Tanrılık Davasında Firavun Daha Mert!

İnsanlık tarihi, tanrılık davasına kalkışan pek çok kendini bilmezle doludur. İnsanı saptıran şeytan bile hiçbir zaman tanrılık davasına kalkışmamıştır. Evet o, Hz. Âdem’e secde emrinde Rabbimize karşı gelmiş, bulunduğu konumundan tart edilince, Rabbim bana kıyamete kadar süre tanı diyerek Yüce Allah’ın ilahlığını kabul ettiğini tescil etmiştir. Yine şeytan insanları azdırdığında, bir kenara çekilir ve Benim sizinle ilgim yok; doğrusu sizin görmediğinizi ben görüyorum ve şüphesiz ben Allah’tan korkuyorum, Allah’ın azabı şiddetlidir diyerek bu durumu açıkça ilan eder.

Şeytana Rağmen, İnsanın Tanrılık Davası

Ne var ki şeytanın yoldan çıkardığı insan, sapkınlıkta onu geçerek tanrılık davasında bulunmaktan çekinmemiştir. İnsanın tanrılık davasında bulunuşu iki şekilde olmuştur. Biri açıkça, diğeri ise örtülü olarak olmuştur. İlkine örnek Firavun’un tanrılık davasıdır ki bu konuda en dobra olan Firavun’dur. Artık o neyine güvendiyse, nereden cesaret aldıysa açıkça Ben sizin en yüce Rabbinizim, Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum diyerek inkâr ve küfrünü açıkça ortaya koymuştur. Öten yandan tanrılık davasına kalkışan Nemrut, Hz. İbrahim’in Benim Rabbim öldüren ve diriltendir sözüne karşılık ben de öldürür ve diriltirim diye cevap vermiş; ancak Hz. İbrahim’in Benim Rabbim, güneşi doğudan doğdurur, batıdan batırır; sen tanrı isen batıdan doğdur, doğudan batır da görelim demesi karşılığında şaşırıp kalmıştır.

Örtülü tanrılık davasına kalkışanlara örnek ise o kadar çoktur ki. Bunlar açıkça tanrı olduklarını söylemezler, hatta çoğu zaman riyakârca Allah’a kul olduklarını söylerler. Ancak tanrılık davası iliklerine işlemiştir onların. Bunlar içerisinde nefsini ilah edineni vardır. Hevâsını kendine tanrı edineni gördün mü? Yüce Rabbimiz, gördün mü buyurarak böylelerini iyi tanıyıp benzer durumlara düşmememiz gerektiğini bizlere hatırlatıyor. Böyleleri nefislerinin kuludurlar. Bunlar kendilerine tapan adamlardır. Kendilerini diğer insanlardan farklı gördükleri için, ayrıcalıklı ve üstün meziyetli gördükleri için bir türlü kulluğu kendilerine yakıştıramazlar (!) Kul olduklarını söyleyerek, kendilerine taparlar!

Hâlbuki etrafındaki insanlara iyi baksalar görecekler ki, her insanın çok özel ve güzel meziyetleri vardır. Yüce Yaratıcı, her insana özel hususiyetler bahşetmiştir. Kimi bu özelliklerini keşfetmiş ve geliştirmiştir; kimi ise farkında bile değildir. Ancak insanlara verilen bütün bu özellikler, asla onları kulluk mertebesinden başka bir mertebeye taşımaz. İnsan, ne olursa olsun, hangi konumda bulunursa bulunsun yine insandır. Zira Yüce Yaratıcının en seçkin kulları peygamberler Yüce Allah’a kul olmakla şerefyap olmuşlar ve sürekli kul olduklarını söylemeyi de kendilerine görev bilmişlerdir. Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: «Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk edin» diye vahyetmişizdir.

İşte insanlar tarafından ilahlaştırılımaya çalışılan Hz. İsa aleyhisselam, etrafındaki inananlara hep şöyle seslenmiştir: Doğrusu Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk edin, bu doğru yoldur.

İşte Muhammed aleyhisselam: İslam’a giriş cümlesi olan şahadet kelimesinde O’nun Allah’ın kulu ve rasülü/abdühü ve Rasülüh olduğuna özellikle vurgu yapılır. O’nun büyük mucizelerinden biri olan İsrâ mucizesinde O, Allah’ın kulu unvanıyla anılır. Cin suresi 19. Ayetinde O’nun ünvanı Abdullah/Allah’ın kulu olarak geçer.

DinAdına Tanrılık Davasına Kalkışanlar

Bir de din adına ortaya çıkan ve dini kullanarak rablik davasına kalkışanlar vardır: Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek Tanrı’dan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir. Aslında din adamları, açıkça tanrı olduklarını söylemiyorlardı. Ancak insanların kendilerini tanrılaştırmasına izin veriyorlardı. Şöyle ki:

Ayetle ilgili olarak Peygamberimiz şu açıklamayı yapmıştır: Onlar, din adamlarına tapmıyorlardı. Lakin din adamları onlara bir şeyi helal yahut haram kılıyor, onlar da bunu kabul ediyorlardı. Yani onlar Yüce Allah’ın helal-haram kılma yetkisini din adamlarına vermekle onları tanrılaştırmış oluyorlardı. Yoksa onlar, din adamlarına tanrı demiyorlardı.

Tabi ki tanrılık davasına kalkışanlar da, onları bu konumlara taşıyanlar da tanrılık davasına kalkıştıklarını asla kabul etmezler. Hâşâ, bizler Allah’ın has kullarıyız, bizler onlara tapmıyoruz derler. Ama sergiledikleri tavır, din adamlarının kendilerini ilah olarak lanse etmedir, onlara râm olanlar da bu kulluğun hazır askerleridir, başka değil.

Şimdi bugün Yüce Rabbimizin, tüm müminlere namaz kılın, örtünün, içki içmeyin şeklindeki açık buyruklarına rağmen, hocalarının size-hareketimize zarar gelmemesi için namaz kılmayın, ima ile kılın, başınızı açın, içki de içebilirsiniz şeklindeki din koyuşlarını bu ayet ve hadis ışığında bir kez daha düşünmemiz gerekir.

Şimdi bütün bu açıklamalar ışığında bir adam düşünün. 40 seneden fazla bir zamandır camilerde imamlık, vaizlik yapmış, din adına konuşmuş ve yazmış, ağlamış ve ağlatmış… İnsanları Yüce Allah’a kul yapma yerine kendine râm ederek tanrılığını örtülü bir şekilde ortaya koymuştur. Önce rüyada Peygamberle görüştüğünü iddia etmiş, ardından uyanıkken haftada bir peygamberle görüştüğünü söylemiş, yazdıklarının kendisine noktası ve virgülüne kadar Hz. Peygamber tarafından yazdırıldığını söylemiş yahut kullarına söyletmiş, ardından Yüce Allah ile doğrudan konuştuğunu söylemeye kadar işi ileri götürmüş. Aynı kişi, hac ibadetini yaptığı sırada, Ka’be’nin tam karşısında şeytanı işittiğini söyleyen kişidir. Şimdi bu kişinin Cebrail gelse, parti kursa ve partisine oy vermeye beni çağırsa, yine de ona ve partisine oy vermem deyişini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Bu kişiler çoğu zaman tanrılık davasında olduklarını da fark etmeyebilirler. Zira şer odakları da yaptıklarını iyilik güzellik sanarak yapmıyorlar mı? Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.

Peki, bunların peşine takılıp gidenlere ne demeli? İzzeti Allah’a kul olmada, O’nun dinine hizmet etmede aramak varken, kullara kullukta izzet ve şeref arayanlara ne demeli? Bu insanlar hiç düşünmüyorlar mı ki, kulluk yaptıkları bu sahte tanrılar, dünya hayatında kendilerine bir kısım payeler verseler bile, ahirette onların hiç kimseye verecekleri bir şeyleri olmayacaktır. Çünkü peygamberlerin bile kendilerini kurtarma derdine düşecekleri ahiret hayatında mülk, izzet ve hükümranlık bütünüyle ve yalnızca Yüce Allah’ın olacaktır.

Bu kula kulluk yapanlar, o sahte ilahları hak etmedikleri o makamlara taşıdıkları ve o makamlarda tuttukları için sorgulanacaklardır. Rabbimiz ne güzel buyurur: Allah’ı bırakıp da, kendilerine yardımı dokunur diye, başka tanrılar edindiler. Oysa onlar yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler. Evet, ne tanrılar o kendilerine tapanlara yardım edebilirler, ne de onları koruyabilirler. O tanrıları o makamlara çıkaranlar ve orada tutanlar, onlara askerlik edenlerdir.

O tanrı edindikleri, yarın zor zamanda kendilerine kulluk yapan askerlerine sahip çıkmayacaklardır. Onlar kendilerine kuvvet ve şeref kazandırsın diye, Allah’ı bırakarak tanrılar edindiler. Hayır, tanrıları kendilerinin ibadetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.

Demek onlar Allah’tan başka dostlar edindiler? Oysa dost, ancak Allah’tır. O, ölüleri diriltir. Her şeye Kadir’dir.

O halde ey tevhid ehli, tevhidinizi bir kez daha gözden geçirin! Ey iman edenler, yeniden iman edin, hakkıyla iman edin, imanda karar kılın! Her çeşidiyle şirkten Allah’a sığının!

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir