Sadakalarını Boşa Götürenlerin Misali

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْأَذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا لَا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُوا وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

Ey İnananlar! Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını sarf eden kimse gibi, başa kakma ve eza etmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayanın durumu gibidir, üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkâr eden kimseleri doğru yola eriştirmez.

Hayat Düsturumuz Kur’ân bir taraftan Allah yolunda infaka teşvik ederken, öte yandan yapılan infakların makbul ve muteber olması için esaslar belirler. Evet, Kur’ân’a göre malın asıl sahibi Yüce Allah’tır ve mal insana sınav için emanet olarak verilmiştir. İman adamı, malın asıl sahibi olan Yüce Yaratıcının belirlediği ölçülerle malı edinir, yine O’nun belirlediği ölçüler doğrultusunda onu harcar. Hem kendi ihtiyaçları için hem bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçları için, hem de diğer hak sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılamak için. Sonuçta Allah’ın malını, O’nun emriyle O’nun yolunda harcar, O’nun kullarının hizmetine sunar. Buna göre hem malı edinmenin adabı erkanı vardır, hem de onu harcamanın adabı erkanı vardır. Salt hayır ve helali hedefleyen mümin, kazanırken de harcarken de helallere haramları karıştırmaz.

Sadaka kulun Rabbine ve kardeşlerine sadakatin göstergesidir. Rabbin emanetini yine Rabbin emriyle Rabbin kullarına veren kişi, Rabbine bağlı olduğunu ispat ederek O’na olan sadakatini gösterir. Yine o, ihtiyaç sahibi kardeşlerine vererek de onlara olan sadakatini ispat eder. Zira kardeşlik, kardeşlerine sadakat göstermeyi gerekli kılar. İnsanlar ise birbirlerinin ya dinde kardeşi ya da hilkatte eşidir. Konumları ne olursa olsun, zengin olsun fakir olsun insanları birbirine kardeş kılan pek çok sebep vardır. Din kardeşliği bu sebeplerin başında gelir. Ardından kan kardeşliği, akrabalık, komşuluk, arkadaşlık ve benzeri sebeplerle insan olarak kardeşlik gelir. İnsan, variyetin değil Yüce Allah’ın kuludur. O, malın değil, insanların kardeşi dostudur.

Ayet, diğer pek çok ayet gibi iman edenler hitabıyla başlamaktadır. Bu hitapla müminlere, imanlarının gereği bir tutum sergilemeleri istenmektedir. Bu ilahî sesleniş, siz müminlersiniz, size müminlik yaraşır uyarısıdır. Ardından sadakalarınızı boşa götürmeyin, uyarısı gelmektedir. Demek ki insanın sadaka vermesi tek başına yeterli değildir. Müminin ibadet görünümünde yaptığı bir amel boşa gidebilir. Onun için mümin amelini kabul şartlarına uygun yapmalı, kabul edilmeme endişesi taşımalıdır. Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail ile birlikte Ka’be’yi temelleri üzerine yeniden inşa edip Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen hem işitir hem bilirsin diye dua etmeleri ne kadar anlamlıdır! Onlar, kendilerine ev yapmadılar, ibadete vesile olsun diye mabed yaptılar. Ama yine de kabulü için dua ettiler.

Ayetin iman edenler hitabıyla başlayıp kâfirler/nankörler ile sona ermesi de çarpıcıdır. Evet, sadaka müminlere yakışan bir ameldir, riyakarlık ise kâfirlerin/nankörlerin işidir. Bir kişinin mümin işi olan sadakaya başlayıp bu amelini riya ve minnet ile kâfir ameline dönüştürmesi ne kadar hazindir! Küfür, nimeti görmezden gelme ile nankörlük/küfran-ı nimet ile başlar, sahibini inkâra/küfre alır götürür.

Verilen sadakanın Yüce Allah katında muteber ve makbul olması da son derece önemlidir. Onun için Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanma adına, severek isteyerek, sevgiyle, en güzel şekilde, sevdiklerimizden vermek ve verdiğimiz kimseleri sevmek gerekir. Sadakayı geciktirmeden vaktinde vermek, hatta vaktinden önce vermek önemlidir. Veriş zamanını, mekanını kollamak önemlidir. En gerekli ve en uygun zamanda vermek de önemlidir, vermede en uygun yeri seçmek de önemlidir. Başa kakmadan, onurları incitmeden vermek önemlidir. Herhangi bir menfaat beklemeden vermek elzemdir.

İnanmayan kimseler de ihtiyaç sahiplerine yardım ederler. Ama müminlerin yardım edişi onlara has ve özgündür. Zira mümin yalnızca Rabbin rızasını kazanmak için verir. O, vermeyi emrettiği için verir. Tıpkı Rabbin kullarına karşılıksız ve bol bol verdiği gibi, herhangi bir karşılık beklemeden sırf Allah için verir. İnanmayanlar ise bir kısım beklentiler için verirler. Sözgelimi onlar, insanlar görsün, beğensin, takdir etsin, cömert desin diye verirler. Yahut verdiği kimseler kendilerine minnet etsin, bağlı olsun, bir işlerini görüversin diye verirler.

Müminin ise böyle bir beklentisi olmaz. Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yedirirler. Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız derler. Müminin infakta beklentisi yalnızca Yüce Allah’tandır ve ahiret beklentisidir. Ötekilerin ise Allah ve ahiret inancı olmadığı için yahut son derece zayıf olduğu için vermedeki beklentileri dünyevîdir. Nitekim onlar, bu beklentilerine kimi zaman takdir edilerek, teşekkür edilerek dünyada erişirler. Ama onların ahirette bir nasipleri yoktur. Zira onların hayatında ahiret hesabı/beklentisi yoktur. Dünyayı isteyene istediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız; yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer. Ahireti isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmada bulunan kimselerin, işte onların çalışmaları şükre değer. Rabbimiz! Bize dünyada ver diyen insanlar vardır, öylesine, ahirette bir pay yoktur. Ber de ‘Rabbimiz! Bize dünyada iyiyi, ahirette de iyiyi ver, bizi ateşin azabından koru diyenler vardır. İşte onlara, kazançlarından ötürü karşılık vardır. Allah hesabı çabuk görür.

Şimdi bir pürüzsüz yayvan bir kaya düşünelim, üzerinde bir miktar toz toprak toplanmıştır. Ama o kayanın üzerine sağanak halinde yağan yağmur kayanın üzerindeki toz toprağı silip süpürüp götürmüş ve kaya çıplak bir halde kalmıştır. Artık onun üzerinde herhangi bir tohumun yer etmesi, çimlenmesi mümkün değildir. İşte gösteriş için yahut başa kakarak sadaka verenin durumu da böyledir. Güya sadaka vermiştir ama, başa kakarak ve gösteriş için. Sanki o kimse taşın üzerine tohum ekmiştir. O tohum orada durmaz, tutmaz, çimlenmez, meyveye durmaz.

Misaldeki çıplak kaya, kötü niyetle yapılan iştir. Bol yağmur ise yapılan harcamalardır. Kayanın üstündeki ince toprak tabakası ise, yapılan işlerin iyilik-hayır görüntüsü taşımasıdır. Dışarıdan bakanlar o kayayı toprak zemin, o iyiliği yapanı da ihlaslı bir mümin sanır. Aslında verilen sadakalar yağan bol yağmura benzer, ancak o yağmur mümbit bir toprağa düşer ve orada tutunursa işe yarar. Yoksa çıplak kayanın üzerinden akar gider. Hatta kayanın üzerindeki toz toprağı da alır götürür.

Aslında yağan yağmurla toprağın buluşması bereketli mahsullere vesiledir. Ne var ki burada toprak yeterli değildir ve yerinde durmamaktadır. Münafıkça iş yapanın imanı rahmet yağmurlarını tutmaya yetmemektedir. O halde yağan yağışların bereketinden istifade edebilmek için kabımızın açık olması, gönül bahçemizin mümbit bir bahçe gibi, toprak gibi mütevazı bir şekilde yağmura kucağını açması gerekir.

İşte iyi niyetle yapılmayan iyilikler böylece insanın elinden çıkar gider. İnsan, o rahmet yağmuruna erişme fırsatı bulduğu halde onu değerlendiremez ve ondan faydalanamaz. Yapılan harcama, kaya üstüne düşen yağmur gibi geçici bir ferahlık verebilir, ama sonuç boştur. Riya ile yapılan iyilikler de göze ve kulağa hoş gelen geçici alkışlar, övgüler alsa da sahibine özellikle ahirette kalıcı bir fayda sağlamaz.

Münafığın durumu da üzerinde incecik toprak katmanı bulunan kayaya tohum eken kimseye benzer. Orada ne toprak tutunabilir ne de tohum tutabilir. Toprak da akar gider, tohum ve ekim de boşa gider.

Ayette geçen bol yağmurdan maksadın, tüm sırların ifşa olacağı hesap günü olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana, o hesap günü geldiğinde yapılanların içyüzü/arka planı da ortaya çıkar, münafıkça iyilik yapanlar yaptıklarının boşa gittiğini o zaman daha iyi anlarlar.

Akıllı kişi, mümbit arazileri tarla edinir ve ekim dikime elverişli olan yerlere emek verir. Çorak, kayalık yerlerde ekim dikim yapmak anlamsız ve boşunadır. İnsanın sâlih amel işleyip boşa çıkması, yaptıklarının dünya ve ahirette hayrını görmemesi çok acıklı bir haldir.

Başa kakarak, muhatabı inciterek yahut gösteriş için hayır hasenatta bulunan kimselerden sevap teğet geçer. Yani onlar sevaptan nasiplenemezler. Tıpkı pürüzsüz bir kaya üzerinden akıp giden yağmur damlaları gibi. Bir iyilik, görsünler duysunlar diye riya için yapılıyorsa, insanların görmediği ve işitmediği yerde iyilikten vazgeçilir. Riya yapan kimsenin Allah ve ahiretle problemi var demektir. Allah inancı zayıf demektir. Yaptığı işin karşılığını en güzel şekilde ve kesinlikle Yüce Allah’ın vereceği konusunda tereddüdü var demektir. Böyle bir kimse malın asıl sahibinin kendisi olduğunu düşünür, onu verenin Yüce Allah olduğunu hesaba katmaz. Kafirlerin özelliği olan riyakarlık, müminlere yakışmaz. Amellere, Yüce Allah katında değer kazandıran imanla ve Allah için yapılmasıdır.

Sadakayı yahut bir hayırlı işi geçersiz kılan şeyler, zenginin fakir kardeşini küçük görmesi, onur kırarak ve inciterek vermesi, verdiğini başına kakması, bir menfaat beklentisi ile vermesi, işe yaramayan şeylerden gönülsüz olarak vermesi gibi şeylerdir. Onun için büyükler, zekât ve sadakayı yabancı kimselere vermeyi, tanıdık bildik kimselere vermeye tercih ederler. Çünkü kişi, tanıdıklarından teşekkür ve takdir yahut bir menfaat bekleyerek verebilir. Ama asıl olan kişinin kime verirse versin, verirken Yüce Rabbin malını, O’nun emriyle, O’nun kuluna verdiğini düşünmesidir.

Çarpıcı Misalin İbretlik Dersi

Müminler, müminlere yakışır işler yapanlardır. İman adamının her işi imanla başlar, iman ve ihlasla sona erer. Nice insan vardır, görünürde mümin ameli işler, ama yaptığı kâfir işinden farksızdır. Onun için mümin, her işinin başında, devamında, sonunda iman ve ihlasını muhafaza eder.

Özel anlamda zekât-sadaka; genel anlamda infak-hayır-hasenenin mümince yapılması son derece önemlidir. Makbul bir amel için, işin iman ve ihlasla başlayıp bitmesi gerekir. Zira amellere riya, dünyevi beklentiler karıştıkça sevapları azalacak ve hatta yok olup gidecektir. Sonuçta o amellerden sahiplerine yorgunluktan başka bir şey kalmayacaktır. Bir hadislerinde Peygamberimiz konumuz olan ayeti okuyarak şöyle buyurmuştur: İyilikleri başa kakmaktan sakının. Zira başa kakma şükrü bozar, ecri boşa götürür.

Bir iyiliği daha başlangıçta görsünler, desinler diye yapan kimse iyiliği baştan boşa götürmüş demektir. Bir iyiliğe Allah için ihlasla başlayıp sonra riya karıştıran kimse ise, o iyiliğin sevabını azaltmış hatta tüketmiş demektir. Onun için mümin Allah için iyilik yapan ve yaptığı iyiliği asla hiç kimsenin başına kakmayan ve hatta Rabbine karşı da ben bunca iyilikleri yaptım, Sen de karşılığını ver şeklinde minnet etmeyen kimsedir. Zira Kur’ân, Müslüman oluşlarını Allah ve Rasülünün başına kakanları yermektedir: Müslüman oldular diye seni minnet altında bırakmak isterler; de ki: Müslüman olmanızla beni minnet altında tutmayın, hayır; eğer doğru kimselerseniz, sizi imana eriştirmekle Allah sizi minnet altında bırakır.

Ey mülkün ve her şeyin asıl sahibi olan Yüce Rabbimiz! Nimet Senden, minnet Senden! Sayısız nimetlerine şükür ve kulluk ise bizden. Şükür ve kulluğumuzu Sana yaraşır eyle!

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir