İbadetlerle Hayata Hazırlanabilmek!

İslam’da ibadetlerin temel amaçlarından biri de müminleri hayata hazırlama provası olmalarıdır. Sözgelimi namaz, Yüce Rabbin huzurunda durma, onunla irtibatlı olma ve günahlardan arınma provasıdır. Onun için namaz ruhu, hayata taşınmalıdır. O ruh namaz kılınan yerde ve namaz kılınan dakikalarda kalmamalıdır. Sözgelimi namazda gıybete, yalana, harama son veren mümin, namaz dışında da haramlarla mesafeli halini sürdürmelidir. Çünkü bu, namazı emreden Rabbimizin buyruğudur: Şüphesiz ki namaz, sahibini kötülüklerden, ahlaksızlıktan alıkoyar (Ankebût 29/45). Namaz kılan bir kimsenin namaz içersinde kötülük yahut ahlaksızlık yapması söz konusu değildir. Asıl namazdan sonra bunlardan uzak kalmaktır. Namaz insana bu melekeyi kazandırmalıdır.

Zekât ibadeti, bizi her zaman cömert ve diğerkâm olmaya hazırlamalıdır. Zekat veremeyecek durumda olanlar bile zekât ibadetine imrenmeli, azken vermeye kendini alıştırmalı ve zekât verecek zenginliğe ulaşmak için gayret etmelidir. Nitekim ayette müminlerin zeka için çalışan kimseler olduğu belirtilmiştir. (Müminûn 23/4)

Oruç ibadeti, kulu Yüce Allah’ın emir ve ölçüleri çerçevesinde tutmaya hazırlar. Onun için oruç ruhu Ramazan’da kalmamalıdır. O ruhu on bir aya taşımalı, on bir ayda da O’nun ölçülerine göre yaşamalı. Ramazan ruhu on bir aya hâkim olmalı ki, Ramazan on bir ayın sultanı olsun.

Hac ibadeti, yalnızca bu ibadeti yapanlarda ve hac günlerinde kalmamalıdır. Haccın ruhu, tüm zamanlara ve tüm mekanlara taşınmalıdır. Zaten hac Yüce Allah’ın çağrısına uyup lebbeyk diyerek O’na ve emirlerine bağlı kalınacağına dair söz verişin, kullukta esas duruşun provası değil midir? Ama biz hac gibi İslam’ın temel ibadetini yalnızca hac yapanlara ve hac günlerine bıraktık. Haccın hikmetini, ruhunu kavramayı düşünmedik. Halbuki her Müslüman günlük namazlarını kılarken haccın kalbi Ka’be’ye yönelerek bu ruhu diri tutmanın uygulamasını yapmalıydı.

Benzer şekilde kurban ibadeti yalnızca kurban günlerinde ve kurban kesenlerde kalmamalıdır. Kurban, Yüce Allah’a teslimiyetin, O’na ve kullarına yakınlaşmanın adı ise, bu teslimiyet ve yakınlaşma hali her mümin için her zaman ve her yerde olmalı değil midir? Her Müslüman her vesileyle Yüce Allah’a ve kardeşlerine yakın olmaya gayret etmeli değil midir? Nitekim Hz. Mevlâna kurban ruhunu her zaman yaşamamızın gereğini hatırlatırken ne güzel söyler: Ey insan bilmez misin ki namaza kurban sloganı tekbirle durulur. Kurbanlar, Bismillahi Allahüekber sedalarıyla kesilir, namaza da aynı seda ile durulur. Bunun anlamı şudur: Namaza tekbirle duran mümin, şöyle demiş olur: Ya Rab, ben de Sana kurbanım, emrine âmadeyim!

Haram Aylar, Zamanı; Harem Yerler,Mekanı Saygın Kılmayı Öğretir

Hayat Düsturumuz Kur’ân-ı Kerim’de Haram Belde ve Haram Aylar ile ilgili pek çok ayet vardır. Bu ayetlere göre, Allah katında ayların sayısı on ikidir, bunlardan dördü haram aylardır. Haram aylar, ilk muhataplar tarafından bilindiği için Kur’ân’da isimleriyle zikredilmemiştir. ( Bakara 2/191,194,217; Mâide 5/2, 97; Tevbe 9/1-5, 36-37; Ankebût 29/67) Bu aylar Zlka’de, Zilhıcce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Bunlardan ilk üçü peşpeşe gelen aylardır hac aylarını da içine alan aylardır. Hicri ayların yedincisi olan Recep ayı ise umre ibadetinin çokça yapıldığı aydır. Bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır. Müslümanlar bu aylarda savaşı başlatan taraf olmamalıdırlar. Şayet bir saldırıya maruz kalırlarsa buna karşılık verirler. Bu aylar gökyüzündeki hilalin doğuşu ve batışına göre tespit edilmeli ve asla yerleri değiştirilmemelidir. Haram ay ve haram belde uygulaması Yüce Rabbin belirlediği şiârdır, müminler bu şiârların hürmetini korumakla yükümlüdürler. Bu özel yer ve zamanlarda yasakları çiğnemenin vebali de büyüktür, bu yer ve zamanlarda yapılacak ibadetlerin sevabı da büyüktür.

Yüce Rabbimizin bu ayları haram kılmasındaki asıl muradı, insanların barış içerisinde yaşamalarını sağlamak ve insanları buna hazırlamaktır. Savaş, asıl amaç değildir. Ancak O, biliyor ki insanlar arasında savaş bitmeyecektir. O, kullarına bu uygulama ile şu mesajı vermektedir: Sizler hiç olmazsa haram aylarda savaşa ara verin, bu aylarda insanlar hac ve umre ibadetlerini rahatlıkla yapsınlar. Barış içerisinde yaşamayı görün, memnun kalacaksınız. Ama sonuçta bu barış atmosferini diğer sekiz aya da taşıyın. Zaten ay hesabına göre gelen bu aylar bütün mevsimleri dolaşırlar. Yani otuz beş sene içerisinde bütün mevsimler haram ayları yaşamış ve ağırlamış olurlar. Yetmiş yıllık ortalama bir insan ömründe bir mümin, iki sefer bütün yılı haram ay olarak yaşamış olur.

Ne var ki insanlar bu hikmetleri layıkıyla kavrayamadılar. Ne haram ayda savaşı sonlandırabildiler ve ne de haram ayın hürmetini koruyabildiler! Ne harem beldelerin kıymetin bildiler, ne de onların saygınlığını koruyabildiler!

Yine ilahî ölçülere göre tüm kâinatın ve arzın asıl sahibi olan Yüce Rabbimiz, Ka’be merkezli Mekke’yi harem bölge ilan etti. Bu ilahî yasaya göre orada savaş yapılmayacak, kan dökülmeyecekti. Oranın hayvanlarına ve bitkilerine zarar verilmeyecekti. O bölgede av avlanamayacak, ağaçlar kesilemeyecek, otlar koparılamayacaktı. Bu uygulamada da asıl hedef müminde çevre bilincini oluşturmak ve tüm yeryüzünün saygınlığını sağlamaktı. Nitekim hicretten sonra Peygamberimiz, Mükerrem Ka’be’den sonra Münevver Medine’yi de harem bölge ilan etti. Sonraki senelerde Tâifliler Müslüman olacaklarında Tâif’in de harem bölge olmasını istediler, Peygamberimiz de bunu kabul etti. Bu vesileyle harem bölgelerin sayısı arttı.

Önceleri iki asıl harem bölge/Harameyn Mekke ve Medine varken harem olarak görülen bölgelerin sayısı arttı. Kuds-ü Şerif de harem bölge oldu. İslam merkezleri Dârü’l–Emân, Daru’s-Selam, Dâru’l-İslam sayıldı. Hedef Müslümanların yaşadıkları ve İslam mührü vurulan toprakların güvenli sulh bölgeleri olmasını sağlamaktı. Bunun için Osmanlı ecdadımız, İstanbul’un Anadolu yakasına harem adını verdi. Çünkü Anadolu yakası ile Harameyn toprakları arasında bir deniz yoktu. O bölge harem topraklarına doğrudan bağlıydı. Osmanlı Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçti mi, kendisini harem toprağında varsayardı. Hac ibadetini yerine getirmek için yola çıkacak hacı adaylarının uğurlama merasimleri/Surre Alayları bu bölgede yapılırdı.

Ne var ki Müslümanlar bu incelikleri kavrayamadılar, bu hikmetli uygulamaların gereklerini çoğu zaman yerine getiremediler. Sonuçta haram ayların hürmeti çiğnendi, harem bölgelerin saygınlığı zedelendi. Her şeyden önce Müslümanlar kendileri bu ihlali yaptılar. İslam düşmanlarından bu saygınlığı gözetmeleri beklenemezdi. Ve nihayet yeryüzü, kan gölüne gözyaşı seline döndü. Özellikle İslam Coğrafyası içerisinde yeryüzünün güvenli bir beldesi kalmadı. Ne harem bölgelerin saygınlığı kaldı, ne haram ayların hürmeti kaldı! İslam merkezleri, bugün yeryüzünün en güvensiz yerleri oldular!

Halbuki yeryüzü Peygamberimize mescit kılınmıştı. Ona göre tüm yeryüzü İslam ile tanışmalı ve bir mescit/mabet konumunda görülmeli, maddî ve manevî kirlerden arındırılmalı ve güvenli hale getirilmeliydi. Yine müslümanın emrine sunulmuş olan her zaman dilimi, her mekan parçası, her varlık, her eşya ilahî bir emanetti, nimetti, saygınlığı vardı, israf edilmemeliydi, haramlara alet yapılmamalıydı. Bu yüce gaye için de İslam ümmeti seferber olmalıydı. Zira bu ümmet, tüm insanlık için seçilip çıkarılmış en hayırlı ümmetti. (Âlu Imrân 3/110)

Aslında haram ay mantığı, haram aylarda kalmamalı, tüm zamanlara bu saygınlık taşınmalıydı. Haram bölge anlayışı, bütün yeryüzüne yayılmalıydı. Bu elbette tüm her yeri Mekke ve Medine gibi görmek demek değildi. Ama her yeri Yüce Yaratıcının emaneti olarak görme demekti. Bunun için İslam, tüm çarelerin tükendiği zamanda savaşa izin vermiş, ama koyduğu savaş hukukuyla savaşın temel ilkelerini belirlemişti. Savaşın insan neslini yok eden, sürekli kan döküp fesat çıkaran bir araç haline getirilmemesini istemişti. Bu hukuka göre Müslümanlar savaşı başlatan taraf olmayacaklardı. Savaşı en kısa zamanda bitirmek için gerekeni yapacaklardı. Her bakımdan donanımlı güçlü bir ordu ile hazırlık yapacaklar, onlara korku salacaklardı. (Enfâl 8/60)

Bütün bunlardaki asıl amaç ta kan dökmekten öte, düşmanları Müslümanlara saldırmaktan, onların müslümanca yaşamalarını engellemekten ve İslam’ı insanlara ulaştırma vazifesini yerine getirmekten alıkoymamalarını sağlamaktı. Düşmanla karşı karşıya geldiklerinde savaş öncesi düşmana Müslüman olmalarını yahut Müslümanların hâkimiyetine girmelerini teklif edeceklerdi. Çareler tükenince savaşa başlayacaklardı. Savaşa doğrudan katılmayan çocuk, kadın, yaşlı, engelli ve din adamlarını öldürmeyeceklerdi. Savaşta teslim olan, yaralananları öldürmeyeceklerdi. Gerekmedikçe çevreye zarar vermeyeceklerdi, kısaca haddi aşmayacak, taşkınlık yapmayacaklardı.

Sonuç olarak diyoruz ki: İbadetler, insanı hayata hazırlayan araçlardır. Şöyle ki: Namaz, namaz kılınan yer ve zamanda kalmamalı, namaz ruhu tüm hayata yansıtılmalıdır. Oruç ruhu yalnızca Ramazan’da kalmamalıdır. İnfak ruhu, zekât vermekle sınırlı olmamalıdır. Hac ve kurban ruhu, Allah’a ve emirlerine teslimiyetle hayatı kuşatmalıdır. Haram ay ve harem bölge ruhu tüm zamanlara ve tüm mekânlara taşınmalıdır.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir