Çalışmalarımızı İbadet Bilinciyle Bereketlendirmek
Müslümanın İş Ahlakı
İslam, tüm davranışlarımızı değerlendirmiş ve onlardan kimini meşru / helal görmüş; kimini de yasak /haram görmüştür. Nitekim davranışlarımızın bu değerlendirilmesi, ‘Efal-i Mükellefîn’ (Sorumlu insanın fiilleri) olarak adlandırılmış ve sekiz grupta incelenmiştir. Bunlar farz, vacip, sünnet, müstehab, mubah, haram, mekruh ve müfsit. Bunlardan ilk beşi helal ve meşru, yapılmaya değer olan şeyler; son üçü ise yapılmaması gerekenlerdir. İnsanın konuştuğu ve söylediği, hatta düşündüğü, ölümünden sonra geride bıraktığı tüm her şey bu sekiz maddeden birisine dahildir. İnanan insan davranışlarını buna göre ayarlamalı ve onların sâlih, güzel, iyi olanını yapmalıdır.
Sâlih amel, Allah’ın haklarıyla, insanların hakları gözetilerek yapılan bilinçli davranışlardır. Yani içerisinde isyan olmayan, haram karışmayan, kötü ve zarar niteliği taşımayan her hareket sâlih ameldir ve ibadettir. Öyle ki, kişinin ailesinin geçimini temin etmesi için koşuşturması da ibadettir, helalinden kazanıp getirdiklerini çoluk çocuğuna ikram etmesi de ibadettir, Yaratanına karşı yükümlülüklerini yerine getirmesi de ibadettir.
Boş duranları kınayan İslam’ın Kitabı Kur’ân, koşturanlar adını verdiği bir suresinin ilk ayetinde koşturanlara yemin ederek çalışıp çabalamaya teşvik etmiştir. Çalışıp çabalamaya teşvik eden pek çok ayetten bir kaçı şöyledir:
İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.” “Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan O’dur. O, güçlüdür, bağışlayandır.”Ayetler insanın ve yeryüzünün yaratılış gayesinin sâlih amel işleyecek olanları belirlemek olduğunu bildirmektedir.
“Ey dağlar ve kuşlar! Davud tesbih ettikçe siz de onu tekrarlayın, diyerek and olsun ki, ona katımızdan lütufta bulunduk; geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut, diye ona demiri yumuşak kıldık. Ey insanlar! Yararlı iş işleyin; doğrusu Ben yaptıklarınızı görenim.” Ayetlerden anladığımıza göre inanan kişi işini sağlam yapmalı, evrende kendisine sunulan nimet ve imkanlardan en iyi bir biçimde yararlanmasını bilmeli, her konuda olduğu gibi bu konuda da peygamberleri öncelikle kendisine örnek almalıdır.
Müslüman nerede ve hangi konumda olursa olsun Yüce Allah’ın gözetim ve denetimi altında alında olduğunun bilincindedir. Bu bilinçle o, çalışmalarında öncelikle ahiret hayatını kazanmayı gözetir. Dünyaya dünya kadar, ahirete ise ahiret kadar değer verir. Madem ki dünya sonlu ve yok olucu; ahiret ise kalıcı ve sonsuzdur. Ahireti hedefleyen kimse dünyayı da elde eder, ama gayesi yalnızca dünya olan kimsenin ahirette alacağı hiçbir şey yoktur. Onun için pek çok ayetinde Kur’ân bizi dünyevileşme tehlikesine karşı uyarır. Bu konuda Hayat Düsturumuzun yönlendirmesi şöyledir: “Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah’ın sana verdiği şeylerde, ahiret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez.” “İşte büyük kurtuluş şüphesiz budur. Çalışanlar bunun için çalışsın.”
Kendisine dünyalıklar karşılığında bir sed yapmasını isteyenlere doğunun ve batının sahibi konumunda güçlü bir hükümdar olan Zülkarneyn şöyle cevap vermiştir: Rabbimin bana verdikleri sizin teklifinizden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin» dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: «Körükleyin» dedi. Demirler akkor haline gelince; «Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim» dedi.
İlk inen ayetlerden biri olan Kalem suresi dördüncü ayetinde Yüce Allah Hz. Peygamberin yüce ahlakını şöyle övmüştür: Şüphesiz ki sen muhteşem bir ahlak üzeresin. Peygamberimiz bu övgüyü henüz peygamberden olmadan önce sergilediği dürüstlüğü, namuslu oluşu, yardımseverliği, çalışkanlığı, çevresindekilere karşı iyilikleri, kirli toplumda tertemiz kalışı sayesinde hak etmiştir.
İşte bu ruhla hareket eden Müslüman hayırlı bir işte yorulur, bir başka hayırlı işe doğrulur. Bütün işlerinde Yüce Rabbi ile irtibatını kesmez. Çünkü o, yapıp ettiklerinden hesaba çekileceğinin bilincindedir. “Bir işten boşalınca hemen başka bir işe giriş. Yalnızca Rabbine yönel, O’nunla asla irtibatı kesme.”
İnsanlığı doğrularla tanıştırma görevi ile insanlar arasından seçilen, rehber insanlar peygamberler davetlerinin karşılığı olarak insanlardan herhangi bir ücret / karşılık ne istemişler ve ne de beklemişlerdir. Onlar hep şu mesajı tekrarlamışlardır: “Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir.” Onlar kendi geçimlerini kendi el emekleri, göz nuru ve alın teriyle kazanmışlardır. Sözgelimi kaynaklarımız Hz. Adem’in ziraatçı, değirmenci ve ekmekçi; Hz. Nuh’un gemici marangoz; Hz. Zekeriya’nın marangoz; Hz. Süleyman’ın zenbil-küfeci; Hz. Davud’un demirci; Hz. İbrahim’in elbiseci olduğunu söylerler. Son Peygamberin çobanlık yaptığını ve ticaretle meşgul olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu seçkin insanların bu farklı mesleklerde çalışmış olmaları, hem onların kendi hayatlarını kendi el emekleriyle kazandıklarını, hem de insanlığın yararına olan her mesleğin değerli ve onurlu olduğuna işaret eder. Onlar bizzat kendileri, çalışmaya hayatında işlerini düzgün yaparak, insanlığa faydalı olarak, doğru ve dürüstlükle işlerini en iyi şekilde yaparak insanlığa en güzel örnekliği sunmuşlardır.
Tarih boyunca müslümanlar bu anlayışla durup dinlenmeden çalıştılar ve yeryüzünün en güçlü, en uzun ömürlü medeniyetlerini kurdular. Ne zaman bu anlayıştan uzaklaştılar, bu sefer de yeryüzünün en zelil toplumları oldular. İşte halkanın son örneği Osmanlı. Bir küçük beylikten cihan imparatorluğuna uzanan yolda koskoca bir medeniyet. Ama onlar devlet adamıyla, halkıyla hep çalışarak bu payeleri kazandılar. Bir kaç örnek verecek olursak, Osmanlı padişahlarından I. Mehmet yay kirişi yapardı, II. Mehmet iyi bir bahçıvandı, Yavuz ve Kanunî kuyumcu, III. Murat okçu idi. III. Ahmet ve II. Mahmut hattat idiler. I. Mahmut abanoz ağacından ve fildişinden kürdan yapardı. III. Osman marangoz, III. Selim tezyinatçı ve desenci idi. II. Abdülhamid de ince işlemecilik yapan bir marangozdu. Yaptığı eşyaları sattırıp ufak tefek ihtiyaçlarını giderdiği için kendisini yadırgayanlara I. Mahmut şöyle cevap veriyordu: “İnsanın alın teri dökerek kazandığının zevki başkadır. İçinde alın teri, göz nuru bulunan kazanç en helal kazançtır. Onun tadı, beti bereketi bir başkadır.”
İbadet Bilinciyle Çalışmak
İslam’da, itikad-ahlak-ibadet-muamelat iç içedir. Dünya-ahiret, madde-mana iç içedir. Çalışma ibadettir. Ama İslamî ölçüler çerçevesinde olursa ibadet olur. Onun için Müslüman adetlerini ibadete dönüştürmesini bilendir. Bu sebeple o, helal rızık peşinde koşmayı ibadet olarak görür. Nitekim Peygamberimiz, şöyle buyurmuştur:
“Bir Müslüman, Allah’ın rızasını umarak ailesinin geçimini sağlarsa, yaptığı harcamalar onun için birer sadaka olur.”“Bir kimsenin kendisi ve ailesi için yaptığı harcamalar da bir sadakadır ve harcamaya öncelikle kendi ailesinden başlaması, akrabasını ve yakınlarını gözetmesi gerekir.” “Kişinin, ailesi için yaptığı harcama sadakadır.” Sizden herhangi birinizin sırtına bir bağ odun yüklenip satması, herhangi bir kişiden dilenmesinden hayırlıdır. O istediği kimse ya verir yahut vermez.” “Kendini doyurmak için harcadığın, senin için sadakadır. Çocuğuna yedirdiğin şey, senin için sadakadır. Eşine yedirdiğin şey, senin için sadakadır. Hizmetinde bulunana yedirdiğin şey, senin için sadakadır.” Geçimini sağlaması gerekeni ihmal etmek, insana günah olarak yeter!”
Hal böyle olunca iman adamı, rızık elde etmek için yaptığı çalışmaları ibadet formatında gerçekleştirir. Sözgelimi çalışırken temel dinî vecibelerini ihmal etmez, aksatmaz. Nasıl olsa çalışma da ibadettir diyerek, temel dinî vazifelerini terk etmez, çalışacağı işi/mesleği, çalışma saatlerini kulluk görevlerini aksatmayacak şekilde seçer ve belirler. Her konu helal-haram ölçülerine dikkat eder. Başkasının hakkına girmekten şiddetle sakınır. Yaptığı işin hakkını verir, en iyisini, en sağlamını, en kalitelisini yapmaya karar verir. Vefa, dürüstlük, güvenilirlik gibi erdemlerden asla taviz vermez. Çünkü ufuk Peygamberi böyle istemiştir: “Doğrusu Yüce Allah, sizden birinizin yaptığı işi iyi yapmasını ister.” “Allah elinden iş gelen sanatkâr mümin kulu sever.”
Toplumda Kıyametlerin Kopmaması İçin İşi Ehline Vermek
Ayın zamanda adaletli ve liyakatli bir yönetici olan Peygamberimiz, görevlendirmeleri konusunda da en güzel örnektir. O, adama iş değil, işe adam bulur ve en donanımlı insanlara görev verirdi. Hz. Ömer, Hz. Ali gibi kişileri paradan sorumlu işlere atarken, en riskli alanı en güvenilir kimselere emanet etmiş oluyor, bu şekilde de istismar ve yolsuzlukların önüne en baştan geçmiş oluyordu. O, Kur’ân’ı en iyi bilenleri önder atayarak bilgiyi atama kriterlerinin başına alırdı. Onun malî işlere bakan âmilleri, kullandıkları mumları devlet işlerinde ve kendi işlerinde ayıran insanlardı. Çünkü bu konuda Yüce Rabbimizin fermanı açıktı: Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür.
Nitekim O, ümmetini şöyle uyarıyordu: Emanet ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyâmeti bekle!” Aslında ehil olmayanlar iş başına getirildiğinde ve bu bir toplumda yaygınlaştığında, büyük kıyametten önce toplumun kendi kıyameti kopmuş olacaktır. Zira böyle bir toplumda liyakatli insanlar boşa çıkacak, liyakatsizler üstlendikleri görevleri aksatacaklar ve toplumda kaos, huzursuzluk ve kargaşa olacaktır. Onun için yetkililer görevlendirmeleri yaparken ahbap çavuş ilişkisini, iltimas ve adam kayırmayı değil, liyakati esas almalıdır. Liyakat ve ehliyeti esas alarak, vicdanlarda ve toplumda kıyametlerin kopmasına engel olunmalıdır.
Öte yandan kamu hizmeti yapanlar yüklendikleri işin kendilerinde bir emanet olduğunun bilincinde olmalı, istişare ile ortak akıldan faydalanmalı, teenni ile hareket etmelidir. Çalışanlar hayırlı işlerde birbirlerine yardım etmeli ve başarı için de birbirlerine dua etmelidir. Hiç kimse kendini bulunmaz adam konumuna getirmemeli, yeri ve zamanı gelince bir kenara çekilip daha liyakatli ve hayırlı insanlara yerini bırakmasını bilmelidir. Başarıları ben yaptım diyerek kendine maletme yerine, sebep olduğu başarısızlıkları sahiplenirken, başarıları lütfeden Yüce Allah’a şükredilmelidir.
