulduğunu, birinden girip ötekinden çıkıp gittiğini söylemiştir. Onun kamıştan basit bir kulübesi vardı, kendisine şöyle sağlam bir ev yapmasını teklif edenlere, sonunda ölüm olduktan sonra değer mi, nasıl olsa öleceğiz, ölümlü bir kimse için bu kadarı çok bile diye cevap vermiştir.
Rivayete göre Yüce Rabbimiz, ölüm meleğini Hz. Musa’ya gönderdiğinde o, bir tokat atarak meleği geri göndermişti. Melek, Ya Rab sen beni ölümü istemeyen birine göndermişsin deyince, Yüce Rabbimiz meleğe şöyle buyurmuştur: Git Musa’ya söyle, elini bir öküzün sırtına koysun, elinin altındaki her kıl karşılığında ona bir sene ilave ömür vereceğimi söyle. Melek bu haberi getirince Hz. Musa, Rabbine şöyle sorar. Sonra ne olacak Ya Rab. Rabbimiz cevap verir: Sonra çare yok ölüm deyince Musa aleyhisselam, o halde şimdi al emanetini ya Rab der ve son nefesini verir.
İnsanda Vatan Sevgisi
Dünya sonlu olmasına rağmen, insana sevdirilmiştir. Zaten dünyaya bu ismin verilmesinin bir sebebi de, insanın ona çok yakın, onunla iç içe olmasıdır. Bu durum, dünyada yaşamanın bir gereğidir. Öyle olmasaydı dünya hayatı çekilmez ve yaşanmaz olurdu. Bu yüzden yeryüzünün halifesi olarak dünyaya gönderilen insan, dünyayı imar etmekle görevlendirilmiştir. Allah’a kulluk edin; O’ndan başka ilahınız yoktur; sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur. Burada önemli olan insanın nerede duracağını bilmesi, bir gün bırakıp gideceği fani dünyaya o kadar değer vermesi, dünyayı ahiretin önüne geçirmemesi ve dünyayı ahiret yurdunu kazanma aracı olarak kullanabilmesidir.
Elbette her insanın doğup büyüdüğü vatanına karşı ayrı bir sevgisi, ilgisi ve ayrı bir özlemi vardır. Peygamberimiz, elli üç yıllık baba ocağı Mekke’sini inancı uğruna terk etmek zorunda kalınca, hicret yolunda Mekke’ye dönerek gözyaşları içerisinde özlemini şöyle dile getirmiştir: “Vallahi! Ey Mekke, biliyorum ki sen, Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve Allah’a en sevgili olanısın! Eğer senin halkın beni, senden çıkarmamış olsaydı, senden çıkmazdım!” Bu sevdasına rağmen O, gerektiğinde inancı uğruna vatanını terk etmesini bilmiştir. Mekke doğumlu olan ve ömrünün büyük bir kısmı Mekke’de geçen Peygamberimiz Medine’ye yerleşmiş, orada vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.
Hicretle birlikte yerleşip yurt edindiği Medîne ile ilgili de şöyle dua etmiştir: “Allahım! Mekke‘yi bize sevdirdiğin gibi Medîne‘yi de bize sevdir! Allahım! Medîne‘yi bize rızkı bol ve ferah bir yurt kıl!..”
Hz. Aişe de yurt sevgisini şöyle dile getirir: “Hicret olmasaydı Mekke‘den dışarı çıkmazdım. Çünkü ben, gökyüzünü en iyi Mekke‘de izlerdim. Hilalin Mekke‘deki kadar güzel göründüğü başka bir yer bilmiyorum. Gönlüm, Mekke‘de huzur bulduğu kadar başka hiçbir yerde huzur bulmamıştır.”
Hangi sebeple olursa olsun memleketimizi terk etmek durumunda kaldığımızda, gurbet ellerde yaşarken dünya hayatında gurbette olduğumuzu hatırlamalı, kendimizi asıl ve kalıcı yurdumuz olan ahirete hazırlamamamız gerektiğini unutmamalıyız. Şairin dediği gibi: Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir. Mezarda geçer akçe, neyse onu biriktir.
