Kur’ân’ın Davet Dili
Hayat rehberimiz Kur’ân, biz insanların iyiler hem de en iyiler olmamızı ister. Bunun yanında o, iyilerin iyiliklerini başkalarına taşımasını emreder. Kur’ân, iyilikleri kendinde kalan pasif iyileri istemez. O, muhataplarından iyiliklerini başkalarına taşıyan aktif iyiler olmasını ister. Onun için pek çok ayette Kur’ân, iyilikleri emretme, kötülükleri engelleme görevini müminlere hatırlatır:
خُذْ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنْ الْجَاهِلِينَ
Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme. (A’râf 7/199)
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمْ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiyi emreder, kötülükten alıkoyarlar… (Tevbe 9/71)
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنْكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ
كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ
Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir cemaat olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır. (Âlu Imran 3/104) Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, iyiliği emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. (Âlu Imran 3/110)
Bu görevi layıkıyla yerine getirebilmek için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmek, iyilikleri yapıp kötülüklerden sakınmak, sonra da başkalarına iyilikleri emredip onları kötülüklerden sakındırmak gerekir.
İman adamı, yaşadığı çevrede gidişata seyirci kalamaz, yanıbaşında işlenen kötülüklere duyarsız olamaz. O, iyiliklerin adamı olarak kendisi cennet yolunda ilerlerken, yanındakilerin kötülükleriyle cehenneme yuvarlanmasını görmezden gelemez. Bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle iyiliğe dönüştürmeye, buna gücü yetmezse diliyle onu engellemeye çalışır. Bu onun insanî ve imanî görevidir. Zira o, insanlığı bir aile alarak görür, her insanı da o ailenin bireyi olarak cennet yoluna koymak ister. Ben kendimi kurtarayım da başkaları ne yaparsa yapsınlar, nereye giderlerse gitsinler anlayışı Müslümana yakışmaz.
İnsanları iyiye-güzele- doğruya çağırma, onlara iyilikleri emretme, onları kötülüklerden sakındırma görevi, rastgele yapılan bir iş değildir. Bu vazifeyi yerine getirmede asıl amaç, muhatapları kazanmaktır, onları iyiliklerin adamı kılmak ve onları kötülüklerden sakındırmaktır. Bunun için de asıl olan, onları ürkütmeden, nefret ettirmeden bu vazifeyi yapmaktır. Çünkü mümin, bir kişinin hidayetine vesile olmayı tüm dünyalıklardan daha değerli gören kimsedir. Bir kişinin sapması ve yanlış yapması yahut sapkınlığın içerisinde kalması da onun için büyük bir kayıptır. Onun için o, insanlığın derdini dert edinen insanlık sevdalısı bir kişidir. Bu konuda bize en güzel örnek, Peygamberlerin davet metodu ve bu metodu uygularken kullandıkları dildir. Kur’ân bize bu konuda yol haritamızı çizer.
ادْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِ
Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış; doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. (Nahl 16/125)
Bu ayet İslam davetçisinin rotasını belirler, yol haritasını çizer. Şöyle ki:
Mekke’de inen bu ayet, Müşriklere daveti götürürken izlenecek yolu belirliyor.
Ayetteki emirler, Peygamberimize; onun şahsında bizlere veriliyor. Bu, Peygamberin niyeti, duruşu ve üslubuyla daveti insanlığa ulaştırmayı ümmete emirdir. Bu konuda Müslümanlar, Hz. Peygamberin davet metodunu iyi bir şekilde tanımalı ve onu kendilerine örnek almalıdırlar.
Bazı güçlü kuvvetli Müslümanların, şiddete başvuran müşriklere karşı, Allah bize izin verse de şu müşriklere hadlerini bildirsek demeleri üzerine bu ayet inmiştir.
Ayetteki hikmet kavramı, Kur’ân gerçekleri ve ikna edici deliller olarak anlaşılmıştır. Mevıze-i hasene ise Kur’ân öğütleri, onun emir ve yasaklarını yumuşak bir dille anlatmak demektir.
Ayette, gerçeklerin insanlara anlayabilecekleri bir dille, muhatapların şüphelerini ortadan kaldıracak delillerle, ikna edici bir şekilde, gönülleri harekete geçirecek, akılları vardıracak şekilde sunulması istenmektedir. Zorlama, baskı, şiddet ve tehdide başvurmadan dini tebliğ etmek emredilmektedir.
Bu açıklamaların ışığında davet yol haritasının olmazsa olmazlarını şu şekilde özetleyebiliriz:
Davet Dili, İkna Edici Bir Dil Olmalı
وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ
لِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا هُمْ نَاسِكُوهُ فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْأَمْرِ وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ إِنَّكَ لَعَلَى هُدًى مُسْتَقِيمٍ
Bunun için muhatapların seviyesini gözetmek ve onların anlayacağı bir dil kullanmak gereklidir. Onların anlayacağı dili kullanmak, seviyesiz muhatapların seviyesizliğine inmek/düşmek değildir. Sözgelimi onlar sövgü, alay dilini kullanıyorlarsa, demagoji yapıyorlarsa, aynı duruma düşmek İslam Davetçisine yakışmaz. Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyin; sonra onlar da bilmeden, taşkınlık yaparak Allah’a söverler. (Enâm 6/108) Öyleyse, bu konuda seninle çekişmelerine fırsat verme; Rabbine davet et, sen şüphesiz doğru yol üzerindesin. (Hacc 22/67) Davette zorlama, tehdit, şiddete de mahal yoktur. Ama onlar anlasınlar, ikna olsunlar diye, onların akıl seviyelerini gözetmek önemlidir. Onun için Peygamberimiz, İnsanlar, altın ve gümüş madenleri gibidir… İnsanlara aklî seviyelerine göre konuşun (Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvûd, Edeb 16, 20) buyurmuştur. Kur’ân ayetlerinde Evrenin, insanın, göklerin ve yerin yaratılışından tarihi kıssalara varıncaya dek çok sayıda delilin sunulması davetçi için son derece önemli ve anlamlıdır. Zira insanların eğilimleri, ilgi alanları farklıdır. Örneğin bir kimse göklerin direksiz yaratılışından etkilenir, bir başkası bir sivrisineğin yaratılışından etkilenir. Birini gök cisimlerinin birbirine çarpmadan, birbirinin yörüngesine girmeden vazifelerini yerine getirmesi çarparken; bir başkasını sıcak ve soğuk su akıntılarının birbirine karışmadan akışı etkiler. Birini bir çekirdeğin çatlayıp toprağı yararak yeşermesi, serpilip büyümesi etkilerken; bir başkasını gece ve gündüzün birbirini izleyerek gelmesi çarpabilir… Onun için davet adamının, zengin bir delil literatürüne sahip olması ve muhataplarının durumuna göre bunları yerli yerinde kullanması gerekir.
Davet Dili Gönülleri Alıcı, Yumuşak Bir Dil Olmalı
وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنْ الْمُسْلِمِينَ
اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى
Bunun için, davet işine gönül vermek, candan bu işi yapmak gerekir. Davetçinin, muhatapların olumsuz tepkilerine karşılık küsme ve gönül koyma lüksü yoktur. Ama o, gönlünü işine koymalıdır. Gönüllerin fethi, ancak gönülden bu işin yapılmasıyla gerçekleşecektir. Doğrusu ben, kendini Allah’a verenlerdenim diyen, yararlı iş işleyen ve Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır? (Fussılet 41/33) Ey Mûsâ sen ve kardeşin, ayetlerimle gidin; beni anmakta gevşek davranmayın. Firavun’a gidin, doğrusu o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar. (Tâhâ 20/42-44) Ayette Firavun gibi azgın bir zalime davet yapılırken, iki peygamberin kullanacağı kavl-i leyyin/yumuşak dil oldukça dikkat çekicidir. Elbette davet ehli, davet dilini iyi bilmeli, en güzel şekilde konuşabilmeli ve kızmadan, bağırıp çağırmadan meramını anlatabilmeli. Nitekim Hz. Musa aleyhisselam, peygamber olarak görevlendirildiğinde kardeşi Harun’u kendisine yardımcı kılmasını isterken onun daha fasih bir dile sahip oluşunu özellikle belirtmiştir. Bu konuda Musa şöyle demişti: Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu, beni destekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder… (Kasas 28/34)
وَأَخِي هَارُونُ هُوَ أَفْصَحُ مِنِّي لِسَانًا فَأَرْسِلْهُ مَعِي رِدْءًا يُصَدِّقُنِي إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِي
Davetçi İslam’ı Dava Edinmeli Ve İnsanları İslam’a, Dinin Rabbine Çağırmalı
أُوْلَئِكَ يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِإِذْنِهِ وَيُبَيِّنُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
وَيَاقَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجَاةِ وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ
قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللَّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنْ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللَّهِ وَمَا أَنَا مِنْ الْمُشْرِكِينَ
إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ
Davetçi muhataplarını karanlığa değil aydınlığa, cehenneme değil cennete, batıla değil hakka çağırmalı. Davetçi insanları kendine, kendi görüşüne, kendi cemaatine değil; Allah’ın dinine çağırmalı. Müşrikler ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırır… (Bakara 2/221) Allah, cennete çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir. (Yunus 10/25) (Musa) Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz. (Ğâfir 40/41) De ki: Benim yolum budur; ben ve bana uyanlar bilerek insanları Allah’a çağırırız. (Yusuf 12/108) Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman tutun. O, kendi taraftarlarını, çılgın alevli cehennem yaranı olmaya çağırır. (Fâtır 35/6) فَلِذَلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمْ اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ
Bundan ötürü sen birliğe çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol; onların heveslerine uyma ve şöyle söyle: Allah’ın indirdiği Kitap’a inandım; aranızda adaletle hükmetmek ile emrolundum; Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir; bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz kendinizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar; dönüş O’nadır. (Şûrâ 42/15)
Davetçi Herkesi hiç kimseyi dışlamadan Muhatap almalı
Yaşı, seviyesi, konumu ne olursa olsun, dindâr-azgın, ahlaklı-ahlaksız yaşayan her akıllı insan davetimizin muhatabıdır. Toplumun ıslah ve irşadında tabandan tavana bir inşa süreci önemli ve sonuç vericidir. Toplumun hiyerarşik yapısını sembolize eden piramitler tepesi üstü değil, tabanı üstünde sağlam dururlar. Ancak bu, üst seviyedeki insanların ihmali ve sonraya bırakılması anlamına gelmez. Tüm peygamberler üst düzey kişilere de davetlerini götürmüşlerdir. Hz. Musâ göreve gelir gelmez Firavun’a davetle işe başlamıştır. Peygamberimiz de yaşadığı toplumda her seviyedeki insana ulaşmıştır. Mekke’de tüm ileri gelenlerle bizzat görüştüğü gibi; Medine döneminde de dünyanın sayılı liderlerine davet mektupları göndermiştir. Onun için Kur’ân’ın çağrısı, tüm insanlığadır. Pek çok sure ve ayet Ey insanlık diye söze başlar. Peygamberimiz, bütün insanlığı uyarmakla görevlendirilmiştir. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, O’na karşı gelmekten korunmuş olabilesiniz. (Bakara 2/21) Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez. (Sebe’ 34/28) Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan Mekkelileri ve etrafındakileri uyaran mübarek Kitap’dır. Ahirete inananlar buna inanırlar, namazlarına da devam ederler. (Enâm 6/92)
يَاأَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
وَهَذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا
Davetçi Yüce Allah’ın Rızasını Öncelemeli/Hesabî Değil Hasbî Olmalı
وَيَاقَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا إِنْ أَجْرِي إِلَّا عَلَى اللَّهِ
قُلْ مَا سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ إِنْ أَجْرِي إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
Davet önderleri bütün peygamberlerin ortak sloganı şudur: Buna karşılık ben sizden bir mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah’a aittir. (Hûd 11/29) Ben sizden bir ücret istersem, o sizin olsun; benim ecrim Allah’a aittir. O her şeye şahittir. (Sebe’ 34/47) İslam Davetçisinin bu asil duruşu, onun davetinin tesirli olmasını sağlayacak, bu konuda olabilecek şaibelerden onu koruyacak ve onu Allah katındaki büyük mükafatlara taşıyacaktır.
Davetçi Ümitvar Olmalı/Azimli Kararlı Olmalı
Yaşadığı sürece her insan davetin konusudur. Hiç kimse, yaşı, işi, konumu ne olursa olsun; şirk-küfür ve günahkârlıkta hangi seviyede bulunursa bulunsun hiç kimseyi dışlama, öteleme hakkına sahip değildir. Çıkmadık canda ümit vardır, sözü boşuna söylenmemiştir. Peygamberler tabandan tavana, genç yaşlı, kadın erkek demeden herkese davetlerini ulaştırmaya gayret etmişlerdir. Bu konuda davetçinin unutmaması gereken bir ayet şöyledir:
وَإِذْ قَالَتْ أُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا اللَّهُ مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا قَالُوا مَعْذِرَةً إِلَى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Aralarından bir topluluk: «Allah’ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir kesime niçin öğüt veriyorsunuz?» dediler. Öğüt verenler: «Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar» dediler. (A’râf 7/164) Davetçi öncelikle davet sorumluluğunu yapmış olmak için davetini götürmelidir. Ama hiç belli olmaz belki de son uyarı tesirini gösterecek ve insanlar hidayete gelecektir. Bir kişiye on kere davet götürülmüş olsa, belki on birincide aklını başına alır, kendine gelir ümidiyle yılmadan davet götürülmeye devam etmelidir.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمْ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
And olsun ki, Nuh’u milletine gönderdik; aralarında dokuz yüz elli yıl kaldı. Sonunda onlar haksızlık yaparken, tufan onları yakalayıverdi. (Ankebût 29/14)
قَالَ رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا
ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا
Nuh dedi ki: Rabbim! Doğrusu ben, milletimi gece gündüz çağırdım. (Nûh 71/5) Sonra, doğrusu ben onları açıkça çağırdım. Sonra onlara açıktan açığa, gizliden gizliye de söyledim. (Nûh 71/8-9)
Davetçi Sonuçları Kendinden Değil Rabbinden Bilmeli
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنْ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ
O, ihlas ve dua ile yoluna devam etmeli, hayırlı zaferlere eriştiğinde tevazu ile şükür secdelerine varmalı. Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. (Âlu ımran 3/159) Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah’ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et. (Nasr 110/1-2) Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; fakat nankörlük eden bilsin ki Rabbimin hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı oyuktur ve O kerem sahibidir… (Neml 27/40)
Bu açıklamalar ışığında bir kez daha kendimizi sorgulamalıyız. Bugün, düne göre kalemiyle, kelamıyla İslam’ı anlatan pek çok kişi var. Ama sonuçlar istenen ölçüde değil, acaba neden?
