Asırlardır Yaşayan Hz. Mevlana’yı Doğru Anlamak!

Biz Müslümanlar kadar kendi değerlerine yabancı olan yahut değerlerinin kıymetini bilmeyen ve yerli yerince onları kullanarak layıkıyla değerlendiremeyen toplum yoktur desek, yeridir. Bu gerçeğin tabii bir sonucu olarak pek çok değer gibi Hz. Mevlana da kimi çevrelerce istismar konusu yapılabilmektedir. Şöyle ki onu doğru bir şekilde tanımama, onu ve mesajını anlayamama, onunla ilgili olmayan söylem ve davranışları ona mal etme sonucuna götürmüştür. Bu, ya ona ve söylemlerine bütüncül bir yaklaşımla yaklaşmamaktan kaynaklanmaktadır yahut da herkes kendi bakış açısına göre ona bakıp kendi Mevlana’sını onda bulmaktadır. Sonuçta Mevlana’yı istismar eden, kendi emelleri doğrultusunda onu kullanan, Mevlanâ’nın söylemediklerini ona söyleten, Mevlana’daki ilahî aşkı aşk-ı hımarîye dönüştüren, sema’ı folklorik bir gösteri gibi gören, onu ve mesajını buharlaştıran, onu olduğundan başka gösteren kesimler zuhur etmiştir.

İşte biz bu yanlış anlamalara dikkat çekebilmek için Hz. Mevlana ile ilgili bazı tespitlerle konuya ışık tutmaya çalışacağız. Bunu yaparken de öncelikle onun kendi hikmetli sözlerinden yararlanacağız.

Hz. Mevlana, her şeyden önce bir kuldur. O da bizim gibi bir insandır, hatası ve sevabıyla bu dünyada yaşamış, sosyal ve siyasal bakımdan en sıkıntılı ve zorlu bir dönemde yaşayıp bu dünyadan ayrılıp gitmiştir. O bunu şöyle seslendirir:

“Ben kul oldum, ben kul oldum.. Ben zayıf bir kul olduğumu ve kulluğumun gereğini ifade edemediğim için utanıp başımı önüme eğdim. Her köle azat edilince sevinir. İlahî, bense Sana kul/köle olduğum için seviniyorum.”

Hz. Mevlana, düşünce ve hayat anlayışını oluştururken Kur’ân ve Sünneti kendisine rehber edinmiş ve gücü nispetinde bu ölçülerde yaşamış bir insandır. Mevlana’yı Mevlana yapan İslam’dır, Kur’ân ve Sünnettir. Bu yüzden onun Vahdet Dükkanı diye nitelediği ünlü eseri Mesnevi için ‘Mağz-ı Kur’ân’ (Kur’ân’ın özü) denmiştir. Mevlana, bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Ben sağ olduğum müddetçe Kur’ân’ın kölesiyim. Ben Muhammed Muhtarın yolunun tozuyum. Benden bu sözden başkasını nakleden kimse benden uzak, ben de ondan uzağım.”

“Vahye dayanmayan söz, heva ve hevestendir. O, toza toprağa benzer, havada uçup yok olur gider.”

Mevlana sadece bir düşünce sistemi değildir, o aynı zamanda bir hayat felsefesidir. Nitekim O, Kur’ân ve Sünnetin gereğini yerine getirmek, iyi bir Müslüman olmak, erdemli ve edepli olmakla ilgili olarak da şunları söyler:

“Âdemoğlunun eğer edebten nasibi yoksa âdem değildir. Âdemoğluyla, hayvan arasındaki fark edebtir. Gözünü aç da iyi bak, bütün Allah’ın kelamına. Kur’ân’ın bütün ayetlerinin manası edebtir.”

“Sende yürek olmadıktan sonra hançerin… Ali gibi bilek olmadıktan sonra Zülfikarın… Nuh gibi kaptan olmadıktan sonra geminin... İbrahim gibi putları kırıp içindeki putları ateşe atamadıktan sonra putperest olmadığının ne anlamı vardır! İnsanlığın ve yiğitliğin varsa koy ortaya. İşte tahtadan kılıcı Zülfikar yapan budur.”

“Şehvete düşkünlük, gönlü sağır, gözü kör eder. Sonunda eşek sana Yusuf, ateş sana nur gibi gözükür.”

“Eşeklik sıfatlarını takındıktan sonra, isterse yüz kanadın olsun. Uçsan bile, ancak ahırda uçarsın.”

“Gizli ve aşikâr Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Az yiyin, az uyuyun, az söyleyin. Günahlardan kaçının. Allah’ın emirlerine boyun eğin. Namazı kılın, şehveti kesin. İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olanıdır. Tüm övgüler, tek olan Yüce Allah’a özgüdür.”

Bugün Mevlânâ denilince hemen akla gelen semâ ile ilgili olarak da şunları söylememiz gerekir: Semâ, ruhsuz bir folklorik gösteri değildir. Semâ, cezbe halindeki dervişin ayakta ve kendinden geçerek Yüce Allah’ı zikretmesidir. Semâ, Hz. Mevlanâ’yı bir bütün olarak anlamak, onu yaşamak ve başkalarına onu anlatabilmektir. Semâda sağ el Allah’a açık, sol el ise insanlara dönüktür. Bunun anlamı Allah’tan alıp kullara vermektir. Tıpkı bunun gibi, Yüce Allah’tan alınacak mesajı, feyzi; insanlara ulaştırma ve onlarla paylaştırma sembolüdür. Semâzenin külahı mezar taşını sembolize eder; semâya başlarken siyah kaftanı çıkarıp beyazlara bürünmek, dünyalıklardan soyunup kefen bezine bürünmek anlamına gelir. Semada dönmek, dört bir yana ilahî mesajı ulaştırma azim ve gayretidir. Nitekim sûfiler, gerçek ve helal olan semâın sınırlarını şöyle çizmişlerdir: “Semâ edenin muradı nefsânî arzuların harekete geçirilmesi, dünyalık temini ve fizikî zevk elde etmek ise bu semâ oyun ve eğlence olur, bunun hükmü ise haramdır.”

Hz. Mevlânâ’yı Unutulmaz Kılan Değerler

Hiç düşündük mü, yaşadığı zamandan günümüze asırlar geçmesine rağmen Mevlânâ’yı unutulmaz kılan nedir?

Bugün pek çok zengin, büyük devletler kuran, büyük fetihler yapan pek çok devlet adamı, komutan; pek çok makam-mevki sahibi insan, hayatlarında bile ziyaret edilmezken, öldükten sonra unutulup giderken asırlardır onu ziyaret edilen, anılan ve sevilen kılan nedir?

Neden bunca insan, onu seviyor, onu anıyor, onun kabrini ziyaret etmek için uzak yerlerden geliyor? Neden onun asırlar evvel yazdıkları bugün okunuyor, konuşuluyor?

Hemen söyleyelim,, Onu değerli kılan, unutulmaz kılan onun insan yetiştirme üstadı olmasıdır. Onun asırlardır, hayırla anılmasına ve gönüllere taht kurmasının sebebi budur. O, bu makamı ilmiyle irfanıyla, söylem ve eylemleriyle hak emiştir.

Onu bu konumlara çıkaran Onun sağlam bir ilmî alta yapıya sahip ilim adamı olmasıdır. Biliyoruz ki Hz. Mevlâna uzun yıllar medresede tedrisle uğraşmış, hocalık yapmış, pek çok talebe yetiştirmiştir. Onun iyi yetişmiş bir din âlimi olduğunu ve beslendiği temel dinî kaynakları görmezden gelerek onu doğru anlamak mümkün değildir.

Onun ilmiyle âmil bir âlim olmasıdır. O, toplumu/insanları kurtarmaya soyunurken, asla kendini ihmal etmemiş biridir. O, âlim, zâhid, âbid ve fâdıl bir yiğittir. O, sadece fikir ve söylem üreten bir düşünür değildir. O, hayatın içerisinde düşündüklerini ve söylediklerini bizzat yaşamaya çalışan bir kişidir.

Onun gönüllere inmesini bilen bir irfan adamı olmasıdır. O, İslam’ı gönüllere, beyinlere ve bütün hayata hitap eden bir din olarak anlamış ve onun önce gönüllere nüfuz etmesi için gayret etmiş, gönüllere işleyen bir söylem geliştirmiştir. Bu yüzden onun sözleri, akılları ve yürekleri harekete geçiren manalarla doludur.

Onun toplumun dertleriyle dertlenen bir halk adamı olmasıdır. O, yaşadığı toplumun ve hayatın bizzat içinde, tabandan tavana insanlarla beraber yaşayıp onlarla hemsohbet ve hemdert olmasını bilmiştir.

Onun her kesimi kucaklayan ve her kesime doğruları anlatan bir dava adamı olmasıdır. O söylemleri ve yazdıklarıyla halkından yöneticisine, fakirinden zenginine, dervişinden mürşidine, kadınından erkeğine, gencinden yaşlısına her kesimden her insana hitap etmiş, hiç kimseyi dışlamamıştır. Onun meclisinde en üst düzey yöneticiler, sultanlar, ilim adamları da yer bulmuş; yoksul, gariban insanlar da yer bulabilmiştir. Âbidler, zâhidler ondan istifade ettiği gibi, günahkâr insanlardan ondan ders alabilmişlerdir. Onun Hak’tan beslenip halka dağıtan eli, herkese ulaşabilmiştir.

O, hayatı boyunca hiç durmamış hep koşturmuş, hiç susmamış hikmetleriyle kitleleri hep coşturmuş bir gönül adamı davetçidir. Hayattan ve halktan kopmadan, herkesin anlayabileceği şekilde günlük hayattan örnekler ve darb-ı mesellerle söylemiş ve yazmış bir şâir ve yazardır. O’nun meşhur eseri Mesnevî’si yirmi beş binden fazla beyitten oluşur.

Onun, sanat için sanat yapan değil, inancını, insan sevgisini, hakikat sevdasını sanata dönüştüren bir sanatkâr olmasıdır. Nitekim Mevlânâ’nın en büyük ve kalıcı eseri yazdığı kitaplarının dışında sağlığında ve vefatından asırlar sonra bile onun hikmetlerinden nasiplenen milyonlarca gönül adamıdır.

Onun, eserlerinde hayatın içerisinden seçtiği somut örneklerle çoğu insanın anlayacağı bir dil kullanmış olmasıdır. O,anlaşılmak için konuşmuş ve yazmıştır.

Onun, zor zamanların adamı olmasıdır. Hz Mevlânâ’nın yaşadığı dönem, İslam coğrafyasının Hıristiyan Haçlı seferleri, putperest Moğol Saldırıları ile kasıp kavrulduğu; iç isyanlar, mezhep kavgalarıyla çalkalandığı, imanî ve amelî problemlerin çözüm beklediği; beyinlerin karmakarışık, gönüllerin ümitsizlik içerisinde olduğu bir dönemdir. Hz. Mevlâna, kardeş kavgaları, parçalanmışlık ve düşman istilaları altında ümidi tüketen insanlara ümit olmuş, onlara geleceğe ümitle bakmasını aşılamış bir ümit adamıdır.

Nitekim O, şöyle diyerek ölümle yeni bir hayata doğduğunu/doğacağını haber verir:

“Zaten görünen şu maddî cismimiz, bedenimiz fânîdir. Sonunda toprak altına gitmek için yaratılmıştır. Fakat manevî yönümüz, sonsuzluğa kadar ebediyen neşeli bir halde yaşayacaktır.”

Evet, insanlık, Mevlânâ gönüllü, Mevlânâ yüzlü, Mevlânâ dilli, Mevlânâ metodlu ve nihayet Melâna ölümlü insanlara bugün de dünden daha fazla muhtaçtır.

Mevlâna son vasiyetinde insanlara son dersini verirken şunları söyler:

Biz gittik, kalanlar sağ olsun, hoşça kalsınlar. Doğan mutlaka ölür. O kadar koşmayın, o kadar yorulmayın, şu yerin altında çırak ne olmuşsa, usta da o olmuştur… Gideceğin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten evladın olsun…

Bir zamanlar çocuk olduk, okula gittik. Bir zamanlar da sevdiklerimizin yüzlerini görmekle avunduk ama sonu ne oldu bu maceranın bilir misin? Dinle: Bir bulut gibi geldik, bir rüzgâr gibi geçtik.

Çocukluk çağları geçti, gençlik demleri bitti. Arkadan kocalma günleri erişti, artık cihândan uçmaya bak! Her misafirin konuklu hakkı üç gündür. Efendi üç gün oldu artık, kalk, çek arabanı!

“Vefatımızdan sonra bizim türbemizi yerde arama! Bizim mezarımız ariflerin gönlüdür.”

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir