Tevbe Atamızdan Bize Miras
İnsan beşer, bazen şaşar, yanılabilir, yanlış yapabilir. Hata ve günah, nisyan ile malûl olan insan içindir. Önemli olan hata ve yanlıştan dönmesini bilmektir. İşte tevbe ve istiğfar, bu erdemin adıdır. Tevbe, ilk insandan bize kalan en önemli mirastır. Evet İblis, bir günah işledi, ancak o hatasında ısrar etti, tevbe etmedi ve lanetlenip kovulanlardan oldu. Âdem de bir yanlış yaptı, ama O hatasını kabul edip hemen tevbeye sığındı, Yüce Allah da onu affetti ve seçkinlerden kıldı, Hz. Âdem peygamber oldu. Tevbe, ondan Âdemoğullarına miras kaldı.
And olsun ki daha önce Âdem’e ahd vermiştik, fakat unuttu; onu bu konuda azimli bulmadık. (Tâhâ 20/115) Âdem, Rabbine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı. Rabbi yine de onu seçip tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi. (Tâhâ 20/121-122)
Bunun üzerine Âdem rabbinden bazı kelimeler aldı (bunlarla tevbe etti); rabbi de onun tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tevbeleri kabul eden ve rahmeti sınırsız olandır. (Bakara 2/37)
Hz. Âdem’in Rabbinden alıp öğrendiği ve eşiyle beraber tevbe ederken yaptıkları dua şöyleydi: Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz. (A’râf 7/23) Onlardan evlatlarına yadigâr kalan bu duada suçun itirafı, Yüce Allah’ın affına güvenerek yapılan mağfiret dileği yer almaktadır. Günah işleyen her kul, günahını itiraf etmeli ve bağışlanacağını umarak Rabbine iltica etmelidir. Dünya ve ahirette kaybedenlerden olmamak için yapılması gereken budur.
Evet, insan yanlış yapabilir, unutup günaha sapabilir. Önemli olan hatayı fark edip ondan vazgeçmek ve tevbeye sığınmaktır. İnsan yanlışını fark eder tevbeye sığınırsa, karşısında tevbeleri çokça kabul eden Rabbini bulacak, O’nun affına mazhar olacaktır.
İstiğfar, bağışlanma dileğinde bulunmak; tevbe ise, yanlış bir işten vazgeçip, onu bir daha yapmamak üzere yanlıştan kesin dönüş yapmak, demektir. İki kavram arasındaki en belirgin fark tevbenin geleceğe, istiğfârın ise geçmişe yönelik olmasıdır. Yine bir kimse başkası için tevbe edemez, ama başkası için Allah’tan af dileyebilir. Tevbe ile istiğfar arasındaki fark, istiğfar, dua ve ibadetle bağışlanma dileğidir; tevbe ise günahı bir daha işlememek üzere terk edip pişmanlık duymaktır. (Ebî Hilal el-Askerî, Furuku’l-Lüğaviyye) Buna göre tevbe herhangi bir günahtan sonra yapılır, istiğfar ise günah olsun olmasın her zaman yapılır, hatta sâlih amellerin ardından da istiğfarda bulunulur. Nitekim Peygamberimiz, namazdan sonra üç kere istiğfarda bulunmuş ve bizlere de bunu tavsiye etmiştir. (Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Dârimî, Ahmed) Bu, Sana yaraşır ibadet edemedim, eksik ve kusurlarımı bağışla Ya Rab, demektir. Aslında bu, yalnızca namaz ibadetinden sonra değil, diğer tüm ibadetlerden sonra da yapılması gereken bir husustur. Çünkü kul, ne kadar gayret ederse etsin Yüce Allah’a layığıyla ibadet ve kulluk edemez. Onun için Peygamberimize son inen surede, yirmi üç yıllak nübüvvet süresini kuşatacak bir istiğfâr istenerek şöyle buyrulmuştur: Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah’ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O’ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir. (Nasr 110/1-3)
HASARI ONARMANIN ADIDIR TEVBE
Allah ile insan arasında iletişim sağlıklı bir şekilde devam ettiği sürece, insan doğru yoldadır, hak ve hayır üzeredir. Ne zaman ki bu iletişim kopmuştur, işte o zaman doğru yoldan sapmalar baş gösterecektir. Değişik görüntülerde ortaya çıkan bu sapmaların genel adı günahtır. Unutması ile meşhur olan insan, şeytan ve tutkularının yönlendirmesiyle kimi zaman Yüce Yaratanı unutur, O’nun kendisini görüp gözettiğini unutur; kimi zaman işlediği günah yüzünden dünya ve Ahirette kaybedeceği güzellikleri unutur; kimi zaman onlar sebebiyle dünya ve Ahirette duçar olacağı rezillik, ceza ve azapları unutur, sonuçta günaha düşüverir. Zira işlenen her günah, insanî değerlerden bir şeyleri alır götürür.
Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden/cehaletle kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.( Nisâ 4/17, Enâm 6/54, Nahl 16/119.)
Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler. (Âl-i İmrân 3/135)
Günaha düşen insan için, her şey bitmiş değildir. O, yaşadığı sürece yeniden Yaratıcısını hatırlayıp O’na dönebilir, O’nunla iletişim kurabilir. Bu dönüşün ve iletişimi yenilemenin adı tevbedir.
Tevbe, kopan kulluk bağının yeniden bağlanması, kul ile Rab iletişiminin yeniden kurulmasıdır. Tevbe, en güzel şekilde Yüce Yaratıcıdan özür dileyip günahı terk etmenin adıdır. Günah, Yüce Allah ile bağlantının kopması, Allah’tan başka şeylere dönülmesi ise; tevbe yeniden Allah’a dönmenin ve bir daha O’ndan ayrılmamama kararlılığı ile O’nun olmanın adıdır. Tevbe, elbisedeki yırtığın dikilmesi gibi hasar gören kulluğun onarılmasıdır. Günah karanlığa düşmekse, tevbe aydınlığa çıkmaktır. Gerçek tevbe, Allah’a dönüşte karar kılmaktır. Zira kulun her zaman başvuracağı asıl kapı, O’nun rahmet kapısıdır. Başka kapılar, her zaman ona kapanabilir, ancak O’nun kapısı her zaman herkese açıktır.
Dinî literatürde tevbe, çirkinliğinden dolayı günahı terk etmek, yapılanlardan dolayı pişmanlık duymak, bir daha günaha dönmeme konusunda kararlı olmak, günah sebebiyle kaçırılan güzel amelleri mümkün mertebe kaza etmektir. (İsfehanî, el-Müfredât, s, 83) Tevbe kalben Rabbe dönmek ve Rabbin haklarına riayet etmektir. Zira işlenen her günahla önce Rabbin hakkı çiğnenmiştir, sonra da varlıkların hakları çiğnenmiştir. Sözgelimi hırsızlık yapan bir kimse, önce hırsızlığı yasaklayan Yüce Rabbin yasağını çiğnemiştir, sonra da kulun hakkını gasp etmiştir. O yüzden her kul hakkını çiğnemek, aynı zamanda bunu yasaklayan Yüce Allah’ın hakkını çiğnemektir. Onun için kul hakkı çiğneyen kimse, kula borcunu ödeyip helalleştikten sonra Rabbinden de af dilemelidir. Bu bütün günahlar için böyledir.
NASÛH TEVBE
Ey inananlar! Nasûh tevbe ile Allah’a dönün ki, Rabbiniz kötülüklerinizi örtsün, sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koysun. (Tahrîm 66/8) Nasûh tevbe, günaha kalben pişman olmak, dil ile istiğfar etmek, bedenen günahı söküp atmak ve bir daha günaha dönmeme kararlılığı içerisinde olmaktır. (Curcânî, et-Ta’rifât) Nasûh tevbe hem kişinin kendisine hem de çevresine nasihat eden/örnek olan samimi dönüştür. Kul işlediği günahtan öyle döner ki bu hem kendisine ders-ibret olur, hem de çevresine. Tevbe, müminin ayrılmaz parçasıdır. Bu konuda Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: Ey inananlar! Kurtuluşa ermek için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün. (Nûr 24/31)
Peygamberimiz “Allah, can boğaza gelmeden, kulun yaptığı tevbeyi kabul eder” (Tirmizî, Deavât 98) buyurarak günahkârlar için tevbe kapısının açık olduğunu müjdeler. Önemli olan bu dönüşün içtenlikle ve kararlılıkla yapılmasıdır. Cenab-ı Hak da tevbe kapısının her zaman açık olduğunu bildirerek kullarını tevbeye çağırır:
Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (Zümer 39/53)
Şunu da belirtelim ki asıl olan hiç günaha düşmemektir. Çünkü günahlarla kirlenen amel defterlerimizi, tevbe silgisiyle ne kadar temizlersek temizleyelim, günah izleri kalacaktır. Bir hadislerinde Peygamberimiz, işlenen her günahın insanın zihninden bir parçayı alıp götürdüğünü ve o gidenin tekrar geri gelmeyeceğini haber verir.
Tarih boyunca insanlık, insan ve cin şeytanlarının aklına gelebilecek hemen her günahı denemiştir. İşlenen hiçbir günahın, hiçbir kimseye zerre kadar faydası olmadığı gibi, hep zararı olmuştur. Bu nedenle hiçbir günah bir kez olsun denenmeye ve işlenmeye değmez. Günahların merak edilecek bir yanı da yoktur. Evet, günahlar bir kez daha denenmeye değmez, hayır ve güzellikler ise sonraya bırakmaya gelmez.
TEVBELERE MUHTAÇ TEVBELER!
Tevbe, yalnızca dilin tevbe ya Rabbi, estağfirullah deyip durması değildir. Zira tevbede dil çabukluğu yalancıların tevbesidir. Asıl tevbe, gönlün Rabbe dönüşüne dilin tercüman olmasıdır. Bugün dil çabukluğu ile tevbe yaptığını sanan pek çok kişi, tevbelere muhtaç tevbeler yapmaktadır. Şartlarına riayet edilmeden yapılan her tevbe, yeni bir tevbeye muhtaç demektir. Yüce Allah’ın mümin kullarından istediği nasûh tevbe de, yeni bir tevbeye muhtaç olmayan samimi tevbedir. (Mâverdî, Nüket)
Hz. Ali’ye gerçek tevbenin ne olduğu sorulunca, o şu altı şartı bir araya getiren tevbe olduğunu söylemiştir: Geçmişte işlenmiş olan günahlardan pişman olmak. Yerine getirilmemiş farzları iade (kaza) etmek. Başkalarına haksızlığı terk etmek. Haksızlık yaptığı kimselerle helalleşmek. Bir daha günahlara dönmeme hususunda kararlı olmak. Günah ve isyanda şımaran nefsi Allah’a itaatte yetiştirmek. (Beyzavî, Envâru’t-Tenzîl) İbn Abbâs da gerçek tevbenin kalp ile pişmanlık, dil ile istiğfâr ve organlarla günahlardan vazgeçmek olduğunu söylemiştir. (Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl)
O halde tevbe edelim zembimize, bilerek yahut bilmeyerek işlediklerimize. Samimi tevbe ile yürekten tevbe estağfirullah! Allah’ım affet bizi. Zira Senden başka günahları bağışlayan yok!
