İnsan Kendinden İbaret Değildir

İnsan sosyal bir varlıktır. Bir arada yaşamak zorundadır ve onun hemcinsleriyle birada yaşaması kendi hayrınadır. Bu bir arada yaşama onun hemcinslerine karşı bir kısım sorumlulukları da beraberinde getirir.

İlmihallerimiz, cemaatten birinin abdest ve taharetine dikkat etmemesi, imamın namazda yanılmasına sebep olabilir, demişlerdir. Aslında bu, imam ile ona uyanlar arasında bir manyetik etkileşim alanının kurulduğunu gösterir. Yani insanların bir araya gelmeleri, yalnızca fizikî beraberliği değil, fizik ötesi bir kısım birliktelikleri de beraberinde getirir. Bunların bir kısmını sezebilir, bir kısmını ise somut olarak ifade edemeyebiliriz.

Şu meşhur hadis de bu söylediklerimize delildir. “Ruhlar toplanmış cemaatler (gibidir). Onlardan birbiriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar ayrılırlar.” Buna göre kötülüklerle kirlenmemiş temiz-iyi ruhlar, birbirlerine benzer özelliklerle birbirleriyle tanışıp kaynaşır ve yakınlaşırlar. Kötü ruhlar da öyle. İyilikler iyileri bir araya getirir, kötülükler de kötüleri bir araya getirip buluşturur. İyiler, iyilere ülfet eder yaklaşır; kötüler de kendi cinslerine ülfet edip yaklaşırlar. Onun için falana kalbim ısındı, kanım kayandı yahut ısınmadı/kaynamadı, elektrik aldım yahut almadım denir.

Kur’ân’da söz konusu edilen Yunus kıssasında gemi yolcularının, fırtınaya tutulup batma tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarında, kurtuluş için içlerinden birini denize atmaları, insanın yapıp ettiklerinin yalnızca kendisinde kalmadığını gösterir. Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide olanlarla karşılıklı kura çekmişti de yenilenlerden olmuştu, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu.Yunus Peygamber, kavmini İslam’a davet etmiş, onlardan olumlu bir cevap alamayınca, Rabbimizin emri ve izni gelmeden kavmini terk etmiş ve bir gemi yolculuğuna çıkmıştı. Denizin ortasında gemi batma tehlikesi yaşayınca gemidekiler fazlalıkları denize atmaya karar vermişler, yükler atıldıktan sonra ise, içimizde kaçak/uğursuz biri olmalı, diyerek kura ile belirledikleri Yunus peygamberi suya atarlar… Burada dikkatimizi çeken, gemidekilerin bir kaçak/uğursuz var diyerek Yunus’da karar kılmalarıdır. Onlar, içlerinde yanlış bir iş yapan kişinin kendilerine uğursuzluk getirdiklerini düşünmektedirler. Nitekim Yasîn suresinde de, elçilere kavimlerinin cevabı, biz sizin yüzünüzden uğursuzlandık, sizin yüzünüzden yağmurlarımız kesildi ve kuraklığa uğradık olmuştur.

Psikolojinin telepati diye isimlendirdiği, birbirine yakın olan ve birbirini aşırı sevenlerin, çok uzaklarda da bulunsalar, birbirlerinin başına gelenlerden haberdar olup etkilenebileceği tespiti de aynı bağlamda değerlendirilebilir. Telepati ya da uzaduyum, bireyler arasında bilinen yardımı olmaksızın gerçekleştiği ileri sürülen bilgi aktarımıdır. Hz. Yakub’un çok uzaklarda bulunan Yusuf’un varlığından haberdar olması, Kadisiye savaşı sırasında Hansa Hatunun cephede şehid olan evlatlarının şehit düşmeleri esnasında sarsılması bunun en meşhur örnekleridir. Şöyle ki:

Hz. Yakub’un Aldığı Yusuf Kokusu

Yusuf kıssası anlatılırken kardeşlerin Mısır’dan Yusuf’un gömleğiyle ayrıldıkları anda, çok uzaklarda olan Hz.Yakub’un Yusuf’un sağ olduğunu ve ondan haberler olduğunu hissetmesi şöyle ifade edilir:

Yusuf kardeşlerine şöyle dedi: Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun, görecek duruma gelir. Ve bütün ailenizi bana getirin. Kafile Mısır’dan ayrılınca babaları (yanındakilere): ‘Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum’ dedi. Onlar da: Vallahi sen hâlâ eski şaşkınlığın üstündesin‘ dediler.

Elbette Hz. Yakub’un çok uzaklardan oğlu Yusuf’un yaşadığını anlayıp kokusunu aldığını söylemesi mucizevî bir bilgidir. Ancak bunun bu şekilde Kur’ân’da bize anlatılması, mucizevî bir kısım olayların, bizler için bilimsel bir kısım buluşlar için ipucu olabileceğine işaret eder. Evet, Hz. Yakub, çok sevdiği oğlu Yusuf’un yaşadığını, çok uzaklardan hissetmişti. Onun bu hissedişi, yıllar sonra Yusuf’tan Yakub’a bir gömleğin gönderilmesi üzerine olmuştu.

Kadisiye Savaşının Metanetli Annesi

Arabın en meşhur kadın şairi Hansa Hatun, cahiliye döneminde savaşta kardeşlerini kaybetmiş, özellikle kardeşi Sahr’ın ölümüne dayanamamış intiharlara teşebbüs etmiş bir kadındı. ansa Hatun, İslam ile şereflendikten sonra da şiirler yazmaya devam etmiş, Peygamberimizin bu konudaki medihlerine mazhar olmuş bir hanım sahabîdir.

Hz. Ömer döneminde İran’ın sonunu getiren Kadisiye savaşına (16/637) dört oğlu ile beraber katılmış ve onları şehadete cesaretlendirmişti. Hansa Hatun, muhârebe meydanına giderek çocuklarını şu tarihî sözleriyle coşturmuştur:

“Benim kahraman evlatlarım! Yemin ederim ki, siz aynı ananın ve aynı babanın çocuklarısınız. Ben kocama ihânet etmiş bir kadın olmadığım gibi, babanız da mazîsi lekeli bir insan değildir. Hem de ben, zorla değil de kendi isteğimle İslâmiyet’i kabul ettim. Ve yine kendi arzumla hicret ettim. Sizler işte böyle tertemiz bir mazîye sahipsiniz. Sizden; gireceğiniz savaşta bu asaletinize uygun bir cesaret ve celâdet bekliyorum… Din düşmanlarına ilk hücum eden sizler olmalısınız. Sizlerin arkada değil, daima en ön safta çarpıştığınızı görmeliyim. Çünkü bu harp, eski savaşlarımız gibi âdî menfaatler uğruna yapılan çapulculuk ve yağmacılık hareketi değildir. Elleriyle yaptıkları putlara tapan, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşete devam eden putperestlere, doğruyu ve hakkı gösterme hareketidir… Ya İslâm’ın zafer bayrağını Kadisiye’de dalgalandıracaksınız; yahut da dîn uğruna cihâd ederek şehîd olduğunuzu duyacağım! Zafer, Müslümanların!”

Nitekim öyle de olmuştur. Hansa Hatun, hasta yatağında yatarken dört oğlunun da şehâdet haberi getirilince; –Yani ben, şehid anası mı oldum şimdi, diye sorar.

–Evet, hem de dört şehid anası, diyorlar. Tekrar sorar:

–Zafer kimlerde?

–Zafer, Müslümanlarda. Şimdi Kadisiye’de İslâm’ın bayrağı dalgalanıyor!..

-İslâm’ın bir zaferi için dört oğlum da fedâ olsun, diyen Hansa Hatun, ellerini açarak şöyle yalvarıyor:

“Ya Rabbi! Bana emanet ettiğin dört kahramanı yine senin dinin uğrunda feda etmiş bulunuyorum. Artık beni şehid anaları defterine kaydeyle! Benim için şehîd anası olmak kâfi ikramdır… Onların şehadetiyle beni şereflendiren Allah’a hamdolsun. Yüce Rabbim, beni de onlarla beraber rahmetinin gölgesinde bir araya getir.

Cahiliye döneminde kaybettiği kardeşinin acısıyla intihar etmeye teşebbüs etmiş bir kadının İslam ile tanıştıktan sonra dört oğlunun birden tek savaşta ve peş peşe şehit oluşunu metanetle karşılaması oldukça dikkat çekicidir. Zira İslam, yaşananları ibadete dönüştürmekle insanları farklı kılmaktadır. Yeter ki yaşananlar Allah için ve O’nun yolunda olsun. Hansa Hatun, cephe gerisinde çocuklarının şehadet anlarını hissetmiş, şehadet haberleri gelince de metanetle Allah’a şükretmişti.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:

Sosyal bir varlık olarak bir arada yaşarken, birlikte yaşadıklarımıza karşı sorumluluklarımız vardır. Hiçbir zaman kendimizden ibaret değiliz. Yaptığımız iyilikler, hem kendimize yarar sağlar, hem çevremizdekilere. Yapıp ettiğimiz kötülükler de hem kendimize zarar verir, hem de çevremizdekilere zarar verir. Yine yapıp ettiklerimiz, olumlu yahut olumsuz olarak yakın çevremizdekileri de etkiler. Bu sorumluluğumuzun bilincinde hem kendi hayrımıza, hem de herkesin hayrına hep iyiliklerin adamı olmalıyız. Unutmayalım ki bizler kendimizden ibaret değildir. Kendi kurtuluşumuz ve mutluluğumuz başkalarının da kurtuluş ve mutluluk sebebi olabilir. Kendi kaybedişimiz ve mutsuzluğumuz da öyle!

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir