56 – Kalp ve Kalıp Müslümanlığı
İlim adamlarımız, iman ve İslam, mümin ve Müslüman kavramları arasında fark olup olmadığı konusunda farklı görüşler serdetmişlerdir. Her iki kavramı da aynı görenler olduğu gibi; iman daha çok iç dünya ile alakalıdır, İslam ise imanın dış dünyaya yansımasıdır diyenler de olmuştur. Buna göre iman kalptedir, gizlidir, görünmez. İslam ise, dış dünyaya yansır, mümin söylem ve eylemleriyle imanını ispat eder ve onun Müslüman olduğu sergilediği bu duruşundan anlaşılır. Onun için bir tohum gibi kalbimize ekilen iman, yeşermeli ve salih amellerle meyveye durmalıdır. Aksi takdirde dış dünyaya yansımayan iman, zayıf ve cılız kalmaya, kuruyup yok olmaya mahkûmdur.
Mümin, iman eden, Yüce Allah’a güvenip dayanan ve çevresine güven veren kimsedir. Müminin imanı kalpte kökleşip dil ile cihana ilan edilen ve sâlih amellerle meyveye duran bir ağaç gibidir. Rabbimizin buyurduğu gibi: Allah’ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan Rabbinin izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor.
Bir ağaç düşünelim ki sağlamca yerin derinliklerine kök salmış, dalları ise göğün derinliklerine uzanmış, her şartta ve her zaman meyve verip durmaktadır. Şartların değişmesi, ortamın müsait olmaması onun hayır/sâlih amel işlemesine mani değildir. Onun kökleri yerin derinliklerindedir, asla esen rüzgârlara göre eğilip bükülmez, suyun üzerindeki saman çöpü gibi savrulup etkilenmez. Onun dalları göğün derinliklerindedir, ufuk insanıdır, büyük düşünür, büyük işlere tâliptir, bunun için de çok çalışır. O, hep üretkendir, hep yararlı işlerin adamıdır. Rabbin rızasına erene kadar, cennete girene kadar da hayra doyumsuzdur. Geldiği noktayla yetinmez, daha ilerisini düşünür, daha iyisini yapmaya gayret eder. Peygamberimizin tarif ettiği gibi: Mümin, cennete girene kadar hayır dinlemeye/hayır işlemeye doymaz. Hatta o, layık olup olmadığına bakmadan Yüce Allah’tan cennetin en yüksek makamlarını ister. Zira bu Peygamberimizin isteğidir: Allah’tan istediğinizde Firdevs cennetini isteyiniz. Çünkü o cennetin en yüksek derecesidir. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in şu duayı sürekli yaptıkları kaynaklarımızda yer alır: Allahım! Senden bitmek bilmeyen bir nimet, tükenmeyen bir göz aydınlığı ve cennetin en yüksek yerinde Muhammed aleyhisselamla komşuluk istiyorum. Aslında bu duaları yapmak, bizleri istediğimiz bu makamlara müstahak olmak için gayret etmeye de götürecektir. Çünkü büyük hedefleri olan insanlar, o büyük hedeflerine ulaşabilmek için çok çalışacaklardır.
Gerçek mümin, her hali hayır olan, karşılaştığı her olayı hayra dönüştürmesini bilen bir kimsedir. Tıpkı hadiste açıklandığı gibi: Şaşılır müminin işine ki, onun her hali hayırdır. Bu da yalnızca mümin için söz konusudur. Şöyle ki, o bir nimete erişir şükreder, bu da onun için hayır olur. Yine o, bir sıkıntıya uğrar sabreder, bu da onun için hayır olur. Başkaları için nimetlere ermek, şımarıklık ve azgınlık sebebi olurken, mümin için tevazu ve şükür sebebi olmaktadır. Yine birileri için sıkıntılar sızlanma ve isyan sebebi olurken; mümin için sabır ve ibadet sebebi olmaktadır.
Mümin, görüldüğü zaman Allah hatırlanan kimsedir. Onun varlığı Yüce Rabbin hatırlanmasına vesile olur. Onun bulunduğu yerde asla Yüce Allah’ın ölçülerine aykırı hareket edilmez. O, asla şerre-kötülüğe geçit vermez. Bu konuda Rabbimizin uyarısı açıktır: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Ayetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir bahse geçmelerine kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle beraber oturma. Onun için mümin, günah meclislerinde bulunmamaya gayret eder. Bulunduğu mecliste günah işlenmeye başlandığı zaman ise ya o günahı engeller yahut orayı terk eder. Bu ister düğün evi olsun, ister cenaze evi olsun fark etmez. İşlenen günah ister içki-kumar-fuhuş gibi büyük günahlar olsun, ister gıybet, dedikodu, yalan ve boş söz gibi çokça işlenen günahlar olsun. Zira Yüce Rabbimiz, müminlerin en temel özelliklerini sayarken onların boş söz ve işlerden uzak duranlar olduğunu özellikle vurgular: Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.
Müminin kalp temizliği ve gönül güzelliği kalıbına vurmuştur. O, zaten içi dışı bir olandır. Onun kalbinde kökleşen iman orada durmaz, onun siretine ve suretine yansır. Gönül dünyasını arındıran imanı, onun dış dünyasını da temizler, onun bütün güzel amellerine damgasını vurur. Artık onun hayatında iç-dış, bâtın-zâhir, mana-şekil, beden –ruh bir bütünlük arz eder. Tıpkı Rabbimizin haber verdiği gibi: Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları ruku’a varırken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar.
Şimdi bu açıklamalardan sonra içerden dışarıya doğru, kalpten kalıba doğru bir arınma gerçekleştirme, müminlik ve Müslümanlığımızı test etme durumundayız. Bunun için öncelikle şu sorulara cevap arayalım:
Gönlümüzü şirk ve nifaktan, şek ve şüpheden, kin ve nefretten, haset ve fesattan, ölçüsüz sevgi ve nefretlerden arındırabildik mi?
Kalp temizliğimiz, beden temizliğimizi gerçekleştirebildik mi?
Giyim kuşamımızla tertemiz bir Müslüman kimliği sergileyebildik mi?
Elbisemizin temizliğine gösterdiğimiz titizliği, iman ve Müslümanlığımızda da gösterebildik mi?
Bütün bunlardan sonra temizliğimiz, iyiliğimiz, güzelliğimiz kendimizde mi kaldı, yoksa çevremize yansıtabildik mi?
Unutmayalım ki Allah ve Rasülü bizlerden, pasif iyiler olarak kalmamızı, yerimizde saymamızı değil; aktif mümin ve Müslümanlar olarak kendimizi çoğaltmamızı istemektedir. O halde haydi iyilerden olmaya ve iyilerimizi çoğaltmaya. Öyleyse yarışanlar bunda yarışsınlar! Herkesin yöneldiği bir yöneti vardır. Siz ey müminler, siz siz olun hep hayır işlerinde yarışın!
