Kanaat Gönül Zenginliğidir
Dünya insan için, insan da Rabbi için yaratılmıştır. İnsan, dünyaya tutkuludur, onu arzular ve onu elde etmek için çaba sarf eder. Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır. (Âlu Imrân 3/14)
Peygamberimiz de insanın dünyalıklara karşı olan bu doyumsuzluğunu şöyle ifade etmiştir: Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncü bir vadi daha olmasını arzu eder. Âdemoğlunun karnını ancak toprak doyurur. Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder. (Müslim, Zekât 116) Yine O, gerçek zenginliği tanımlarken şöyle buyurur: Zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur. (Buhârî, Rikâk 15; Müslim, Zekât 120)
Ahiret yurdunu kazanabilmesi için insanın bu dünyadaki sınavını başarıyla sonuçlandırması gerekir. Bu sınava girebilmek ise dünyaya gelmek ve dünyada yaşamakla mümkündür. Bu meyanda insan, dünyayı isteyecek ve dünyadan nasiplenecektir. Zaten din, insanın dünyadan bütünüyle el etek çekmesini istemez. Tam tersine meşru yollardan ondan nasiplenmesini ister: Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah’ın sana verdiği şeylerde, ahiret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez. (Kasas 28/76-77) Gerçek müminler, Rabbimiz! Bize dünyada iyilik güzellikleri, ahirette de iyilik güzellikleri ver, bizi ateşin azabından koru (Bakara 2/201) diye dua ederler.
Din, insanın dünya arzu ve tutkusunu yönetir. Dünyalıkları helal yollardan elde etmesi için ölçüler, sınırlar belirler. Dünyaya saplanıp kalmaması, dünyevileşmenin ağına düşmemesi için onu uyarır. Bunun için dünyanın sonlu olduğunu, asıl yurdun kalıcı ahiret yurdu olduğunu söyler: Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. (Hadîd 57/20) İnsana düşen dinin bu uyarılarına kulak vermesi, tarihte dünyaya saplanıp kalanlardan ibret alması ve onların düştüğü benzer hatalara düşmemesidir.
İnsanın dünya saplantısını anlatan ayetlerinde Yüce Rabbimiz, araç olan dünyayı amaç haline getirenleri açık bir şekilde uyarır:
Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın. (Lokmân 31/33, Fâtır 35/5) Demek ki dünyalıkların insanı aldatabilme özelliği/cazibesi vardır. Rabbimiz, buna karşı kullarını uyarmaktadır.
Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline! Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır. Hayır; o, and olsun ki, ateşe atılacaktır. (Hümeze 104/1-4)
Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? (Şuarâ 26/129)
Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. (A’râf 2/176)
Hz. Musa peygamber döneminde yaşamış olan ve anahtarlarını bir topluluğun güçlükle taşıdığı hazineler kendisine verilen Kârun (Kasas 28/76), Allah’ın kendisine hükümranlık verdiği Nemrut (Bakara 2/258), dünya hayatında kendisine bol miktarda mal mülk verilen (Yunus 10/88), sarsılmaz bir saltanat sahibi olan Firavun (Fecr 89/10) ve benzeri pek çok kişi helak olup gitmiştir. Sahip oldukları dünyalıkları da onları bu acı sonlardan kurtaramamıştır. Oysa onlar dünyalıkları arttıkça şımarmışlar, sahip olduklarının sonsuza kadar kendilerinin olacağını sanmışlar, gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı kendilerini koruyacağını zannetmişlerdir. Ancak sonuçta umdukları olmamış, bekledikleri gerçekleşmemiştir. Kendisine verilen dünyalığa güvenerek kibre kapılarak kendisine yazık ederek bahçesine giren kişi: «Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum» dedi. (Kehf 18/35-36) Nitekim ürünleri yok edildi; bağın altüst olmuş çardakları karşısında, sarf ettiği emeğe içi yanarak ellerini ovuşturup «Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım» diyordu. Ona, Allah’tan başka yardım edebilecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı. (Kehf 18/42-43) Onların bir çoğu sahip oldukları dünyalıklardan layıkıyla istifade edememişler, onların hayrını da görememişlerdir. Bugün toprağın altında yatan nice definleler hazineler vardır. Müzelerde sergilenen nice servetler vardır. Onların sahipleri bu dünyalıkları elde etmek için ne sıkıntılar çektiler, ne haksızlıklara imza attılar kim bilir! Şimdi onlar mezarlarında, dünyada hayrını göremedikleri o dünyalıkların hesabını vereceği günü beklemektedirler.
Peki, önünde bunca örnekler durup dururken insan niçin doyumsuzdur? Şimdi de bu soruya cevap arayalım:
Hayatı dünya hayatından ibaret görenler doyumsuzdur. Doyumsuzluk ahiret inancı olmayan yahut ahiret inancı zayıf olanlar da kendisini gösterir. Halbûki hayat, dünya ve ahiret bir bütündür. Dünya hayatı süreli ve sonludur. Asıl olan ve kalıcı olan ahiret yurdudur. Bu gerçeği bilen bir insan bu dünyada elde ettiklerine kanaat eder, elde edemedikleri için de hayıflanmaz. Emeğinin karşılığını tam anlamıyla ve fazlasıyla ahiret hayatında alacağını düşünür. Ama sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha iyi ve daha bakidir. (A’lâ 87/16)
İnsanlar arasında dünyalıkları paylaştıran, yarattığı her şeyi rızıklandıran ve bir adı da Razzâk olan Yüce Allah’tır. O, dilediğine dilediği kadar verir. Dilediğine, dilediği zaman bol bol, dilediğine de ölçülü verir. Ancak O’nun her yaptığında sayısız hikmet olduğu gibi bu dünyalık paylaşımında da hikmetler vardır. İnsana düşen bu hayır ve hikmetleri görmeye çalışmasıdır. İnsan bilemez ki kendisi için takdir edilen az, arzu ettiği çoktan daha hayırlıdır. Her biri bir sınav sorusu/fitne olan dünyalıklar kimi zaman sınavı kaybetmeye sebep olabilir. İnsanın şükrünü eda edebileceği, hayırda kullanacağı az; şükrünü eda edemeyeceği ve şerde tüketeceği çoktan çok daha hayırlıdır. Kanaatsizlik, O’nun kulları arasında uygun gördüğü paylaşıma/takdire rıza göstermemektir.
Münafıkların ganimet paylaşımındaki itirazları üzerine inen bir ayette şöyle buyrulur: Eğer onlar, Allah ve peygamberinin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve «Allah bize yeter, O ve peygamberi bol nimetinden bize verecektir; doğrusu biz Allah’a gönül bağlayanlardanız» deselerdi daha hayırlı olurdu. (Tevbe 9/59) Ayete göre gerçek mümine düşen Yüce Allah’ın taksimine razı olmak ve bunu diliyle ifade etmektir. Yanısıra Yüce Allah’ın dünya ve ahirette bahşedeceği nimetleri ümit etmek, ama daha da önemlisi gönülden Yüce Allah’a bağlanmak, kendisine verilenleri O’nun yolunda kullanmaktır. Onun için dünya ve ahiret hayatı için en hayırlı, en kazanımlı olan budur.
Kıskançlık da kanaatsizliğin bir başka sebebidir. Ateşin odunu yiyip tükettiği gibi iyilikleri yok eden haset, açgözlülüğün, ihtirasın bir sonucudur. Oysa kanaat sahibi mümine düşen, kardeşindeki mala göz dikme yerine, kardeşine o rızkı veren Yüce Rabden kendisine de verilmesini istemesi, bunun için çaba ve gayret sarf etmesidir. Pek çok Kur’ân ayeti, dünya ve dünyalıklara imrenmeme konusunda bizleri uyarır: Kâfirler içinde bazı kimselere verdiğimiz kat kat servete gözünü dikme. (Hıcr 15/88) Kendilerini sınamak için, dünya hayatının süsü olarak bol bol geçimlik verdiğimiz kimselere sakın göz dikme, Rabbinin rızkı daha iyi ve daha devamlıdır. (Tâhâ 131)
İman adamı, dünyalık konusunda kendisinden aşağıda olanlarla, dinî konularda ise kendisinden yüksekte olanlara bakandır. O halde insan tercihini yapmalıdır: Mal çokluğu mu, gönül tokluğu mu? Kanaat hazinesinin içerisinde huzurla yaşamak mı, ihtiras ve doyumsuzluğun ağlarında kıvranmak mı?Yüce Yaratıcının kendisi için uygun gördüğüne rıza gösterip rıza makamına ermek mi, sızlanma ile nifak bataklığında bocalamak mı?
